M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Âyet Tefsirleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Konuşmamızı Kur'ân-ı Kerîm'in okunmasıyla açtığımız için anlamamız, dinlememiz, öğüt almamız, istifade etmemiz, bu emirlere uymamız için Allah tarafından indirilmiş olduğu Peygamber Efendimiz tarafından bildirilmiş olduğu için okunmuş Aşr-ı şerîfin izahına başlamaya Allah'ın izniyle niyet ettim.

Okunan âyet-i kerîmeler, Âl-i İmrân sûresinin birinci sayfasındandır.

Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Hüve'llezî enzele aleyke'l-kitâb. "Ey Peygamberim! Senin üzerine bu mâlum kitabı indiren, vahyeden, bildiren O'dur."

Kaynak Allah. Peygamber Efendimiz sadece elçi. Sadece kendisine kitap indirilen kitabı insanlara nakletmekle vazifeli olan Beşîr ve Nezîr, müjdeci ve korkutucu tebliğci.

İndiren Allah, indirmesi hikmetli, indirmesi güzel, indirmesi rahmetli. Rahmetten kaynaklanıyor, Allah'ın lütfundan kaynaklanıyor. Bu kitabı kendisine hitap olunan insanların tanıması, bilmesi, anlaması lazım.

"Anlaşılsın." diye, kendi dillerinden indirildiği de bir başka âyet-i kerîmede bildiriliyor. Arapça indirildi çünkü kavim Arap. "Anlasınlar." diye Arapça indirildi:

Bi-lisânin arabiyyin-mübîn. "Arapça indirildi." diye bildiriliyor.

Onun için sizler ve bizler, müslümanlar, işte dinimizin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm; bunu iyice tanımamız, bilmemiz lazım.

Buradaki kamp hayatımızda bir taraftan eğleniyoruz, Allah'ın nimetleri içinde yüzüyoruz, rahmetine, rahmetinin âsârına gark olmuş durumdayız. Bir taraftan da; "Hiç olmazsa o kitaptan başlayalım." diyerek Kur'ân-ı Kerîm'i okuma çalışmaları yapıyoruz.

Zaman aralarında, yemekten sonra yemekten önce, şu namazda bu namazın arasında filan. Çok önemli bir çalışma yapıyorsunuz. En kârlı çalışmayı yapıyorsunuz, en güzel çalışmayı yapıyorsunuz, en feyizli çalışmayı yapıyorsunuz, Allah'ın en razı olduğu çalışmayı yapıyorsunuz, en sevaplı çalışmayı yapıyorsunuz; bu iş böyle başlar.

Bu iş harflerini öğrenmekten başlar. Mânasını anlamasa bile "bir insan elif lâm mîm dediği zaman" diyor Peygamber Efendimiz; Allah hem elif'ine bir sevap verir hem lâm'ına sevap verir, hem mim'ine sevap verir.

Harf harf sevap verir. Harf harf nice sevaplar verir. Bu kitabı sevmek lazım. Bu kitabı öpüp başına koymak lazım. Anlayıp aklına koymak lazım. Yerleştirip gönlüne koymak lazım. Kitap, Kur'an insanın gönlünde olması lazım. Bütün hareketlerinin esası olması lazım, anayasası olması lazım. Hayatının anayasası olması lazım.

Minhü âyâtün muhkemât.

Bu Kur'ân-ı Kerîm âyetleri çeşitlidir. Bir asra inmediği için, bir nesle inmediği için, bir devre inmediği için bütün asırlara hitap ettiği için, Allah'ın kelamı olduğu için çok esrarlıdır. Çok esrarlı olduğu için de insanoğlu Kur'ân-ı Kerîm'in tüm mânalarını anlayamaz, tüm âyetlerini anlayamaz. Denizler mürekkep olsa, ormanların ağaçları kalem olsa, yaza yaza mânalarını bitiremezler.

Minhü âyâtün muhkemât. "Bir kısım ayetleri vardır, muhkem âyetlerdir."

Hikmetli, açık, sağlam, anlaşılması kolay, hükmü aşikâr âyetler vardır.

