M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 561.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemin

Nahmeduhû bi-cemîi mehamîdih lehü'l-hamdü kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.

es-Salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Senedinâ ve mededinâ Muhammedini'l Mustafe'l emîn ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma bâ'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyû seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Kâne yekrahü ref'a's-savti 'inde'l-kitâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin, selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünya ve âhirette üzerinize olsun. Rabbimiz iki cihanda saadete, selamete cümlenizi nail eylesin, cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek şemailini, âdetlerini, itiyatlarını, özelliklerini, sevdiklerini, sevmediği şeyleri, hayatından sahneleri anlatan kısımları bitirmek üzeriyiz.

Râmûzü'l-ehâdîs kitabımız 562. sayfada kitap tamam olmuş oluyor. Kur'ân-ı Kerîm'in hatmi gibi sonuna gelince, tekrar başına geçeceğiz, hadîs-i şerîfleri okumaya başlayacağız. İnşaallah bu sefer daha kuvvetli başlarız, her dersi yaptıktan sonra hadîs-i şerîfleri dergilerimizde basarız, inşaallah ilave olarak veririz de sizin de elinizde bulunmuş olur. Allah malî imkân verirse öyle yaparız.

Kâne yekrahü ref'a's-savti 'inde'l-kitâl.

Ebû Musa el-Eş'ârî radıyallahu anh'ın rivayet ettiği, alimlerin "hasen hadis" diye bildirdikleri rivayete göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri savaş sırasında bağırmayı, ses yükseltmeyi sevmezdi. Arapça'da;

Yekrahu; "kerih görürdü, nahoş görürdü, iyi bir şey değildi diye düşünür, beğenmezdi" demek.

Kıtâl; "savaşmak" demek.

Katele; "öldürmek" demek.

Mukâtale: İki tarafın karşılıklı geçip birbirlerini öldürme mücadelesi yapması, birbirlerini öldürmeye girişmesi. Biz buna savaşmak diyoruz. Bizim Türkçemiz'de savmaktan gelmiş:

"O adam öteki adamı başından savdı."

Savaşmak; o onu savmağa, o onu savmaya çalışıyor. Mukâtele; o onu öldürmeye, oda onu öldürmeye çalışıyor. Burada savaşın mânasını biraz daha güzel ifade ediyor: Savuşturmak başka, öldürmek başka!

Kıtâl: Savaşmak, kılıçları ele alıp birbirlerine girişmek, vuruşmak. Kim kimi öldürecek, sağ kalan kalır, ölen ölür; bu mücadele...

Arapça'nın çok kelimesi var, hepsinin ince ince mânası var. Cihat kelimesi var, o da cehd etmek kökünden geliyor:

"Hadi çalış biraz daha, biraz daha cehd et, az bir yolumuz kaldı, yoruldun ama köye biraz daha yaklaştık, yokuşa tırmanıyoruz…"

Cehdetmek; Gayret sarf etmek.

Cihat: Karşılıklı gayret sarf etmek demek.

Bir müslümanın, Müslümanlığı yaşamak, yaşatmak için cehdetmesi. İslâm düşmanlığının, İslâm'ı yok etmek için cehdi, gayreti var; bu ikisinin karşılıklı gelmesine cihat diyoruz.

Onun için cihat sözü, kıtâl sözünden çok daha geniş bir sözdür.

Herkes cihadı "savaşmak" sanıyor. Hâlbuki cihat; İslâm'ın hâkim olması, yaşanması ahkâmının icrâ edilmesi için yapılan her çeşit şey demektir.

Nefsiyle uğraşmak da cihattır.

Neden?

Çünkü nefsi de insanı engelliyor.

"Yat aşağı, sabah namazına kalkma; boş ver, şu orucu tutma; boş ver, paran sıcacık cebinde kalsın, verme şu hayrı sadakayı…"

Nefsi karşısına çıkıyor, nefis sana İslâm'ın emrini yaptırtmamaya çalışıyor, cehd sarf ediyor. Sen de bastıracaksın; "Sus, seni dinlemem ben, sen benim içimdeki düşmanımsın! Ben sana rağmen, sen istemesen de bu ibadeti yapacağım, bu hayrı yapacağım…"

Sen de bir terliyorsun.

