M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 51.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillalâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu 'alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma'în ve men tebi'ahû bi ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'dü

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem ve şerra'l-umûri muhtesâtuhâ ve külle muhtesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l- muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İzâ sallâ ehadüküm fe'l-yüsalli ilâ-sütretin ve'l-yednu min-sütratihî lâ yakta'ş -şeytânu 'aleyhi salâtehû.

Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden bir miktar okumak üzerinde toplandık. Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin, ruh-i pâkine, bizlerden şu günde âcizane, naçizane, bir hediye-i Kur'âniye olsun diye ve onun mübarek âlinin, ashabının, etbâının, sâdât ve meşayih-i turuk-u aliyyemizin, cümle evliyaullahın, mukarribinin, İstanbul'da meftun bulunan evliyâ, enbiyâ, sahabe ve sâdâtımızın; fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin; kitabı telif eylemiş olan Gümüşhânevî Ahmed Ziyaeddin Efendimiz hocamızın, kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zahid-i Bursevî hocamızın; uzaktan, yakından bu dersi dinlemeye gelen siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün geçmişlerinin, yakınlarının, dostlarının ruhlarına bizlerden bir hediye olsun; Rabbimiz onlara rahmet eylesin, kabirlerini pürnûr, makamlarını âlâ, derecelerini yüksek eylesin; bizlere de tevfîkini refik eylesin, rızasına uygun yaşayıp, huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamızı nasip eylesin diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdis kitabının, 51. sayfasının 11. hadisi ve devamı olacak. İlk okuduğumuz hadîs-i şerîf, Ahmed b. Hanbel ve diğer Nesâî'de, Ebû Davud'da, İbn Hibbân'da ve Taberânî'de var. Namazın kılınması esnasında alınacak bir tedbirle ilgili.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

İzâ sallâ ehadüküm fe'l-yüsalli ilâ-sütretin. "Sizden biri namaz kılacağı zaman önünde bir sütre bulunsun. O sütreye doğru namaz kılsın." Ve'l-yednu min-sütratihî. "Ve o önündeki sütresine de yaklaşsın, yakın olsun." Arada uzun mesafe olmasın da, Lâ yakta'ş-şeytânu 'aleyhi salâtehû. "Şeytan onun önünden geçerek namazını kesmesin."

Müslüman namaz kılacağı zaman, bir arazideyse önüne bir çubuk dikecek veya namaza durduğunu ifade eden bir sütre, bir şey koyacak. Ya bastonunu dikecek veyahut da camideyse önünden bir kimsenin geçmesine sebep olmayacak bir şekilde duvara veya direğe yaklaşacak. Böyle bir sütrenin arkasında, önüne sütreyi, bir işareti dikmiş olarak, namaz kılacak ve ona da yakın olacak. Öyle yapmazsa, o zaman şeytan önünden geçer ve onun namazına kesinti verir, buyuruyor Peygamber Efendimiz.

İzâ sallâ ehadüküm 'alâ cenâzetin ve lem yemşî me'ahâ fe'l-yekum le-hâ hattâ teğîbe 'anhu ve in meşâ me'ahâ fe-lâ yek'ud hattâ tûda'a.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten cenaze ile ilgili ikinci hadîs-i şerîf. Sayfanın son hadisi.

Sizden biriniz, bir cenazeye namaz kıldığı zaman, eğer onunla beraber yürüyüp gitmeyecekse..." Namaz kılındıktan sonra, kabre konuluncaya kadar peşinden gitmeyecekse, arkasından yürümeyecekse, Fe'l-yekum le-hâ hattâ teğîbe 'anhu. "Kendisinden uzaklaşıncaya kadar, uzak bir mesafeyi göremez duruma gelinceye kadar, öyle ayakta dursun." Ona, o cenazeye merhameten, hürmeten öyle ayakta dursun. Ondan sonra ne yapacaksa yapsın. Ve in meşâ me'ahâ fe-lâ yek'ud hattâ tûda'a. "Eğer bu cenazeyi, defin vazifesini yapmak üzere, onunla beraber gidecekse, kabristana kadar, kabre konuluncaya kadar oturmasın." Öyle hürmeten, merhameten ayakta dursun. Kabre konulduğu zaman otursun, diye Peygamber Efendimiz'in cenaze ile ilgili tavsiyesi de bu.

Elli ikinci sayfa, birinci hadisi de yine sütre ile ilgili.

Sütre "bir şeyi setr eden, kapatan, örten şey" demektir. Yani namaz kılanın önünde, böyle bir çubuk bile olsa, herhangi bir mâni bir şey oldu mu, onun namazda olduğunu gösteren bir işaret oluyor.

İzâ sallâ ehadüküm fe'l-yusalli ilâ-sütratin ve'l-yednü min-hâ ve lâ yeda' ehaden yemurru beyne yedeyhi fe-in câ'e ehadün yemurru fe'l-yukâtil fe-innehû şeytânün.

Hadis aynı mevzuda ama burada birkaç ilave hüküm daha var. Baş tarafı beraberce aynı ifade şeklinde devam ediyor, kelimeler aynı. "Sizden biriniz namaz kıldığı zaman, bir sütreye karşı kılsın." Önünde namaz kıldığını sembolize eden bir şey bulunsun öyle kılsın. "Ve ona yakın olsun." Ve lâ yeda' ehaden yemurru beyne yedeyhi. "Önünden birisinin geçmesine müsaade etmesin."

Onu ne yapacak?

Namazda iken böyle eli bağlıyken, geçmek isterse birisi, elini uzatacak, dur geçme! Yani ben burada namaz kılıyorum, görmüyor musun, sütre de var gibilerden. Şöyle sağ elini elini uzatacak ki geçmesin diye. Kimseyi geçirmeyecek. Kendisi kimseyi geçirmeyecek ama;

Fe-in câ'e ehadün yemurru. "Birisi gelir de önünden geçmeye kalkarsa..."

Ne yapacak?

Diyor ki Peygamber Efendimiz, Fe'l-yukâtil. "Uğraşsın, onu geçirtmemek için." Yani mâni olsun, geçirtmesin. Onunla mücadele etsin. Fe-innehû şeytânun. "Çünkü o, şeytandır." İnsan da olsa o zaman iyi bir şey olmuyor, şeytan sıfatına bürünmüş bir insan olmuş oluyor.

Demek ki namaz kılanın önünden geçilmeyecek. Tabii bu hüküm bizim bu camilerde ve herhangi bir namaz kılanın bulunduğu yerden geçerken, namazgâhında dikkat edilecek bir husustur. Bunun istisnası Mekke-i Mükerreme'de ve Medîne-i Münevvere'de ki Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî'dir. Çünkü orada çok büyük izdiham ve çok büyük kalabalık vardır ve kaçınmak mümkün değildir. Önünden geçmeden ilerlemek de mümkün değildir. Önünden geçmemesini sağlamaya çalışmak için ne kadar gayret etse de mâni olmak da mümkün değilir. Çünkü her an ibadet edilen bir yer olduğundan, birisi namaza duruyor, ötekisi selam veriyor. O gidiyor, o geliyor derken, orada buna müsaade ve hükümde bir kolaylık ve bir hafiflik olmuş ama bu gibi yerlerde hem namaza duran insan, önüne sembolik bir sütre koyacak veya duvara yakın duracak. Sembolik sütre olacak ve sütresine de yakın duracak. Ara çok mesafe olmayacak. Geçmek isteyene de müsaade etmeyecek.

Herhalde bu hadîs-i şerîfi okumuş olmalı. Peygamber Efendimiz burada, fe'l-yukâtil diyor ya, "Onunla savaşsın, uğraşsın." demek. Yani geçmek isterse birisi, uğraşsın demek.

Bir keresinde ben bu mücadeleyi gördüm. Medîne-i Münevvere'de Allahu Ekber, cemaatle namaza duruldu. Herkes namaza durdu tabii koridor gibi muntazam. Babuselam'dan sağ taraftan zencinin birisi orada yürümeye başladı. Böyle dümdüz, ileriye doğru gidecek.