Ve uharu müteşâbihât. "Bir kısım da müteşâbih âyetler vardır."

Bazı âyetlerde işaretler vardır. Kitapları araştırırsınız, terlersiniz, göbeğiniz çatlar, yorulursunuz, mânasını bulamazsınız. Ağzınız susuz kalır, dudaklarınız susuzluktan çatlar kalır.

Bir arkadaş bana sordu, diyor ki;

"Bana birisi bir dua öğretti, bunun mânası nedir?"

Kâf hâ yâ ayın sâd kifâyetünâ, hâ mîm ayın sîn ha himâyetünâ, fe-seyehdîkehümu'llâhu ve hüve semîun alîm ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm.

Bu duanın mânası nedir, kaynağı nedir?

Tefsirleri araştırıyorsunuz. İbn Kesîr tefsiri; hadislere dayalı sahih rivayetlerle Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirini yapar.

Kâf hâ yâ ayın sâd ne demek?

Filanca cilde bak. Filanca cilde bakıyorsunuz, oraya bakıyorsunuz, öbür tarafa bakıyorsunuz; esrar!

Öbür tarafa geçiyorsunuz; hâ mîm ayın sin kâf ne demek?

Elmalılı'ya bakıyorsunuz, bir şey söyleyemiyor, İbn Kesîr'e bakıyorsunuz, bir şey söylemiyor. Daha başka benim Türkiye'deki tefsir kitapları var; hangisine baksan aynı. Kim bilir ne söyleyecek ama esrarlıdır.

Minhü âyâtün muhkemât ve uharu müteşâbihât. "Bir kısım âyetleri var, esrarlıdır."

Belki sana belki bana hitap değil, belki ileriki asırlara mânevî bir takım şifreler, belki levh-i mahfûzla Kur'ân-ı Kerîm arasında Fâtiha ile Kur'ân-ı Kerîm arasında, Allahu Teâlâ hazretleri ile Habîb-i Edîb'i arasında esrar, müteşâbih.

Bunlar ne olacak?

Aynen muhafaza edeceğiz, böyle inmiş. Anlaşılsın anlaşılmasın bir harfi değiştirilmeden aynen muhafaza edilecek.

Fe-emme'llezîne fî kulûbihim zeyğun.

Her insan doğru değil ki, her insanın kalbi temiz değil ki, her insanın niyeti hâlis değil ki, her insan Allah'a tam bağlanmış değil ki, her insan Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmıyor ki…

Allah kimisine imanı nasip etmemiş, içine o nur girmemiş, kafası aydınlanmamış, kalbi fesattan kurtulmamış ahlâkı kötülükten kurtulmamış, kalbi eğri büğrü.

Fe-emme'llezîne fî kulûbihim zeyğun. "Kalbinde eğrilik bozukluk olan, nifak olan, küfür olan, şirk olan, kötü huy olan, bozuk niyeti olan kimseler." Fe-yettebiûne mâ teşâbehe minhü. "Giderler giderler de müteşâbih âyetlerin üzerine takılırlar, onlar hakkında ileri geri konuşurlar." Fe-yettebiûne mâ teşâbhe minhü. "O müteşâbih âyetleri, esrarlı ayetleri, esrarının söylenmemiş olduğu, kitaplara geçmemiş olduğu Habîb-i Edîbi'nin zihninde, gönlünde gizli kalmış olduğu, evliyâsının gönlünde gizli kalmış olduğu âyetlere takılırlar, onlar üzerinde dururlar, onlar üzerinde ileri geri konuşurlar."

İbtiğâe'l-fitneti.

Bunu neden yaparlar?

Ortalığı karıştırmak için. Müslümanları şaşırtmak için, dini rayından çıkarmak için, Resûlullah'ın getirdiği mesajı bozmak için, "Allah'ın yeryüzüne rahmet olarak indirdiği din gelişmesin." diye, hasetlerinden, kızgınlıklarından, kırgınlıklarından, rekabetlerinden.

"Vay bizim dinimizden sonra yeni bir din geldi, vay bizim Peygamberimiz'den sonra bir başka peygamber geldi, vay bizim kitabımızdan sonra yeni bir kitap inmiş." diye hasetlerinden; fitne çıkarmak için.