İnsanın içinden gelen arzuları yenmesi kolay değil! Çok insan arzularının, nefsinin esiridir. Birçok kimse nefsini yenemez. Hele nefis diye bir şey olduğundan haberdar bile değil, şu bizim dışımızdaki insanların bir şeyden haberi yok, hâlbuki insanın içinde nefsi var. Peygamber Efendimiz;

Adâ 'aduvvuke nefsuke'llêtî beyne cenbeyke. "Senin en büyük düşmanın şu içindeki nefsindir!" diyor.

Neden?

Başkası seni kandırmaya çalışsa düşmanın olduğunu bilirsin. Ama içinden bir duygu geliyor:

"Neden böyle yapıyorsun?"

"Keyfim böyle istedi, canım böyle istedi."

Şeytan öyle istettiriyor, nefsin sana bunu yaptırtıyor. Onu anlamak lazım.

Demek ki cihat nefisle olur, cihat şeytanla, cihat daha başka şekillerle olur. İlla silah alıp çarpışmakla olmaz; mektep medrese açmakla olur, dergi çıkartmakla olur, talebe yetiştirmekle olur, İslâm'ı sağa sola söylemekle olur… Çok geniş bir kelime!

Vellezîne câhedû fî nâ leyehdiyennehüm sübülenâ.

Bizim uğrumuzda cehde sarf eden, gayret sarf eden, her türlü güçlükleri yenmek için uğraşa uğraşa İslâm'ı tutup kaldırmaya çalışanlar. Merhum Mehmet Akif'in;

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırım

"Çiğnenirim ama durmam, yine de ne yapıp yapıp hakkı kaldırırım!" dediği gibi.

Kıtâl; savaşmaktır, düşmanla karşı karşıya gelip silahlar elde, o onu o onu öldürmeye çalışması demek. Tabii bu da çok zor. Bu da cihadın en uç noktası, bir çeşidi oluyor.

İnsan savaşmadan önce tebliğ eder, ikaz eder, talim eder, terbiye etmeye çalışır, anlatmaya, sevdirmeye çalışır. Karşısındaki inatçı; inat eder, etmez, hainlik yapar, çelme takar, söz verir, sözünden döner, arkadan hançerlemeye çalışır, saldırır. O zaman bıçak kemiğe dayandı, o zaman silahlar konuşur, silahların konuşmasından önce yapılacak çok işler vardır. En önemlisi irşattır.

Müslümanların yapacağı faaliyetlerin en önemlisi irşattır. Ola ki en azılı insan bile tatlı tatlı anlatırsan Hakkı anlayıp İslâm'a girebilir, mümkün. Tatlı tatlı anlatırsan muhalif insan ikna olabilir.

Önce ikna etmek, sulh yoluyla halletmek varken kafasını kesmeye ne lüzum var! Kur'ân-ı Kerîm;

Ve's-sulhu hayrun. buyuruyor. Sulh daha hayırlı, sulh ile uzlaşma ile hâlletmek varken illa savaşmaya, kavgaya götürmek gerekmiyor. [Savaş] son çare olmuş oluyor, işte böyle mânalar ince ince. Kelimelerin her birisinin geniş izahları var.

Silahlar konuştuğu, kılıçlar, kalkanlar, mızraklar çarpıştığı sırada insanlar heyecanlanıyor, bağırıyor çağırıyorlar. Bağırmayı çağırmayı sevmezdi. Bir de o zamanın usullerine göre savaşlarda adam çıkardı, nara atardı: "Var mı bana yan bakan?.. Asarım, keserim, ben şu kadar adamı yere çalmışım, şöyle pehlivanım…" diye övünmek vardı, bu övünmek de güzel değil!