Nereye gideceksin! Her taraf namaz kılan insanla dolu ama o gitmeye başlayınca, bir tanesi böyle mâlum usulüne uygun olarak, elini uzatıp geçme diye bir işaret yaptı. Ama o, o eli iterek, geçmek istedi. Bu sefer bu iki eliyle şey yaptı, o mücadele etti ama adam namaza durmuş durumda, yani namazda eliyle müdahale ediyor, ben de görüyorum. Yakınımda cereyan ediyor olay. O onu itmeye çalıştı o onu geçirmemeye çalıştı. Epeyce mücadele etti ama geçirmedi. Adam gerisin geriye döndü.

Sonra namazdan selam verdiğimiz zaman yanındaki de herhalde kulağına eğilip bir şey söylemek istedi. Yani;

"Burası Mescid-i Nebevî'dir, burada bu hususta, birazcık bir kolaylık, müsaade tarafı var." demek istedi. Ona da;

"Çok konuşma!" filan diye, uzaktan şöyle, ne dediğini anlayamadım ama bir işaret etti. Fakat şaşırdım yani bayağı güreşir gibi, güreş tutuşur gibi biribirleriyle mücadele ettiler ama adamı öbür tarafa geçirmedi.

Tabii bu hadîs-i şerîfi okudu herhalde, ona dayanarak yapıyor. Namazını da bozmadı. Namazın içinde bu işi yaptı namazını da bozmadı.

İzâ sallâ ehadüküm lî'n-nâsi fe'l-yuhaffif fe-inne fîhimu'd-dâ'îf ve's-sakîm ve'l-kebîr ve izâ sallâ ehadüküm li-nefsihî fe'l-yutavvil mâ şâe.

Bu da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, namazla ilgili. Çünkü ilk kelimesi o namaz kelimesiyle uygun başladığı için, hadîs-i şerîfler umumiyetle sırada namazla ilgili düşüyor. Peygamber Efendimiz diyor ki;

İzâ sallâ ehadükum lî'n-nâsi. "Sizden biriniz, camide, cemaatin önünde başkalarına imamlık yapıp da namaz kıldırıyorsa, öndeyse." Fe'l-yuhaffif. "Namazı hafifçe kıldırsın." Hafifçe kıldırmaktan maksat, yani çok uzatmasın. Öyle bıktıracak kadar. Namazdan bıkılmaz. Bıkılmaz namazdan ama, fe-inne fîhimu'd-dâ'îfü ve's-sakîmü ve'l-kebîrü. "Arkadaki cemaatin içinde zayıf olanı vardır. Ayakta durmaya takati yoktur." Ve's-sakîmü. "Hasta olanı vardır." İdrarını tutamaz, başka sıkıntısı vardır vesaire. Ve'l-kebîrü. "Yaşlı insan vardır." Kendisi ben gencim, durabiliyorum diye, uzun uzun rekâtlar, uzun uzun namaz kıldırmayacak, yani usulünce hafifçe kıldıracak. Hafif demek, acele demek değil, çok uzatmadan kıldıracak.

Ve izâ sallâ ehadüküm li-nefsihî. "Ama kendi kendine namaz kıldığı zaman." Fe'l-yutavvil mâ şâe. "Buyursun, istediği kadar uzatsın."

Peygamber Efendimiz bir gece namaz kılmaya kalkmış, sahabesinden bir mübarek de uymuş namazına. Bir rekâtını yarım geceye kadar sürdürmüş, öteki rekâtını da yarım geceden sabaha kadar sürdürmüş. Ne kadar uzatıyor Peygamber Efendimiz. Tabii ötesinin kendisine uyacağını bilmedi veya hesapta o yoktu. Sonradan o geldi, ittibâ etti arkasından. Başlamış Kur'ân-ı Kerîm'in uzun sûrelerinden falancayı okumaya, onu bitirmiş ondan sonra ötekine, onu bitirmiş ondan sonra ötekine... Arkasındaki artık namaza selam verip girmiş ama selam verip çıkacak kadar şey yapmış

Demek ki Efendimiz uzun namaz kılardı. Tabii uzadıkça füyûzâtı artar. Yani gelmeye başlayan varidât füyûzât geliyordu, kısa kıldığın zaman hay Allah, tık kesildi, tabii hemen sen çabuk selam verirsen o uzun devam etmez. Uzadıkça hele hele gece namazlarında, füyûzât ve fütûhat ve vâridât daha ziyade olur tabii o zaman. Kendi başına olduğu zaman dayanabildiği kadar uzatsın. Ama imamlık yaptığı zaman hafif kıldıracak. Öyle uzun sûreler okuyarak, cemaatin şartlarını zorlayacak şekilde kıldırmayacak. Bir kimsenin nefret etmesine, ikrah etmesine veya illallah demesine, sevmemesine, sevdirmemesine sebep olmayacak.

İzaâ sallâ ehadükum fî-sevbin fe'l-yuhârif bi-tarafeyhi 'alâ 'âtikihî.

Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre radıyallahu anhumâ rivayet etmişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde diyor ki;

"Sizden biriniz bir örtünecek kıyafet ile namaz kılıyorsa, bunun iki ucunu omuzlarına atsın."

Bizim bu terziden çıkma kumaşlar, buralara mahsustur. Eskiden ne iğneleri vardı, bu mübareklerin zamanında, ne iplikleri vardı, ne kumaşları boldu, ne de öyle biçecek usta terzilikleri vardı. Bir örtü buldular mı, onu örtünürlerdi. İki örtü buldular mı, birisini aşağıya atar, belden aşağı örterlerdi, birisini omuzlarına örterlerdi. Böylece örtünmüş olurlardı. Yani o zamanın ve o bölgenin durumu böyleydi.

Şimdi bir tek örtüsü varsa, ne demek bu?

Altında ayrı, ayrıca tutunacak bir alt elbisesi, belden aşağısında peştamalı yok, o bu uzun örtüyü bürünüyor. Hem bacaklarını aşağı kadar, hem de her tarafını, omzunu örtüyor ama ya sıyrılıverirse! Bir tanecik çünkü başka bir örtüsü yok. O zaman diyor ki, iki tarafına uçlarını böyle omuzlarına doğru atsın ki, yani tespit etmiş [sabitlemiş] olsun, sıyrılmasın, açılmasın, tesettürü bozulmasın diye bir tedbir.

Tabii bunları insan düşünüyor da bizim içinde bulunduğumuz nimetleri, nimetlerin ne kadar çok olduğunu görüyoruz. Bir hurmayla oruç tutarlarmış, bazen bir hurmayı bile yemeyip birisi biraz emip biraz ötekisine verirmiş o emermiş, biraz ötekisine verirmiş. Yani ağız tatlandırarak...

Açlıktan karınları sırtlarına yapışırmış. Yemek bulamazlarmış. Seyahate çıktıkları zaman ot yerlermiş, ot bulamazlarmış... Çekirge yiyorlar. Biz mesela çekirge yiyemeyiz, yenmez...

Ne yapsınlar?

Yoklukta keler yerlermiş... Kertenkeleden büyük olan bir şeyler...

Bir sefere çıkmış Peygamber Efendimiz'in sahabesi, yiyecekleri, torbalarındaki hurmacıklar bitivermiş. Deniz kenarında bakmışlar bir balık deniz kenarına vurmuş. O kadar büyük ki, devesi ile kemiklerinin içinden köprü gibi geçecek kadar büyük.

Balina mıydı neydi?

Daha [kıyıya] yeni vurmuş, kokmamış ama demişler ki, acaba yenir mi yenmez mi tereddüt etmişler, yememişler ama açlıktan bayılıyorlar. Peygamber Efendimiz'e gelip sorunca, o zaman işte deniz avları, balıkların helal olduğuna dair âyet-i kerîme inmiş. Ama anlaşılıyor ki mübareklerin yiyecekleri yok. Mahrumiyetleri çok, yiyecekleri yok...

Sahabeden birisi sabah namazını kılarmış, duayı bile beklemeden kapıdan çıkıp gidermiş mescidden... Birisi nasihat etmek istemiş, demiş ki;

"Mübarek, burası Peygamber Efendimiz'in mescidi. Acelen ne? İşte burada namazı kıldın, biraz da duasına kalsan. İşte o sevapları da kazansan olmaz mı? Her sabah her sabah bakıyoruz, es-Selamu aleyküm ve rahmetullah, es-Selamu aleyküm ve rahmetullah. Haydi! Koşa koşa gidiyorsun."