Ve'btiğâe te'vîlihi. "Ve onu yorumlama niyetiyle yaparlar."

Şöyledir böyledir. Ama senin yorumladığın söz, sıradan bir söz değil ki; Allah'ın kelamı! Benim anlattığım bir hikâyeyi, bir haberi, benim söylediğim bir sözü yorumlamak sana zarar vermez. Ama Allah'ın kelamını yanlış yorumlarsan cehennemde yerine hazırlan. Resûlullah'ın hadisini yanlış yorumlarsan, Resûlullah'ın murat etmediği söylemediği bir sözü söylersen;

Ve men kezebe aleyye müteammiden fe'l-yetebevve' mek'adehû mine'n-nar. "Cehennemde yerini hazırlasın."

Nerede yanacaksa hazırlamış oluyor. "Orada cayır cayır yanacak." demek. Böyle yapmamak lazım.

Allah'ın kitabına tam hürmet etmek lazım, tam saygı göstermek lazım. Okunurken eller dizde olması lazım, huzur içinde olmak lazım, huşu içinde olmak lazım.

Dağlara inseydi dağları parça parça ederdi.

Hâşîan mütesaddian min haşyeti'llâh. "Dağları, Allah'ın haşyetinden titrer vaziyette boyun bükmüş görürdün."

Dağlara inmemiş de senin gibi anlayışlı bir mahlûka inmiş. Senin dağlar kadar Allah'a haşyetin yok mu, huşûun, huzûun yok mu? Ona saygı göstermen lazım, göstermelisin, konuşmamalısın.

Sözünü kesmelisin, başka işle meşgul olmamalısın, oturmalısın, can kulağıyla dinlemelisin; "bu, Rabbimin bana hitabı" demelisin. "Allah celle celalühû bana şeref vermiş, bana hitap etmiş, ne mutlu!" demelisin, kelamı öyle dinlemelisin.

Kelam, Allah'ın kelamı, hitap sana. Muhatap sensin.

Sana hitap edilirken sağa sola döner misin? Olur mu? Dönülür mü? Başka şeyle meşgul olunur mu? Onu can kulağıyla dinlemek lazım.

Tevil isabet etmediği zaman, yanlış sonuçlar çıktığı zaman hem adamın kendisinin cehenneme gitmesine sebep olur hem de onu dinleyen birçok insanın cehenneme gitmesine sebep olur.

Size bu arada ihtar ediyorum ki en önemli şeylerden birisi; insanın kime ittibâ edeceğini bilmesidir.

Çok muhterem bir hocaefendi vardı, babamın arkadaşı, hafız, Allahuâlem ehl-i Kur'an, evliyâullahtan. Ben üniversiteye gittiğim zaman evimize misafir geldi, sordu;

"Nereye gidiyorsun?"

"Üniversiteye gidiyorum."

"Hangi bölüme gidiyorsun?"

"Arap Fars filolojisine; Arapça Farsça okutulan, Arap dili ve edebiyatı İran dili ve edebiyatı okutulan kısmına gidiyorum."

"Peki, şu cümleyi oku bakalım."

Bana eski yazı bir cümle yazdı; hareke yok, sadece harfler var, sesli harfler yok. Sesli harfleri olmadan şifre gibi Arapça bir ibareyi okumak kolay değildir. İleri insanlar okuyabilir de bir talebe için ağırdır. Ben de okudum, bana dua etti. "Maşaallah, Allah feyzini ilmini çok etsin." dedi.

Cümle şu:

İzâ kâne'l-ğurâbü delîle kavmin le-ye'tîhim ile'l-ardı ciyâf.

Şiir herhalde, çünkü mevzun, vezinli.

İzâ kâne'l-ğurâbü delîle kavmin. "Bir kavmin, bir topluluğun kralı karga olursa." Le-ye'tîhim ile'l-ardı ciyâf. "Onları cîfelerin olduğu, leşlerin olduğu yere götürür."

Gelin arkamdan.

Neden?

Karganın tabiatı leş yemek olduğundan kendisine tâbi olanları oraya götürür.