Bir keresinde sahabeden bir zât Resûlullah Efendimiz'den müsaade istedi, savaş meydanına doğru hindi gibi kabararak, edalı çalımlı bir yürüdü. Peygamber Efendimiz dedi ki;

"Bu öyle bir yürüyüştür ki Allah, savaştan başka bir zamanda böyle yürüyen insanı sevmez! Ama burada düşmana karşı savaş [var], affeder de başka zaman kibirdir, kendini beğenmeyi ifade ediyor!"

Orada öyle söyledi. Demek ki Peygamber Efendimiz savaşta övünmek, kendini beğenmek, kibirlenmek gibi sebeplerle olduğundan yüksek sesle bağrışmayı, sevmiyormuş, hoş görmüyormuş, nahoş görüyormuş.

Bir de râvi diyor ki;

es-Sâkitu ehyebu ve's-samtu er'abu. "Susan insan daha heybetlidir."

Adam sakin sakin duruyorsa; "Acaba niye sakin duruyor?.." diye bayağı bir tedirgin eder. Sonra konuşmadığı, ses çıkartmadığı zaman karşı tarafa daha büyük korku verir daha büyük tesiri olur diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sevmezmiş. Hz. Ali Efendimiz de yaptığı savaşlarda ses çıkartmamalarını tavsiye edermiş, belki bunun başka faydaları da vardır. Sessiz sedasız işini bitirirsin, savaşı kazanırsın; daha başkaları farkına varmadan işler olur biter.

Bizim Osmanlı ordusunu anlatan bazı rivayetleri hatırlattı. Avrupalı yazarlar, seyyahlar Kanuni zamanında gelmiş. Osmanlı ordusunu methediyor. Bizim diyarlarımızı, bizim ordularımızı görmüş olan bir tanesi var:

"Bu orduyu kim yenebilir? Bir ovada toplandığı zaman mızrakları orman gibi, kendileri deryanın dalgaları gibi, bu ordunun karşısında kim durabiliyor?!.." diyor, ödü patlıyor. "Sonra bu ordu öyle disiplinlidir ki yüzbinlerce kişi bir yerden bir yere geçer, ses çıkmaz. Bizimkiler gürültü patırtı, şamata yaparlar. Bu ordu sessizce, bulut gibi gider düşmanın üstüne kartal gibi yığılır!" diye methedilmiş.

Demek ki Efendimiz bağırmayı, övünmeyi sevmiyormuş; Allah yolunda, Allah rızası için heybetli bir tarzda savaşmayı tercih ediyormuş, bu rivayetten onu anlamış oluyoruz.

Kâne yekrehu en yürâ el-hâtemü.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz -iki omuzu arasındakeklik yumurtası büyüklüğündeki- peygamberlik mührünün görülmesinden hoşlanmazdı."

Peygamber Efendimiz'in hizmetinde bulunan İbn Amr Hâdimü'n-Nebiyy radıyallahu anh rivayet etmiş:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in iki omzu arasında keklik yumurtası büyüklüğünde bir ben vardı, bu ben hâtemü'n-nübüvvet, "peygamberlik mührü" diye adlandırılıyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu mühr-ü nübüvvetin görülmesinden hoşlanmazdı.

"Neden hoşlanmazdı?" denilirse rivayette deniliyor ki;

Hüve eşeddü hayâen mine'l-azrâi fî "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, çadırında duran evlenmemiş bir kızcağızdan daha hayâlıydı, o kadar hayâ sahibiydi."

Sırtının açılması filan lazım ki görülsün. Onun için hayâsından dolayı görünmesini sevmezdi ama bazı kereler kendisi açmış.

Biliyoruz ki Selmânü'l-Fârisî'nin radıyallahu anh uzun bir macerası var: Bir mecusi ağasının oğluyken ateşe tapmamış. Çok maceraları var, diyar diyar gezmiş. Büyük din alimlerinin yanlarında dolaşmış, birisi vefat edince ötekisinin yanına, ötekisi vefat edince berikisinin yanına [gitmiş].