Boynunu bükmüş, demiş ki; "Evimizde bir tane örtü var. Ben örtünüyorum, geliyorum camide namazı kılıyorum. Çabuk çabuk geri gidiyorum ki hanımım da örtünsün de yani hanımların topuklarına kadar her tarafını örtmesi lazım. Hanımım da örtüsün de onun da namazı -örtünmeden de namaz olmuyor- olsun diye sabahın vakti çıkmadan, ona yetişmek için, öyle hızlı çıkıyorum demiş. Yani, karının ayrı, kocanın ayrı bile örtüsü olmayacak kadar sıkıntılı, üzüntülü, mahrumiyetli [zamanlar] olmuş. Rabbimizin bize verdiği nimetlere hamd ü senâlar olsun

Tabii onlara da o mahrumiyetlerin içinde, Peygamber Efendimiz'in ashâbı olmak nimetini ihsan etmiş. Büyük sevaplar vermiş. Her mahrumiyetin arkasından da sen mahrum kaldın, sabrettin kulum. Al sana mükâfat diye de, sabrın da büyük mükâfatları oluyor.

Allah bize büyük nimetler vermiş, şükrünü eda etmeyi, nimetlerin kadrini kıymetini bilmeyi nasip eylesin.

Kat kat elbiselerimiz, kazaklarımız, giyimlerimiz kuşamlarımız, her şeylerimiz elhamdülillah bollaştı. Eskiden de bu kadar değildi. Benim çocukluğumda da yine bu kadar bol değildi. Bizden öncekilerde daha da mahrumiyetler varmış.

İslâm Tarihi kitabını yazan Asım Köksal Efendi anlatıyor: Ben küçüktüm, çocukluğumda annem babam bir bayram yaklaştığı zaman, -o zaman şeker fabrikası yok, şeker yok, çuval yok, kumaş yok, işte kendileri evde yün eğirip de dokuyup bir şey yaparlarsa yapacaklar, yapamazlarsa zor. Yamayıp yamayıp giyecekler, eski giyecekler filan.- bir şeker çuvalı bulmuş. Anası babası ele geçirmiş, nereden geçirdilerse, satın almış. Bu Asım Köksal küçük çocuk, o şeker çuvalından bir dizinden aşağıya bir don biçmişler. Şeker çuvalı beyazdır herhalde, iç donu gibi bir şey anlaşılan. Bir şey biçmişler çuvaldan, bayramlık diye onu giydirmişler. "O bayramda fiyakamdan arkadaşlar yanıma yaklaşamadı." diyor. Yani öyle caka, fiyaka [olmuş şeker çuvalı]... Elhamdülillah, şimdi ne kadar bolluklar içindeyiz.

Allah Ümmet-i Muhammed'e umumi olarak bu bollukları ihsan eylesin. O Bosna Hersek'te, dünyanın muhtelif yerlerinde sıkıntı çeken kardeşlerimize de lütfuyla, keremiyle, hem iman selametliği versin hem de rızık ve nimet bolluğu versin.

Filipinlerin başşehri Manila'da uçaktan indik, kenardaki bir yerde başka uçağı bekliyoruz. Arkadaşlardan bir tanesi kayboldu. Taksiye atlamış, şehre gitmiş, gelmiş. Gözyaşları içinde geldi. Dedik, "Merak ettik nerede kaldın diye? Saydık, sen eksiksin, neredesin?

O birkaç defa gelmiş, orayı biliyor anlaşılan. "Hocam, buranın bir camisi var, büyük, oraya gittim, böyle sefil insanlar, caminin avlusunda, kenarında, içinde... zekât dağıttım. O kadar fakirler ki... " dedi. Hem dağıtmış, hem ağlamış zavallı, öyle gelmiş.

Müslüman kardeşlerimiz! İşte Somali'de yüzde doksandokuzu, yüzde yüzü müslüman, açlıktan kırılıyorlar. Sudan da açlıktan kırılıyorlar. Filipinler'de müslüman kardeşlerimiz var. Endonezya'da yüz milyondan fazla müslüman kardeşimiz var. Pakistan'da, Bangladeş'de müslüman kardeşlerimiz var. Laos'ta, Vietnam'da müslüman kardeşlerimiz var. Singapur'da müslüman kardeşlerimiz var.

Var da bizim haberimiz yok! Istıraplarından da haberimiz yok! Halbuki her birini bir müslümanın ele alması, kollaması uygun olur. Zengin ülkelerin müslümanları gitse, böyle fakir ülkelerden bir aileyi, birkaç aileyi hedef alsa, onun ihtiyacını görüverse, çoluk çocuğunu okutuverse, hastasına ilaç alıverse, bakıverse zavallılara... Bu taraftaki zengin müslüman, o taraftaki fakire yardımcı olsa. Kimisi nimetler içinde, otomobillerde, saraylarda, bolluk içinde, yemeklerin fazlalıklarını kokuşuyor bidonlarla atıyorlar. Kimisi de öbür tarafta, yağmur yağarsa solucan toplayıp solucan yiyor, ot yiyor filan. Bu bir dengesizliktir. Müslümanların derdiyle dertlenmemek iyi bir şey değildir. Müslüman, öteki müslüman kardeşlerini de düşünecek.

Allah bize insaf versin. Onlara da bize verdiği ferahlıkları ihsan etsin.

İzâ salle'l-'abdu fi'l-'alâniyeti fe-ahsene ve sallâ fi's-sırrı fe-ahsene kâlellahu teâlâ ahsene abdî.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten yine. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

İzâ salle'l-'abdu fi'l-'alâniyeti. "Kul aşikâre meydanda ortada, namaz kılarken..." Fe-ahsene. "Güzelce kılarsa..." Allahu Ekber dedi, huşû ile gözü önünde, manasını düşüne düşüne, ibadetini yaptı. Aceleye getirmedi. Hakkını verdi. Çok güzel namazı kıldı. Ve sallâ fi's-sırrı fe-ahsene. "Kendi başına, kimsenin görmediği yerde de namaz kıldı. Orada da hakkını vererek, güzelce kıldıysa..." Yani bu ne demek, nerede olursa olsun, gösteriş için kılmıyor, usulünü, hakkını kollayarak, hakkını vererek kılıyor.

Maalesef, bazı insanlar öyle yapmıyor. Bazıları camide kılarken utanır, güzel kılar. Halk beğenmez, yanındaki hacı amca ikaz eder, hoca dede olmadı öyle, şöyle kılacaksın der diye, orada güzel kılar ama yalnız başına kaldı mı pat küt, pat küt, pat küt... yani o zaman iyi kılmak lazım.

Bu ne demek?

Bu adam, Allah'tan korkmuyor kuldan korkuyor demek.

Allah seni yalnız namaz kılarken görmüyor mu?

Görüyor. Usulüne uygun kılmadığın zaman, Allah beğenmeyecek. Yani sen orada insanlar beğensin diye güzel kılıyorsun, burada yalnız başına olduğun zaman Allah'ın beğenmesine önem vermiyorsun, demek oluyor. O zaman, tabii bir eksiklik, ahlâk eksikliği, iman eksikliği. Böyle bir davranışta riya ve gösteriş kokusu var. Bu iyi değil!

Ama bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz diyor ki; "Bir kimse aşikâre, halk arasında, görünen yerde, ortada namaz kıldığı zaman güzel, usulüne uygun kılarsa; yalnız, tek başına, gizli de namaz kılarken yine güzel kılarsa, Kâlellahu teâlâ ahsene abdî. "Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki, kulum çok güzel yaptı." Yani Allah beğenir, takdir eder. Tabii Allah'ın beğenmesi, razı olması da insanın dünya ve âhiret saadetine ermesine vesile olur.

Tabii bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz demek istiyor ki; "Ey Müslümanlar! Yalnızken Allah'ın sizi gördüğünü bilin, yalnızken de kendinize dikkat edin. Aşikâre ortadayken de kendinize dikkat edin. Ortada iken başka, yalnız iken başka yapmayın. Kimsenin görmediği yerde, kimse görmüyor sanıp da edepsizliğe veya edebe riayetsizliğe düşmeyin." demiş oluyor.

İnşallah biz de ibadetlerimizi Allah sevecek şekilde yapmaya dikkat ve gayret edelim.

İzâ sallâ ehadükum fî rahlihî sümme edrake'l-imâme ve lem yusalli fe'l-yusalli me'ahû fe-innehâ lehû nâfiletün.