Onun için kargayı kılavuz edinen leşin yanına gider.

İnsan kime uyacak?

Allah'a uyacak.

Allah'a uymak nasıl olur?

Kur'an'a uymakla olur.

Kur'an'a uymak nasıl olur?

Resûlullah'a uymakla olur.

Resûlullah'a uymak nasıl olur?

Resûlullah'ın yolunda gidene uymakla olur. Kur'an'ın ehline, sünnetin ehline uymakla olur. Yoksa ilmi yok, takvası yok, karga tabiatlı, yediği lâşe olan insana uyulmaz ki.

Onun için her sözü dinlememek lazım, her kitabı okumamak lazım. Bizim fakülteden bir kardeşimiz asistanken Fransa'ya gitmişti. Orada bir sene kaldı. Papazlarla münakaşalar etmişler; dini münakaşalar. Bu müslüman, ilâhiyat fakültesinden; o papaz, Hıristiyan ilahiyatçısı. Münakaşa etmişler.

"Siz şu konularda yanılıyorsunuz, şu kitabı şu kitabı okuman lazım." demiş; bizim asistan arkadaş ona kitap tavsiye ediyor.

Demiş ki;

"Ben senin tavsiye ettiğin kitapları okumam."

"Niye?"

"Bizim papazlarımıza tavsiyemiz öyledir. Biz her kitabı okumayız. Hocamıza sorarız, üstatlarımıza sorarız -papazlar hocaları ya- bize hangi kitabı 'oku' derse onu okuruz, 'okuma' dediği kitabı okumayız."

Şimdi millet eline kaseti alıyor; "Bu kaseti dinleyin." Eline bir kitabı alıyor; "Bu kitabı okuyun."

Yahu, o kitabı kim yazdı biliyor musun? O adamın o konuyu ne derece bildiğini biliyor musun? Salahiyeti ne?

Anadolu'nun bir kasabasından, emekli bir öğretmen kalkmış, bunak bunak, "Kur'ân-ı Kerîm'in cümlelerine 'âyet' ismini vermek yanlıştır." demiş.

Geldiler bana; "Hocam, illallah, bir bunak öğretmen var; ne müftü dinliyor ne vaiz dinliyor ne hoca dinliyor ne kimseyi beğeniyor. Bir de kitap yazmış, şu kalınlıkta; her şeyi inkâr etmiş."

"Kitabı getirin bakalım." dedim.

Bir sayfasını açtım, bir ruh çağırmasından bahsediyor. Ondan sonra râfızî fikirler ileri sürüyor, bir felsefe tarafına atıyor. Hepsi de yarım yamalak, hiçbirisi tam değil. Anlattığı şeyler hep yalan yanlış, cümleleri bozuk. Ondan sonra kendi fikrini ispat etmek için âyetler göstermiş ama âyetlerin yarısını göstermiş öbür yarısını göstermemiş.

Bu kitap okunmaz! Bu adam kâbil-i kitap bile değil, kâbil-i telif-i kitap bile değil, kitap yazmaya kabiliyetli adam değil, kabil-i hitap değil, laf anlayan adam değil.

Sen bu adamın kitabını ne okuyorsun? Deli saçması, bunak saçması! Hani koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler, salahiyetli olur, derler. Taşrada bir emekli ilkokul öğretmeni, etraftakilere;"Ben çok iyi bilirim." filan diye Azrail kesiliyor. Çenesi kuvvetli olduğu için kimse de bir şey söyleyemiyor.

Onun için herkesin sözü dinlenmez, her kitap okunmaz, her bant dinlenmez, gönlüne bir zehir akıtır ömür boyu temizleyemezsin. Okuyacaksan hak kitabı oku. Dinleyeceksen hak sözü dinle, alimin sözünü dinle, konuyu bilenin sözünü dinle.

Ve'btiğâe te'vîlih. "Fitne çıkarmak için, yorum yapmak için Allah'ın o esrarlı âyetlerine sarılırlar." Ve mâ ya'lemü te'vîlehû illallâh. "Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'in esrarını Allah'tan başka kim bilir?"

Kimse bilmez.