"Siz vefat ediyorsunuz, bundan sonra dünyaya meyil etmeyen âhirete rağbet eden rahip kim var, kimin yanına gidiyim?" diye sordukça; "Filanca zât var, oraya git..." diye muhtelif yerlere gitmiş.

Hatta Bursa Ovası'nın karşısında, Çağlayan Köyü'nün karşısında çatal bir tepe var; o tepede de mağarası varmış. Orada bir alimin, rahibin yanında bulunmuş. Orada da işi bittikten sonra Suriye taraflarına gitmiş. Orada en son hizmet ettiği kişi vefat ederken; "Artık âhir zaman peygamberinin çıkması yakındır, o da Hicaz tarafından çıkacak, o taraflara doğru gidersen onun hizmetine girmen nasip olursa ne mutlu olur sana!" diye teşvik etmişler de Selmânü'l-Fârisî bu kadar diyar diyar gezdikten sonra, o kadar alimlere, âbidlere hizmet ettikten sonra Medine'ye gelmiş, macera, Allah'ın takdiri onu oraya sürüklemiş.

Medine'ye geldikten sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zuhur eylemiş. Eski kitaplarda Şöyle olacak, böyle olacak…" diye Peygamber Efendimiz'in alametleri yazılmıştır. Hristiyanların kitaplarında yazılı, yahudilerin kitaplarında yazılı, daha başka eski peygamberlerinin getirmiş olduğu dinler, bozulmuş olsa bile onların kitaplarında yazılı. Saff sûresinde ve Fetih sûresinde âyet-i kerîmelerde bildiriliyor ki Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'in vasıflarını eski kitaplarda o ümmetlere de bildirmiş. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleriyle bu sabit. Allah bildiriyor ki Peygamber Efendimiz'in vasıfları eski Tevrat'da da var, İncil'de de var.

Ben İngilizce kitap okumuştum, okuduğum İngilizce kitapta Pakistanlı alim incelemiş: Eski İran dinlerinin din kitaplarında da bizim Peygamberimiz'in geleceğine dair, bizim peygamberimizi anlatan kısımlar var. Fotoğraflarını çekmişler, tercümelerini koymuşlar. Pehlevice. Hindistan çok karışık diyar, oralarda da demek ki peygamberler gelmiş geçmiş, çok eski kitaplarında; "Bir âhir zaman peygamberi gelecek, vasıfları şöyle olacak böyle olacak…" diye bildiren kısımlar var, onun da fotoğrafını almış. Altına tercümesini koymuş.

Allahu Teâlâ hazretleri her peygamberin ümmetine âhir zaman Peygamberi gelirse size tabii olan insanların torunları, çocukları, onun zamanına yetişirse;

Le tu'minünne bihî ve le tensurunnehû. "Ona inanacaksınız ona yardımcı olacaksınız." diye her ümmete tavsiye etmiş, emretmiş.

Peygamber Efendimiz gelmezden önce Yahudiler, Araplar'a tehditte bulunurlarmış. Bizim kitaplarımızda yazıyor ki; "Âhir zaman Peygamberi gelecek, bu diyarlarda küfrü silecek, mahvedecek, müşrikleri kahredecek. Hele o gelsin, siz görürsünüz!.." derlermiş. Böyle bir kimsenin gelmesini beklerlermiş, Hz. İbrahim'in soyundan gelecek diye bildiklerinden kendi aralarından çıkacak sanırlarmış. Hâlbuki Araplar da Hz. İbrahim soyundan; orasını tahmin edememişler, Araplar'ın içinden çıkacağını tahmin etmiyorlar da yahudilerin içinden çıkacağını tahmin ederek "Hele o gelsin de siz görürsünüz!" diye bekliyorlarmış. Hristiyanlarda da bu böyle.

Dinlerin tarihini incelemekte çok fayda var, müslümanın her şeyi bilmesi lazım!

Muhterem kardeşlerim!