Sizden birisi seyahatinde, yolculuğunda iken, namazı kıldı. Sonra caminin olduğu yere geldi ve cemaat namaz kılıyormuş, yetişti. "Yolda iken sizden birisi namaz kılmışsa, sonra imamla cemaatin namaz kıldığına bir yerde yetişmişse..." Ve lem yusalli. "Onlar henüz kılmamışlar." Bu daha önceden kılmıştı, bunlar kılmamış, o sırada kılacaklar. Fe'l-yusalli me'ahû. "O imamla beraber kılsın. Çünkü bu kendisi için nafiledir." Yani sevap olan, fazladan bir ibadet olmuş olur. Yani ben kılmıştım diye kenarda oturmasın. Sizden birinize de böyle bir durum olabilir. Bir yerde namaz kılmışsınızdır. Sonra bir topluluğa gelirsiniz, onlar namaz kılacaklar, kılmak üzere hazırlık yapıyorlar. Kenarda oturma sen de katıl. O da ayrıca bir sevap olur. Kıldıydım, kılmama lüzum yok diye düşünülmeyecek, tekrar kılınacak. Eskisi kabul olmadığı için değil, eskisi kabul oldu, yenisi fazilet olsun, sevap olsun diye.

İzâ salla'r- racülü ve leyse beyne yedeyhi ke-âhirati'r-rahli ev ke-vâsitati'r- rahli kata'a salâtehü'l-kelbü'l-esvedü ve'l-hımâru kîle ve mâ bâlü'l-kelbi'l-esvedi mine'l-ahmari kâle el-kelbü'l-esvedü şeytânün.

Ebû Zerr radıyallahu anh'ten rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi. Yine önünden geçmekle ve önüne sütre mahiyetinde bir sembol işaret, değnek, dal, kazık, eşya koymakla ilgili. Peygamber Efendimiz diyor ki;

İzâ salla'r- racülü. "Kişi, adam namaz kıldığı zaman." Ve leyse beyne yedeyhi. "Önündeki..." Ke-âhirati'r-rahili. "Semerin arkasındaki yüksek kısım kadar veya ortasındaki ondan biraz daha alçakça kısım kadar bile olsa, önünde bir sütresi yoksa..." Namaz kıldığı esnada, önünde hiç, böyle bir mihrabı sembolize eden bir şey yoksa "Ve önünden kara köpek geçerse, namazını bozar, keser. Eşek geçerse namazını bozar, keser." buyurmuş.

"Demişler ki; 'Yâ Resûlallah! Kara köpeğin, başka renk köpek kırmızı köpekten farkı ne?'"

"Kara köpek, şeytandır." buyurmuş. Bu da yine sütre koymakla, önüne bir eşya koymakla ilgili, namaz kılarken böyle olacak. Bilmediğimiz şeyler olabiliyor demek ki. Onun olmaması için, öyle bir işaret olacak.

İzâ sallâ ehadüküm fe'l-yelbes sevbeyhi fe-innellâhe ehakku men tüzüyyine le-hû fe-in lem yekün le-hû illâ sevbün fe'l-ye'tezir bi-hî izâ sallâ ve lâ yectemil ehadüküm fî-salâtihî ictimâle'l-yehûdi.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan.

"Sizden biriniz namaz kılarken, iki parçalı elbise ile itinalı bir şekilde bürünsün." Yani hem belden aşağısını peştamal gibi tutunarak yapsın, hem üst tarafını güzelce örtsün. Böylece iki kat olunca üstü de aşağı doğru biraz sarkar, yani katmerli, garantili bir tesettür, iyi örtünme olur. "Sizden biriniz namaz kılacağı zaman, iki elbisesini birden üzerine alsın. Çünkü kendisine hürmeten, iyi giyinmeye dikkat edilecek, varlıkların en âlâsı, Allahu Teâlâ hazretleridir."

Başka kulun huzuruna giderken, güzel giyimlerle giyinirsiniz, giyimine, temizliğine dikkat edersin de Allah'ın huzuruna giderken niye dikkat etmeyeceksin? Yani huzuruna gidildiği zaman, ihtimam edilecek varlıkların en âlâsı, en yücesi, Allah celle celâluhû hazretleridir. Madem namaza, onun huzuruna gidiyorsun, o halde iki elbiseni birden al garantili. Altını, üstünü güzelce örtün, bürün. Temiz, pak bir şekilde namaza git, demiş oluyor.

"Eğer bir tanecik parçandan başka bir şeyin yoksa..." İki tane yok, ne yapayım bir tanecik var örtü. O zaman fe'l-ye'tezir bi-hî izâ sallâ. "Namaz kıldığı zaman, onunla belden aşağısına peştamal tutunarak, öyle kılsın." Yani üst tarafı nispeten açık kalabilir ama mühim olan, belden aşağısının öncelikle korunmasıdır. Orayı örtsün.

Ve lâ yectemil ehadüküm fî-salâtihî ictimâle'l-yehûdi. "Ve Yahudilerin sarındığı gibi sarınmasın." Yani Yahudilerin o bürünüş şekli tarzında, namazda öyle sıkı bürünmesin, diye buyurmuş Efendimiz.

Şimdi bizler, artık peştamal filan değil normal elbiselerle kılıyoruz. Tabii bu arada, madem Efendimiz bu konuyu böyle birkaç hadîs-i şerîfte anlatıyor. Duymamış arkadaşlarımız olur, bir takım hakikatleri hatırlatalım. Bu dar pantolonlar tesettürü sağlayamaz. Kadında da sağlayamaz erkekte de sağlayamaz. Çünkü her tarafı bellidir.

Tesettürde şart, vücudun hatlarını örtecek, vücudun içini göstermeyecek bir şeyle örtülmesidir. Eğer şeffaf bir şeyle örtünse, şeffaf ama kalın, kar işlemiyor, soğuk işlemiyor ama şeffaf. Örtünmüş olur mu? Altı görünüyor, örtünmüş olmaz. Soğuktan korunuyor ama avret yerleri, vücudu örtünmüş olmuyor, kalın bile olsa.

Peki, şeffaf değil bir kumaş örtüneceğim ama sımsıkı sarınıyor. Bacağı, budu, dizi, beli, önü, arkası, göğsü, her tarafı belli, bu olur mu? Bu da olmaz.

Neden?

Sen ha örtündün ha örtünmedin. Çorap gibi her tarafını sarıyor bu kumaş, bütün hatların belli oluyor. Şurası göğsü, burası kalçası, burası beli. Her tarafı belli oluyor. Olmaz! O da tesettür olmaz.

Nasıl olacak?

Hatları belli olmayacak. Vücudun altı da görünmeyecek. O tarzda olması lazım.

Şimdi bizim kıyafetlerimizi İslâmî kıyafete döndürmemiz gerekiyor. Yani batının modası şöyle veya böyle olabilir. Streç olabilir, şunu olur bunu olur filan, o bizi ilgilendirmez. Biz İslâmca, Allah'ın emrettiği gibi, usulüne uygun giyineceğiz.

Giyineceğim, nedir Allah'ın benden istediği prensip?

Altının görünmemesi, hatlarının belli olmaması ve erkeklerin en aşağı beli ile dizinin arasının, kadınların da elleri ayakları, yüzü hariç bütün azasının güzelce örtünmesi. Prensipler bunlar. Tamam. Bu prensiplere göre, konfeksiyoncular bu prensiplere göre çalışacak.

Hakikaten şimdi gelişti. Kadın konfeksiyonu, erkek konfeksiyonu gelişti. Eskiden acayip acayip pantolonlarla karşılaşmıştık. Mesela bir İspanyol paça vardı. Aşağı doğru gidiyordu pantolon. Aşağıda genişliyordu. Ondan soınra modası ayakkabının üstüne dökülmesiydi. Arka taraftan yani topuğundan da yerleri sürürdü. Kimin İspanyol paçasına baksan, yağmurda arka tarafı çamurlu ıslak... Tabii bununla yüznumaraya girer, çıkar, sokakta yürür; temiz şey var, pis şey var.

Peygamber Efendimiz, "Yere sürünen elbise ateştedir, cehennemdedir." diyor. Ne pantolon, ne palto, ne kadının giyimi, ne erkeğin giyimi yere sürünecek. Yere sürünmesi yok. Temiz olacak, yukarıda. Yani en aşağı hafif kalkmış olacak.