Kur'ân-ı Kerîm'in esrarını Allah'tan başka kim bilir?

Kimse bilmez.

Onun için orada, yukarda mim harfi vardır.

Ve mâ ya'lemü te'vîlehû illallâh'dan sonra mim durağı var. Bak burada duracaksın, burada mutlaka durman gerekiyor, burada durmazsan mâna bozulur!

Ve ma ya'lemü te'vîlehû illallâh.

Sen Allah'ın kelamına kendi fikrini nasıl karıştırırsın? Tevilini Allah'tan gayrısı bilmez ki.

Peki tefsir kitapları nasıl yazılmış?

Resûlullah'tan öğrenmişler, ondan gelen rivayetlerle yapmışlar, sahabeden gelen rivayetleri toplamışlar.

Ve'r-râsihûne fi'l-ilm. "İlimde rüsuh sahibi olan insanlar; sağlam, yetenekli, sağlam basan, dengeli olan insanlar."

Onlar edeplidir, alim insan edepli olur.

Yekûlûne âmennâ bihî küllün min indi Rabbinâ. "Biz Kur'an'a inandık, hepsi Rabbimiz'in indindendir. Bir kısmını anlayabiliyoruz. Bir kısmı esrarlıdır, anlayamıyoruz; kabul" derler, anlayamadıklarını da kabul eden insanlardır.

Mü'minin bir vasfı bu. Mü'min gayba iman etmekle övülüyor:

Elif lâm mîm. Zâlike'l-kitâbü lâ raybe fîhi hüden li'l-müttekîn. Ellezîne yü'minûne bi'l-ğaybi…

Bak mü'mini nasıl methediyor? Biz gaybe inanıyoruz. Bu bizim bir güzel vasfımız.

Âhirete inanıyoruz.

Âhiret oldu mu olmadı? Niye şimdiden inanıyoruz?

O zaman inansan iş işten geçer de ondan. Kabak başına patlar iş işten geçer de ondan. Önceden gözünü açacaksın, âhirette her şey olup bittikten sonra iş işten geçer. Hatta ölüm geldikten sonra iş işten geçer. Perde kalkdı mı gözünden, iş işten geçer.

"İnandım!"

Geçmiş ola, hayat bitti! Gözünden perde kaldırıldı mı "inandım" olmaz!

Yekûlûne âmennâ bihî küllün min indi Rabbinâ.

Edepli alimler böyle der.

Muhterem kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz'in zamanındaki alimler, Kur'ân-ı Kerîm'in bahsettiği bu âlimler üniversitelerde mi okumuş? Bunlar nasıl alim?

Peygamber Efendimiz;

"Bir insanın sözü doğru mu, dili kalbi dürüst mü, temiz mi, ahlâkı muntazam mı? İşte ilimde rüsûh sahibi budur." diyor.

Çünkü ilmi insana Allah celle celalühû verir, muhterem kardeşlerim! Allah bir insana ilim nuru verirse gerçekleri görür, ilim nuru vermezse oryantalist olur. Ömrü boyunca üniversitede profesörlük yapar; Berlin üniversitesinde, Zürih üniversitesinde, Londra üniversitesinde, New York üniversitesinde, Yeğin üniversitesinde profesörlük yapar; âyet okur, hadis okur ama kâfir göçer.

Neden?

İlmi Allah veriyor da ondan. Allah vermeyince anlayamaz da ondan. Hidayete erdirmiyor işte. Zindanda dolaşıyor dolaşıyor, çıkış kapısını bulamıyor. Küfür zindanından şirk zindanından çıkamaz.

Onun için asıl alim ahiretini kurtarabilendir, Allah'ın rızasını kazanmayı bilendir. Yoksa diploması olan değildir, kitap yazan değildir.