Çok büyük bir papaz vardı, çok iyi yetişmiş, Abdulmesih Davud isminde. Bu zât papazken yüksek tahsil yapmışken, teoloji, ilâhiyat doktorası yapmışkenmüslüman olmuş, Abdülehad ismini almış.

Ne ismini almış?

Abdulehad; "tek olan, ehad olan" ismini almış.

Niye Abdullah dememiş, niye Abdüllatif dememiş, niye Abdulgafûr dememiş de Abdülehad ismini seçmiş?

Hristiyanlar üç diyorlar da ondan! Onlara karşı olsun diye Abdulehad Davut ismini almış. O tabii Süryanice biliyor, İbranice biliyor, Yunanca biliyor, Latince biliyor, Roma'da tahsil yapmış, İngiltere'de doktora yapmış, Arapça, Farsça biliyor, derya gibi bir adam. İncil ve Kur'an üzerine kitap yazmış. Eski harflerle basılmış, onları yeni harflerle tekrar basmak lazım.

"İncil; 'müjde' demektir." diyor.

Niye müjde denmiş?

"Hz. İsa'nın asıl işi, vazifesi Peygamber Efendimiz'i müjdelemekti, onun için Kitabın adı da İncil, 'Evangelus, Müjde' diyor. 'Bir Peygamber gelecek!' diye onun müjdesiydi, onun gezdiği yerlerde söylediği şeyler çoğunlukla; Âhir zaman Peygamberi gelecek insanların, en şereflisidir, ona tabii olun diye vaaz etmekten ibaretti!" diye papaz söylüyor. Sonradan gerçekleri görmüş, müslüman olmuş. Kur'ân-ı Kerîm'den misal:

Ve iz kâle 'îsâ'bnu meryeme yâ benî isrâ'île innî rasûlullâhi ileyküm musaddikan limâ beyne yedeyye mine't-tevrâtihî ve mübeşşiran bi-rasûlin ye'tî min ba'di'smuhû 'ahmed. "Ey Benî İsrail! Ben Tevrat'ı tasdik edici bir peygamberim. Tevrat da hak bir kitaptır ama Allah şimdi size beni gönderdi. Musa Peygamber de haktır, Tevrat da haktır ama Allah beni Peygamber gönderdi. Benden sonra bir Peygamber gelecek, benim vazifem size onu müjdelemek. İlerde gelecek bir peygamberi müjdelemek, benim vazifem. Peygamberin adı da Ahmed olacak!" diye adıyla söylemiş. Fetih sûretinin son âyetinde;

Bismillâhirrahmânirrahîm

Muhammedün Resûlullah vellezîne me'ahû eşiddâ'u 'alâ'l-kuffâri ruhamâ'u beynehüm terâhüm rukke'an sücceden yebteğûne fadlen mine'llâhi ve ridvânen sîmâhüm fî vücûhihim min eseri's-sücûd zâlike meselehüm fî't-tevrâh…

Anlatılan Ümmet-i Muhammed, Tevrat'ta anlatılışları böyle.

Ve meselehum fî'l-incîli ke zer'in ahrace şat'ahû. "İncil'de de şöyle anlatılıyor." diye Tevrat'ta İncil'de bizim Peygamberimiz ve bizim ümmetimizin anlatıldığını âyet-i kerîme bildiriyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

"Boyu böyle olacak, şekli böyle olacak, iki omuzu arasında bir ben olacak. Huyları şöyle olacak; sadaka kabul etmez, hediye kabul eder…" diye evsafı yazıldığı için Selmânü'l-Fârisî Peygamber Efendimiz'i ilk görmeye gittiği zaman bir tabak hurma götürmüş. Sadakadır, diye takdim etmiş. Peygamber Efendimiz de yanındaki fukaraya "Buyurun, yeyin." Kendisi yememiş. Eski kitaplarda yazıldığı gibi bu zât sadaka denince yememiş. Sonra hediye denilince kendisi yemiş, etrafındakilere ikram etmiş, hediye deyince yiyor.