Böyle İspanyol paça [vardı], o gitti arkasından şimdi bugünlerde streç denilen bir şey var; böyle sımsıkı, yaprak sarması gibi... İçine pirinci doldurup da yaprağı hanımlar güzelce sararlar, dizerler, tam öyle. Yaprak sarması gibi... Sıhhî de değil, çünkü sıktığı zaman kan damarlarının üzerine tazyik yaptığı için dolaşım zayıflıyor, o da vücuda zararlı. Vücuda zararlı diye Avrupalılar söylüyor bunu. Bizim dedelerimizin şalvar gibi geniş kıyafeti ve yahut şalvar pantolon denilen bir moda pantolon modası çıktı, pileleri çok, rahat. Tamam, hiç olmazsa bol yani dar değil.

Tabii biz erkekler, ayrıca namaza geldiğimiz zaman, ne yapıyoruz, saf bağlıyoruz. Semiallahu li-men hamideh rabbenâ ve leke'l-hamd [dedikten sonra] secdeye yatıyoruz. Arkamızın da secde de örtülmesi lazım.

O halde ne olması gerekiyor?

Uzun bir kıyafetimizin olması lazım. Bu uzun kıyafet ya cübbe dediğimiz bir şey olacak ya da ben şimdi memurum, sosyal durumum itibariyle o durumda giyinemem [dersen] o zaman pardösü giy. Bazı kardeşler de maşaallah, çivilerin üstünü meccânî, bedava, ücretsiz, beleş cübbe doldurmuşlar. İsteyen giyebilir diye yanına yazmışlar.

Demek ki camiye gelenin [cübbesiz namaz kılmasını] istemiyorlar. Ceketle namaz kıldığı, ön saflara geçtiği zaman, secdeye vardığında olmuyor. Aa! Pantolonun arası yırtılmış, şurası sökülmüş, burası bilmem ne. Yani arkadakinin de öndekinin de namazı gidiyor.

Onun için pardösü gibi bir şey giyineceksiniz, ya cübbe gibi ya pardösü gibi... Kıyafeti değiştireceğiz. Pantolon da serbest olacak, bol olacak. Serbest pantolonun kumaşı eskimez, dizi delinmez, poposu yamaya ihtiyaç göstermez.

Neden?

Çünkü gerginlik olmuyor, sökülmez. O bakımdan serbest kıyafetleri seçeceğiz. Bizim de bunlara dikkat etmemiz lazım. Bu hadîs-i şerîfleri söyleyince bunları da söylememiz gerekiyor.

Şimdi Suudi Arabistan'da millet entari giyiyor, erkek başına da başörtü alıyor. Arkadan baksan, bizim Türkiye'ye göre bu kadın dersin. Hem entarili, hem başörtülü. O nereden çıkmış bilmiyoruz. Entarisinin etekleri dar, adımını fazla atamaz. Çukurdan öbür tarafa geçerken, geçemiyor cup düşüyor. Olmuyor.

Nasıl olacak?

Pakistanlılar gibi, Afganlılar gibi olacak. Altında şalvar olacak, üstünde de uzun gömlek olacak. Hem ayaklarının hareketi kolay olacak, hem de üstünün belinden aşağısını sarkan kısmı örterek, onun görünmemesi gereken yerlerini güzelce örtmüş olacak.

Sonra ince kumaştan yapıyorlar. İç çamaşırları belli oluyor. Tamam, üstüne kolsuz atlet giymiş, altına da slip giymiş, televizyon gibi her şeyi görüyorsun. Öyle kıyafet olmaz. Bol, koyu, altını göstermeyecek bir kumaştan olacak.

Peygamber Efendimiz şalvar giyenlere dua etmiş. Arapça'da adı sirvâl. Serâvil, sirvâl... Şalvar giymeyi beğenmiş Efendimiz ve dua etmiş onlara.

Neden?

Şalvar giydiğin zaman hiçbir şekilde düşsen de, kalksan da açılıp avret yerlerinin görünme tehlikesi olmuyor. O zamana göre ileri bir şey! Yani örtü örtünmekten şalvar giymek çok garantili bir şekil olduğundan, tesettürü daha iyi sağladığı için şalvar giyenlere Peygamber Efendimiz'in duası var.

Şimdi bu Suudlular uzun entari giyiyorlar. Tabii onların da modacıları, modaya uyanları, zenginleri, fiyaka yapmak isteyenleri var. Etekleri uzun, yere süründü mü o da hadîs-i şerîfe aykırı oluyor. Uzun olmayacak... Bazıları da sünneti seniyeye uygun olacak diye yukarıya doğru yapıyorlar. Onlar fark ediliyor, işte bunlar oranın takvâ ehli takımı, entarilerini biraz dizine doğru yukarı çekmiş, hiç sürünüp kirlenme imkânı yok. Tamam, güzel.

Zekâmızı kullanacağız; kalbimize, gönlümüze göre Allah'ın rızasını kazanmamıza sebep olacak hareketleri kendimiz seçeceğiz, bulacağız, yapacağız. Bunu taklit etmemize lüzum yok. Aklımızı kullanacağız. Ona da bakarız, buna da bakarız, hangisi güzelse inceleriz, en güzelini tatbik etmeye çalışırız. İnşallah, kıyafet hususunda da böyle olur olmaz kıyafetler değil de İslâm'ın mantığına, ibadetin hareketlerine elverişli uygun kılık kıyafetlerle kıyafetlerimizi düzenleriz, geliştiririz.

Kadın tesettür moda evleri çıktı. Erkekler için de böyle şeyler belirdi. Onlardan da memnunuz, elhamdülillah. Rayına, yörüngesine oturacak, belli olacak! Yani bizim bir İngiliz'den, bir turistten elbette farkımız var. Adamlar, ayağına bir şipidik terlik geçiriyor, belden yukarısına [aşağısına] da bir yağlı deri bir don giyiyor. Bacaklar çıplak, orası burası çıplak, işte güneşten istifade edeceğim diye öyle geziyor. Bazıları çıplak gezermiş, bazı yerlerde altsızlar, üstsüzler, bilmem neler. Çıplaklar kampı filan. E onlar gayrimüslim.

Biz neyiz?

Biz mü'miniz, müslümanız, biz Allah'ın rızasına uygun yaşayan, yaşamak isteyen insanlarız. Bizim modelimiz, örneğimiz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Biz ona uyacağız, her hususta onun tavsiyelerini tutmaya çalışacağız. Öyle yaparsak, fevz ü felâh buluruz.

"Sana uymayanlar gider imansız." diyor Yunus emre. "Yunus ne eylesin cihanı sensiz." Yani sen olmazsan, sen tecelli etmessen, demek ki Resûlullah'ın cemalini görmese, cihan başına dar gelecek Yunus'un.

Yunus ne eylesin cihanı sensiz.

Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,

Sana uymayanlar gider imansız.

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Sana uymazsa imansız gider insan. O edepsizlikten onun sonu hüsran olur. Bid'atlarla, sünnete aykırı davranışlarla, kâfirlere benzemeye çalışarak olmaz.

Bir müjdeli hadîs-i şerîf geliyor. Sekizinci hadîs-i şerîf.

İzâ salleti'l mer'etü hamsehâ ve sâmet şehrahâ ve hafizat fercehâ ve etâ'at zevcehâ kîle le-hâ udhulî'l-cennete min eyyi ebvâbi'l-cenneti şi't

e.

Hanımlar için büyük bir müjde bu hadîs-i şerîf. Enes radıyallahu anh'ten, Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh'ten, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten muhtelif kaynaklarda rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, bakın ne kadar kolay. Yani size deseler ki, Boğaziçi'ndeki Dolmabahçe sarayını şunu şunu yaparsan sana vereceğiz.

Ne?

Dolmabahçe sarayını vereceğiz. Bir ucundan bir ucuna Allaah! Dolmabahçe Sarayı boğazın kenarında yalı.

Eşyasıyla mı, çıplak mı vereceksin?

Eşyasıyla vereceğiz, her şeyiyle.

Sevincinden uçar insan!

Dolmabahçe Sarayı'nı herkes bildiği için misal veriyorum. Cennette Allah ne nimetler verecek; ne kadar sonsuz, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin hayaline sığmayan... Yetmiş bin odalı köşk verecek. Her odası dayalı döşeli, 70 bin odalı burçlu, balkonlu köşk verecek Allah mü'min kullarına. Ne kadar büyük mükâfatlar! Bakalım neyle alınıyormuş!