Hatta İslâm'ın bazı büyük âlimleri vardır, ümmîdir, okuma yazma bilmez. Öyle âlimlerden bahsediliyor. Mesela;

"Ümmi mürşidi Abdulaziz ed-Debbağ hazretlerine gittim, birçok mesele sordum, hepsini ilme uygun olarak cevaplandırdı. diyor. "Hadisler soruyordum; şu hadis Peygamber Efendimiz'in hadisi midir? Evet Peygamber Efendimiz'in hadisidir. Şu söz Peygamber Efendimiz'in hadisi midir? Hayır, o Peygamber Efendimiz'in hadisi değildir. İmtihan etmek için karıştırıyordum; yarısı hadis olan bir söz alıyordum, öbür yarısını da kendim ekleyerek bir cümle kuruyordum; bu Peygamber Efendimiz'in hadisi midir? Şuraya kadar Peygamber Efendimiz'in hadisidir, ondan sonrası hadis değildir."

Sübhânallah! Ümmî.

"Bunu nasıl biliyordun?" diyor.

Bütün kitaplarda, hadis şerhlerinde, koca koca tozlu kalın ciltli kitaplarda yazılan bilgileri söylüyor. "Nasıl biliyordun?" diyor.

"Evladım!" diyor, "Sen hadîs-i şerîfi söylerken ağzından bir güzel yeşil nur çıkıyor, hadis olmayan söz söylendiği zaman o nur çıkmıyor; ondan anlıyorum."

Bak Allah anlatınca nasıl anlatıyor.

Bir başka ârif kimse demiş ki;

Emseytü kürdiyyen asbahtü arabiyyen. "Bir gece, akşamleyin Allah'ın ümmi bir Kürt kulu olarak yattım, -hiçbir şey bilmeyen okuma yazma bilmeyen- sabahleyin sanki Arabım, sanki Arabistan'da yetişmişim gibi bülbül gibi Arapça konuşan, din ilmini bilen bir insan olarak kalktım."

Nasıl oldu?

Bu kadar ilim, bu kadar kısa zamanda insanın beynine nasıl girer?

Nasıl bir kaseti, video çekme makinesine takıyorsun da düğmesine bastığın zaman kısa bir zaman içinde o kadar videoyu bu tarafa hızlı bir şekilde nasıl çekiyor?

Allah kâdir değil mi; o bilgileri onun gönlüne, onun kalbine ikram edebiliyor, yazabiliyor.

Ve'r-râsihûne fi'l-ilmi yekûlûne âmennâ bihî küllün min indi Rabbinâ.

Alimler haddini bilir; "Bildiğimizi biliriz, bilemediğimize tâbi oluruz. Yine severiz. Allah'ın kitabının esrarıdır; onu da kabul ederiz." derler.

İşte "alim" dediğimiz insan da "takvâ sahibi insan" demektir, "Allah'ın nur verdiği insan" demektir; "diplomalı insan" demek değildir.

Unvanlı büyük yazar, büyük gazeteci, büyük müellif; pek çok kitap yazmış, ansiklopedi neşretmiş… Hiç kıymeti yok! Mühim olan Allah'ın nur vermesi. Nur vermezse göremez, göremediği zaman bilemez. Yunus Emre bilir, o bilemez. Oduncu Yunus Emre bilir, ötekisi bilemez.

Ve mâ yezzekkerü illâ ülü'l-elbâb. "Öğütlerden, nasihatlerden ancak gönül erbabı istifade eder, uyanır, anlatılan şeylerden hisseyi kapar, ancak gönül sahibi insanlar uyanır." diyor âyet-i kerîme.

Ve mâ yezzekkerü, yetezekkerü demek. "Öğütten istifade edip gereğini anlayıp yapacak duruma gelmek, öğüdü tutmak, nasihatten anlamak ve nasihati kabul etmek."

Ancak gönül erbabı, ulû'l-elbâb gönül sahibi anlar. İnsanın gönlü olmazsa ülâike ke'l-en'âmi bel hüm edall, "Gönlü olmazsa hayvan gibidir, hayvandan da aşağıdır."

"Kalbi var."

Tavukta da var. Tavukta da kalp var; tavuk ciğeri var, tavuk yüreği var. Manda da var, seninkinden daha büyük; nah bu kadar manda yüreği.

Olmaz!

Ölüde de var. Lüb olacak, öz olacak, irfan olacak; işte mühim olan o. Ancak onlar istifade ederler, geride kalanlar istifade etmezler.

Sayfa Başı