Bir de biraz omuzu açılsa acaba görebilir miyim diye Peygamber Efendimiz'in arkasını dolanırmış. Tabii elbise biçmek terzinin işi, dikiş işi, iplik işi; o zaman o kolaylıklar yok. Üstte bir örtü, alta bir örtü, hacca gittiği zaman insanların olduğu gibi. Peygamber Efendimiz örtüsünü üstünden, omuzundan kaydırıvermiş; onun o maksadını, nübüvvet nuruyla, gözüyle biliyor. Omuzunu kaydırıvermiş, arkasından mühr-ü nübüvvet meydana çıkıvermiş. Selmânü'l-Fârisî öyle müslüman oluyor, tam aradığı zatı buldu diye öyle müslüman olmuş.

Peygamber Efendimiz arkasında mührü olan bir mübarek zattır. Pek görünmesini, açılmasını sevmezmiş.

Herkes görmek ister:

"Yâ Resûlallah, ben de göreyim."

"Müsaade buyur ya Resûlullah ben de öpeyim…"

Ama hoşlanmıyor, sevmiyormuş.

Kâne yekrehu en yeta'a ehadün 'akibehû ve lâkin yemînün ve şimâlün.

Amr b. Âs radıyallahu anh'ten "hasen" olarak rivayet edilmiştir.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz insanların, hemen topuğunun peşi sıra arkasından gelmesini sevmez. İnsanlar arkasından takılmış geliyor. Sevmez. Sağında solunda olmasını severdi."

Kendisi bir topluluğun en önünde gidecek, arkasından tin tin ötekiler gelecek; böyle sevmezdi. Ortada bulunmayı severdi hatta kendisinin önünde bazı insanların olmasını severdi. En önde gitmeyi tevazuu itibarıyla Ahlâk-ı Muhammediye'si dolayısıyla sevmezdi, tevazuundan dolayı bu hâl hoşuna gitmezdi. Tabii çeşit çeşit hikmetler de vardır; şeriatın âdabı böyle, bizim bildiğimiz bilmediğimiz faydaları da vardır.

Başımızın tacı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tek başına önde gitse önce kapıyı o mu açsın, geriden gelenlere o mu hazırlasın; elbette önünden bazı kimselerin gitmesi lazım. Sonra bir şey karşısına çıksa ilk önce o mu göğüslesin, elbette başkalarının göğüslemesi lazım! Onun ilk planda, en önde olmaması uygundur. Bu gibi şartlara riayet etmek her bakımdan bize bir âdâbtır. Ona göre hem tevazua hem tedbire hem ihtiyata hem korunmaya her bakımdan uygun olan bir tavır.

Kâne yekrehü'l-mesâile ve yeîbühâ fe izâ seelehâ ebû ruzeynin ecâbehû ve a'cebehû.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir huyu da çok soru sorulmasını sevmezdi.

"Yâ Resûllalah, şu nasıl, bu nasıl?.."

Halkın akıllısı var cahili var, usulüne uygun konuşmasını bilen var bilmeyen var; böyle olur olmaz fitne çıkartmaya sebep olacak, lüzumsuz bir takım konuların açılmasına sebep olacağı için bu iş tamamen açılıverirse... Onun için çok soru sorulmasından hoşlanmazdı ve bunu ayıplardı, ayıp görürdü. Demek ki büyüklerin yanında âdâb; çok soru sormak değil beklemek, o huzurda bulunmanın âdâbına riayet etmek!

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız da Ankara'ya gelmişti, bir eve gittik. Adam çok zengin. Oğlu da ihvânımız, kendisi de hürmet etti, davet etti. Davete icabet etmek lazım. İhvân, [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'a hürmet ediyor, boynunu bükmüş, ses çıkartmıyor, feyz alıyor. [Öteki] adam bu işlerden haberdar değil:

"Yahu ne susuyorsunuz, konuşsanızsa!"

Bana bakıyorlar, tebessüm ediyorlar.