Bir kere ben ilk önce peşin söyleyeyim;

Men kâle lâ ilâhe illallâh muhlisen dehale'l-cennete. "Lâ ilâhe illallâh'ı inanarak, halis muhlis, içinden kani olarak Allah var, şeriki naziri yok diye, lâ ilâhe illallah diyen, cennete girecek." diyor Peygamber Efendimiz. Bu bir müjde!

Tabii cennete iki türlü giriliyor. Bir, doğrudan doğruya cennete girmek; iki, yaptığı eksikliklerden, kusurlardan, günahlardan, hatalardan dolayı cehennemde cezasını çekip ondan sonra cennete girmek. Doğrudan doğruya cennete girmek, tabii herkesin amacı olmalı.

Peygamber Efendimiz kadınlar için buyurmuş ki;

İzâ salleti'l mer'etü hamsehâ. "Bir müslüman kadıncağız, beş vakit namazını kılarsa..." Şimdi şunları şunları yaparsa diye sayacak. Önce tercüme edelim, sonra izah edelim.

İzâ salleti'l mer'etü hamsehâ. "Bir kadın beş vakit namazını kılarsa..." Kaçırmıyor, atlatmıyor, kaytarmıyor, uyumuyor, kılıyor. Sabahleyin zor gelir, kılmazlar. Kalk, kalkamaz. Yatsı zor gelir. Gündüz yoruldum. Yatar, yatsı vaktini beklemez, kılmaz mesela. Veya gündüz zor gelir. Hele hele makyaj yapanlar için, çok zor geliyor. Şimdi yıkadığım zaman, yüzümün makyajı bozulacak diyor. Makyaj uğruna, namazı kurban ediyor, namaz kılmıyor. Eve gidince kılarım diyor, bilmem ne diyor vesaire.

Erkeklerden de pantolonumun ütüsü bozulmasın diye kılmayanlar var. Yani güzelce ütülettim, şimdi camiye gidersem soba borusunun dirseği gibi kırışır. En iyisi ben bu namazı kılmayayım diye ütüden dolayı, ütüsü bozulacak diye namazı kılmayanlar var. Şeytan insanları çok çeşitli şekillerde aldatıyor. Kadını da erkeği de aldatır ama bir kadın;

İzâ salleti'l mer'etü hamsehâ. "Beş vakit namazını kılıyorsa..." Şeytana uymuyor, vaktinde beş vakit namazını kılıyor, kaçırmıyor, atlatmıyor. Ve sâmet şehrahâ. "Ramazan ayı gelince de bu oruç ayını da orucunu tutarsa..." İki. Ve hafizat fercehâ. "Namusunu da muhafaza ederse, korursa..." Ve etâ'at zevcehâ. "Kocasına da mutî, itaatkar olursa..." Beş vakit namazı kılmak, Ramazan orucunu tutmak, namusunu da muhafaza etmek ve kocasına itaaat etmek; dört tane oldu.

Kîle lehâ. "Bu kadıncağıza denilir ki..." Udhulî'l-cennete min eyyi ebvâbi'l-cenneti şi. "Ey mübarek kadın! Cennete buyur gir. Hangi kapısından istersen gir."

Cennetin birçok kapıları var. Mesela oruçlular için, Reyyân diye özel bir kapısı olduğunu hadîs-i şerîften duymuşsunuzdur, biliyorsunuz. Hangi kapısından istersen buyur gir cennete denilir. Serbestlik veriyor. Kontrol, durdurmak, geriye döndürmek yok. Hangisinden istersen gir deniliyor. Ne kadar kolay!

Dört tane şart, ondan sonra Dolmabahçe Sarayı değil, ülke değil, cennet. Cennete girmeyi garanti ediyor. Yani bu hadisi yazalım da millet biraz neler kaçırdıklarını bir bilsinler. Kahrolsun şeriat, bilmem ne vesaire filan [diye] yürüyenler, bağıranlar, yırtınanlar, kaçıklar, uzun kulaklılar anlasınlar neleri kaçırdıklarını... Şimdi gelelim [izahına...]

İzâ salleti'l mer'etü hamsehâ. "Beş vakit namazını kılarsa." diyor.

Son zamanlarda televizyonlarda, radyolarda böyle modalar çıktı. Namazı üçe indirsek olmaz mı? Bak ne diyor Peygamber Efendimiz: İzâ salleti'l mer'etü hamsehâ. Çok misalleri vardır da, hemen önümüze geldiği için biz onu misal olarak söylüyorum. Hadîs-i şerîf sahih. Hani bir de şey yaparlar, zamâne insanlarına dersin ki, şu şöyledir, hadîs-i şerîfte var.

Sahih mi, hangi kaynakta?

Hemen karşına diklenir kaynak sorar. Kaynakları da var;

Ahmed b. Hanbel, Hanbelî mezhebinin kurucusu, meşhur muhaddis, alim, imam, müçtehid, Ahmed b. Hanbel'de var. Ebû Davud'da var, Ebû Davud es-Sicistânî, sahih-i sitteden birisinin müellifidir. İbni Hibban'da var, onun da sahih bir kitabı vardır.

Sahih, var mı bir diyeceğin? Var mı kaçacağın bir nokta?

Sahih hadîs-i şerîf, işte bak, beş vakit namaz diyor.

Üçe indirsek olmaz mı?

Ben sana ne diyeyim şimdi kürsüden?

Beş vakit olacak. Bu beş vaktin kıymeti var. Bu beş vakti Peygamber Efendimiz kendisi de böyle kılmış.

Öğlenle, ikindiyi birleştirsek bir, yatsıyla akşamı birleştirsek iki, üçe indirsek?

Ondan sonra da onu bire indirirsin, ondan sonra da sıfıra düşürürsün, ondan sonra da sıfırın altına düşürürsün. Ondan sonra da cennete giremezsin. Şeytan böyle böyle insanı raydan çıkarttırır, sapıttırır, Allah'ın sevmediği bir duruma düşürdü mü zaten, yani tevfikini refik etmedi mi Allah, kızdı, hidayetini çekti aldı mı zaten belini doğrultamazsın. Lâ ilâhe illallâh bile diyemez. Evet, lâ ilâhe illallâh diyen cennete girecek ama dili diyemez. Dedirtmez Allah!

Onun için öyle kaytarmaya, bozgunculuk yapmaya, fitne çıkarmaya lüzum yok. Bir takım unvanların arkasına saklanıp, kalemi eline dolayıp, bozuk mezheplerden, sapık, şâz rivayetlerden, vesaireden [bahsedip] milleti ibadatten soğutup da ne yapacaksın? Sen kalemini meyhaneye girmeyin, gitmeyin, plaja gitmeyin diye kullan bakalım!

O güneşli havalarda, yaz günlerinde hatırlıyorum, oruçlu iken denize girmek orucu bozmaz, ağzına su kaçmazsa bozmaz ama kaçarsa bozulur. Yüzen bir insanın da ağzına burnuna su kaçar. Orasını da söylesene! Dalacaksın, çıkacaksın, atlayacaksın, hoplayacaksın, zıplayacaksın, ondan sonra oruç olacak. Koruyabilirsen, ağzına, burnuna su kaçmazsa, genzine gitmezse, yutmazsan şey yap [gir denize]. Sonra bu şeye hani şalvarlı, tesettürlü, örtülü yüzmeye göre, sen orucu sadece aç kalmaktan, susuz durmaktan ibaret mi sanıyorsun.

Oruç nedir?

Sabahtan akşama aç kalmak, susuz kalmak.

Sen orucu hiç anlamamışsın. Oruç, o değil. Oruç, bütün azaları her çeşit günahtan korumak! Bir insan diyor, Peygamber Efendimiz, "Gıybeti bırakmazsa, gıybet ederse onun orucu bozulur." diyor mesela. Maneviyat bakımından, orucunun sevabı gider, bozulur. Harama bakarsa, bozulur.

İnsanın evli olduğu eşiyle Ramazan'da evlilik münasebetleri yasak oluyor da, evli olmadığı yabancı bir kadına bakar da göz zinası olursa, o zaman oruç kalır mı? "Gözler de zina eder." diyor Peygamber Efendimiz. Baktığın zaman göz zinası oluyor. Bakmayacaksın! Gözün de orucu bakmamak, dilin orucu gıybet etmemek, yalan söylememek, iftira etmemek.

Millet [dini] anlamamış! Sen yüzeceksin, biz deniz kenarına yanaşamıyoruz. Yaz oldu mu, Akdeniz bölgesine, Ege bölgesine gidemiyoruz. Çünkü şehirde mayo ile dolaşıyor artık adam. Avrupaî oldu ya kıyı şehirlerimiz. Mayo ile dolaşıyor. Hoppala, kadın da erkek de mayo ile dolaşıyor. Araba ile köşede dönerken, hop karşına bir şeytan çıkıyor. Hop öbür taraftan bir şey! Yani o hâle geldi. Sen onu da söylesene! Oruç, ağzına su girmezse bozulmayabilir ama gözünle mayoluya baktığın zaman gümbürtüye gider desene! Yani oruç insanı;

Le'alleküm tettekûn. "Takva sahibi yapacak, Ahlaklı olmasını sağlayacak bir egzersiz, bir ibadet." Sen ahlaka uygun olmayan işi yap, ondan sonra da oruç tutuyorum de. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, diyorlar hani. Adam perhizliyse, lahana turşusu yerse, midesi rahatsız olacak diye, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyorlar.

İzâ salleti'l mer'etü hamsehâ. Demek ki namaz beş vakitmiş, öyle üç müç zırva imiş. Bunu bilesiniz. İki, ve sâmet şehrahâ. "Ramazan orucunu tutacak." Ve hafizat fercehâ. "Namusunu koruyacak." Anlaşılıyor ki, ve etâ'at zevcehâ dediğine göre, evli.

Evli insanın namusunu koruması nasıl? Nasıl koruyacak namusunu?

Cama çıkmamaya, balkona çıkmamaya dikkat edecek. Çarşıya, pazara çıkmamaya veya usulüyle çıkmaya dikkat edecek, kılığına kıyafetine dikkat edecek, konuşmasına dikkat edecek, Kokusuna dikkat edecek. [Kadın] güzel koku sürünür de kokusunu başka bir adam duyarsa, günaha girer." "Kocasının izni olmadan evden çıkar, dolaşır, gezer gelirse, akşama kadar melekler kendisine lanet eder." Çarşamba pazarı, Perşembe pazarı, alışverişe gidiyor, patlıcan alacağım, biber alacağım, soğan alacağım, bilmem ne diye, oturuyor seçeceğim diye ama kıyafeti müsait değil!

Peygamber Efendimiz, "Şalvar giyenlerden Allah razı olsun." demiş, bu kadıncağız şalvar giymemiş.

Ne giymiş?

Belli değil. Oturuyor sebze seçiyor, meyve seçiyor. Nerede kaldı tesettür, nerede kaldı korunmak!?

Efendim benim mantom var!

Ben mantoluların bazılarına söyledim. Bak dedim, mantom var diyorsun ya, bak şu hafifçe eğilmiş, çocuğun başına takkesini giydiriyor, bak şu kadına! Hafif eğildiği zaman bile dizinden yukarısına kadar görünüyor.

Demek ki bu sağlamıyor tesettürü. Öyle manto filan kadının tesettürünü sağlamıyor. Ancak işte tesettür giyimi, aşağı kadar olursa sağlıyor, Bir de Allah razı olsun, şimdi içe şalvar gibi bir giyim çıkartmışlar. Aşağısı tam bileğine kadar, böyle orada daralıyor. Bol, tamam. Bak İslâmî kıyafet bu! Gayet şey [kullanışlı ve tesettüre uygun.]

Namusunu korumak da; kendisine söz getirmeyecek, kendisiyle konuşması uygun olmayan kimselerle konuşmayacak, istenmeyen kimseyi eve almayacak, istenmeyen yere varmayacak. Çarşı pazarda, anlattığım gibi durumlara düşmeyecek filan. Namusunu korumak bu! Yani ırzını, namusunu, haysiyetini, gözden sözden, aşikâr, gizli, görünür, görünmez tecavüzden koruyacak. Dikkat etmesi lazım.

Efendim, çamaşır yıkıyor, kolları sıvalı, sıcak da olduğundan bluz giyiyor. Kolları ıslanmasın filan diye. Kollarını kaldırıyor çamaşırlarını balkonda asıyor...

E hatun ne yapıyorsun sen böyle? Nasıl asıyorsun bunu?

"E canım herkes işte güçte, gündüz bu vakitte. Beyler memur, çarşıda pazarda işte, ne olacakmış, kim görecek bilmem ne?"

Olmaz! Sen camdan dışarı çıktın mı, belli olmaz, çalının arkasında olur, camın arkasında olur, özel olarak takip eden olur, gözleyen olur, yani bunu bilmiyorlar, evinin kıyafeti ile balkona çıkıyor. Evinin kıyafeti ile kapıyı açıyor.

Erkeğin veya bir müslümanın, bir kapıyı çaldığı zaman, adabı nedir?

Kapıya yan dönmek veya arka dönmektir. Zili çalacak, kapıya yan dönecek veya arka dönük duracak. Çünkü bilmeden kapıyı açar, kıyafeti tam değildir, görünmemesi gereken durumu görür veya kapıyı açar, içerisine doğru gözü kayar, içerisini görür diye, onun için yan duracak kapıya veya arkası dönük duracak. Kapı açıldığı zaman;

Buyurun bir şey mi istiyorsunuz?

Efendim, Ahmet bey evde miydi? Onu ziyarete gelmiştim.

Buyurun gelin. Ahmet Bey misafirin gelmiş." filan tamam ama direk böyle bakmak bile doğru değil. Bizim kapı çalma adabımız bu!

Hanımın, ev hanımının da kapıyı açma adabı, nasıl olacak?

Bir kere deliğinden bir baksın kapının, kapıya delik koymuşlar. Gayet güzel. Gelen kim? Bazısı kapıyı çalıyormuş, kapı açılır açılmaz, ayağını koyuyormuş hırsızlık yapıyormuş. Bir kere hemen açmasın, kim o desin.

"Kim o?" diyorsun,

"Ben!" diyor.

Ya herkes ben!

"Ben" sözü cevap mı?

Kim o?

"Ben!" Hoppala!

Sen kimsin? Falan oğlu filancayım diye adını söylesene! "Ben!" diyor.

İlk önce gözüyle bir baksın. Ondan sonra örtünsün. Kapıyı hafifçe açsın, kenarda dursun şöyle. Bir şey mi istediniz desin veya süt alacaksa, bir şey verecekse alsın,versin veya torbayı oraya koysun, kapıcı ne koyacaksa, torbaya koy desin. Kapıcı gittikten sonra alsın. Yani riayet etsin.

Hoşuma giden bir fıkrası vardır bu işin. Evliyaullahtan bir adamcağız varmış. Demiri ateşte kızdırırmış, eliyle alırmış, yumruğuyla döver, şekillendirirmiş kırmızı demiri. Yani yanmıyor, tutunca da yanmıyor, vururken de yanmıyor. Yani kerâmet, evliyaullahtan, kerâmet gösteriyor. Hanımı da evliyaullahtanmış. Hanımı ile bir gün konuşmuşlar böyle;

"Efendi kerâmet senden mi, benden mi?" demiş hanım. O da;

"Eh, Allah'ın yolunda gitmeye çalışıyoruz. Namazda niyazda kusur etmemeye çalışıyoruz. Allah'ın lütfu çok." Benden gibi, böyle bir cevap vermiş galiba.

"Sen yarın görürsün." demiş.

Ertesi gün, demirci yine dükkâna gitmiş. O gittikten sonra kapıya sütçü gelmiş. Her zaman tencereyi koyarmış, sütü boşalttıktan sonra alırmış. Bu sefer tencereyi kapının arkasından şöyle eliyle uzatmış, tabii sütçünün gözü tencere ile beraber elini de görüyor.

Dükkânda yine o demiri eline almış, böyle yumruğuyla döverken, uuu adamın eline demir yapışıvermiş, atmış filan... Akşama sargılar içinde gelmiş. Kadın sormuş;

Ne oldu ellerin sarılmış?

Vallahi bilmiyorum demiş, her gün ki gibi, işte demiri dövüyordum, bugün bir ara yapışıverdi elim demire, yandı derisi. İlaç sürdük, sardık, demiş.

Bu hikâye de benim hoşuma gidiyor, bazı hikayeler insanların hatırında iyi kalır. Yani bir tencereyi sütçüye uzatırken dikkat etmez de, insan kolunun bileğini gösterir de kocasının evliyalığı giderse, demek ki kocasını velî yapan da deli yapan da kadınlar demek ki!

Kadın namusuna sahip olacak, kocasının şerefini, parasını, evini, malını mülkünü, çoluğunu çocuğunu koruyacak.

Irzını korumak, hafızat fercehâ. Korumak, detaylı bir şey! Bunlara dahi dikkat edecek. Balkona dahi çıkmayacak. Cama dahi çıkmayacak. Şimdi moda olmuş, perdeler fora. Fora mı diyeceğiz, artık kenara çekiliyor. Fora değil de, kenara çekiliyor. Tüm ışıklar yakılıyor. İçerisi aydınlık, sen trende gidiyorsun, sahne sahne bütün evler, masanın etrafına beyler oturmuş, kadın mutfaktan bir yemek getiriyor, acaba tatlı mı, ekşi mi, turşu mu, şu şöyle bu böyle... Filancalar televizyon seyrediyor.

Ya bu perdeler niye yapılmış?

Bu camlar niye yapılmış?

Sırf soğuk gelmesin diye mi?

Bak insanın vücudu şeffaf örtü ile örtüldü mü örtünme olmuyor. Camlar, şeffaf cam da tesettürü sağlamaz. Evin tesettürü perdedir. Evin içerisi görünmeyecek!

"Bir insan bir evin kapısından içeri baksa, bakana evine girmiş gibi günah olur." O halde evin içini de göstermemek, evin içindekinin vazifesi. O da perde yapacak. Hatta kapı açıldığı zaman önünde bir sütre, bir şey olmalı ki, bir paravanı olmalı ki, kapıdaki insan direk içerisini görmesin. Yani içeriye böyle mimari bir şey, paravan yapmalı ki doğrudan doğruya öbür taraf görünmesin.

Ve etâ'at zevcehâ. "Kocasına da itaat ederse..." Dört şart bunlar: "Beş vakit namaz kılacak, Ramazan orucunu tutacak, namusunu ırzını koruyacak ve kocasına itaat edecek."

Şimdi kim kime itaat ediyor?

Herkes birbirine adıyla hitap ediyor. Eskiden "efendi" derlerdi. Şimdi adıyla hitap ediyor beylere hanımlar. O da ona adıyla hitap ediyor. Eskiden bir adama karısının adını soramazdın. Sorulmazdı ayıptı, o da söylemezdi. Şimdi, Ahmet Bey, bilmem Hüsniye hanım, bilmem ne! Beyinin ismi şu, bayanın ismi şu. Böyle gidiyor yani maalesef. Kocasına saygı vardı eskiden.

Neden?

Allah öyle emretmiş olduğu için kocasına saygı vardı.

Neden?

Koca[nın sırtında] çok sorumluluklar yüklü olduğu için. Dışarıda gidecek çalışacak, evin gıdasını da, giyimini de, barınmasını da sağlamakla yükümlüdür. O kadar gıdasını sağlamakla yükümlü ki doğan çocuğa annesi süt vermek zorunda değil. Babanın çünkü vazifesi! Nereden bulursa bulsun. Sütü getirecek. Yani kadın, senin çocuğun değil mi emzirmiyorum dese, emzir diyemez. Çünkü ev halkının yemesi beyin vazifesi. Tabii bu kadar meşakkat yönetim gerektiriyor, başkanlık gerektiriyor.

er-Ricâlu kavvâmûne 'ale'n-nisâi. Şimdi kadınlar bu işe bayrak açmışlar: Feminizm.

"Yani kadınlık öldü mü? Biz ne diye erkeklere itaat edecekmişiz? Onların yaptığı her şeyi biz de yaparız. Asker de oluruz, Polis de oluruz, Şoför de oluruz, şunu da yaparız, bunu da yaparız. Onlardan hiçbir eksik yanımız yok, fazla yanımız var, vesaire. Hukuk bakımından eşitiz. Ne münasebet! Sen çalışırsan, ben de çalışırım, sen kazanırsan, ben de kazanırım. İstediğim yere giderim, sana sormak zorunda mıyım? İstediğim kimseyle konuşurum, benim hürriyetim var. Yirminci yüzyılda yaşıyoruz, Yirmibirinci yüzyıla giriyoruz." Bir sürü kalabalık laf. Sandık sandık, vagon vagon laf!

Bizim eskiden öyle değildi. İslâm'ın emri, böyle değildi. İslâm'ın emrinde kocaya itaat var. Cennete girmenin şartı da bu! Şimdi millet eşitlik teranesi tutturmuş. Herkesin aile yuvası bir menfaat bağlantısı, bir şirket hâline gelmiş. Birisinin ötekisine saygısı, özel sevgisi, itaati vesairesi zül telakki ediliyor ve İslâm'a millet, bu gayrimüslim kafadaki insanlar mecmualarla, gazetelerde veryansın saldırıyorlar;

Kadınların hürriyeti ne oldu, ayaklar altına alındı!?

Peki, sen kadınları hürriyetine kavuşturuyorsun, sokağa çıkarıyorsun, ne yapıyorsun? Şairin birisi diyor ki;

"Biz kafesin arkasındaki kadınları, sokakta kafeslemek için kafesten çıkarttık."

Doğru! Kadın serbest, kadın süslenir, kadın kazanır, kadın donanır, kadın istediği yere gider, o zaman İslâm'ın ana yapısı, ahlâkî yapısı, ailenin düzeni, çocuğun kimden olduğu, her şey karmakarış, karışıyor.

İslâm'ın nizamı böyle. Her şeyin bir modeli var. Dünya da çeşit çeşit modeller var. İslâm modeli böyle, İslâm dininin nizamı böyle! Batı başka türlü olabilir ama batı müştekî. Batıdaki kadın hür ama mutlu değil. O hürriyeti ona rahatlık getirmiş değil. Külfet getirmiş. Madem hürsün, istediğini yaparsın, git çalış diyor. Ben senin giyiminle, kuşamınla ne uğraşacağım, sen kendin kazan, kendin ye! Kendin pişir kendin ye diyor. Yani hürriyetin arkasından belalar, musibetler, angaryalar da beraber geliyor, gelmiş ve [bu durumdan] memnun değiller. O bakımdan İslâm'ın bu yapısını bileceğiz. Yani müslüman kadınlar da bile bu kocaya itaatin şuuru gelişmemiş olabiliyor. Dinlemiyor, itaat etmiyor. Tabii oradan günaha giriyor. Bu dört şart kolaydır ama şeytan her şartın yerine gelmemesi için aldatabilir. Gözümüzü açmamız lazım. Hele hanımların gözlerini açması lazım. Dolmabahçe Sarayı değil, cennetin köşkleri elden gidiyor, kaybedildiği zaman.

Onun için beş vakit namazı muntazam kılacak, tembellik etmeyecek. Ramazan orucunu muntazam tutacak. Irzını, namusunu, haysiyetini, kocasının evini, barkını, malını, çoluğunu çocuğunu güzel koruyacak, kollayacak. Kocasına da itaat edecek. Kocası da ona hizmet edecek. Kocası da onun hizmetçisi. Kocası onun kalorifercisi, kapıcısı, çarşı pazarda hamalı, kocası onun şusu busu. Yani o, o demek.

Biz erkekler de feminizmin karşısında -erkekçilik nasıl diyeceğiz- bir cereyan çıkartsak, maskulinizm diyeceğiz artık. Feminizm [karşısında] maskulizm diyecek olsak biz de isyan ederiz yani;

Ne münasebet, ne diye ona bakayım, ne diye parasını vereyim, ne diye kira benden olsun, yarı yarıya olsun. Biz de mitingler yapıp sokaklara düşsek, ne nizam kalır, ne aile kalır, ne ırz kalır, ne arz kalır, ne semâ kalır.

Evet, burada bırakalım. Müddeti de geçirdik.

Tabi birisi çıkıp sorabilir şimdi, der ki;

"Hocam yani kadınlar böyle cennete girecekmiş de kolayca, dört şartla, erkeklerin hali ne olacak?" diye.

Erkeklerin de cennete girmesi kolay, aynı şartlarla, aynı şekilde hareket ederek onlar da cennete girebilirler.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi dünyada da âhirette de mesut ve bahtiyar kullarından eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-i şerife mea'l-Besmele.

Sayfa Başı