Bu zâtın yanında olur olmaz konuşulmaz; "Konuş." denirse konuşulur, konuşulursa dinlenilir, susulursa sükûtundan ibret alınır. Yine biraz duruyor, adamın canı sıkılıyor:

"Ya ne susuyorsunuz, konuşsanıza mübarekler…"

Yine konuşmaya teşvik ediyor. Demek ki sükût etmeyi de bilmek lazım. Büyüklerimizden birisi;

"Bizim sükûtumuzdan ibret almayan konuşmamızdan hiç istifade edemez!" demiş.

Büyüklerin sükûtundan da ibret almak lazım.

Niye susuyor, ne sebeple susuyor?

Demek ki bunca derya gibi bilgisine rağmen susmak da lazım, her şeyi söylemek doğru değilmiş, filan diye insan ders çıkartmalı. Olur olmaz çok sormamalı, konuşmamalı. Efendimiz ayıplardı. Yalnız;

Fe izâ seelehâ ebû ruzeynin ecâbehû ve a'cebehû. "Ebû Ruzeyn Lakît b. Âmir isimli zât-ı muhterem sorduğu zaman onun sorusuna cevap verirmiş ve beğenirmiş."

Neden?

Çünkü edeple, gayet güzel edebe riayetle sorarmış. Sorduğu şey tam yerli yerince uygun olurmuş. Kalbini, saygısını tam ifade etmekte çok kontrol ederek sorarmış. Faydalı şeyleri sorarmış. Onun için Ebû Ruzeyn radıyallahu anh sorduğu zaman ondan hoşlanırmış ve tatlı tatlı cevap verirmiş. Büyükler;

Hüsnü's-suâli mine'l-ilim. "Güzel soru sormak alimin işidir, cahil güzel soru soramaz!" demişler.

Usturuplu soru sormak zor bir şeydir, kolay bir şey değildir. Ancak konuyu iyi bilen bir insan doğru düzgün soru sorabilir. Tam öğrenecek bir şeyi sorar hatta soru sorulan kişi beğenir de; "Aferin, iyi ki hatırlattın, bu konuyu söylemek de lazım geliyordu, Allah senden razı olsun…" filan der. Onun için sorunun soruluşuna iyice önem verilmeli, ölçmeli, biçmeli.

"Soruyum mu sormayayım mı, fitne çıkar mı çıkmaz mı, öteki dinleyenlerin aklı karışır mı karışmaz mı, imanlarına zarar gelir mi gelmez mi?.." diye düşünmeli.

"Şimdi ben şüpheli bir şey soracağım, öbür taraftaki zatın aklı fikri karmakarış karışacak. Onda da başka tereddütler başlayacak…"

Böyle şeyler tabii sorulmaz.

Onun için soru soracak insanın soruya çok dikkat etmesi lazım. Bayağı sorgunun sualin edebî var, onları bilmesi ve ona göre sorması gerekiyor. Kur'ân-ı Kerîm'de de buyuruluyor:

La tes'elû 'an eşyâ'e in tubde leküm tesu'küm. "Her şeyi paldır küldür sormayın; sonra sorunun cevabı verilirse bazen de pişman olursunuz, hoşunuza gitmez!"

Böyle sorular mesela nedir?

Bir keresinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki; "Ey Ümmet-i Muhammed, ey ashabım, ey müslümanlar! Allah size Beytullah'ı, Kâbe-i Müşerrefe'yi hac etmeyi farz kıldı. Bu bir vazifedir, İslâm'ın emirlerinden bir emirdir, boynunuza borç kılındı."

Efendimiz tebliğ etti, bildirdi.

Ve lillâhi ale'n-nâsi hiccu'l-beyti men'istetâ'a ileyhi sebîlâ.

Âyet-i kerîme var; İslâm'ın farzlarından, direklerinden birisi. Böyle deyince bir tanesi dedi ki;

Ekülli amin yâ Resûllalah. "Her sene mi hac edeceğiz ya Resûlullah? Her sene mi hac edeceğiz?.."

Resûlullah Efendimiz sustu cevap vermedi.

"Her sene mi hac edeceğiz?"

Peygamber Efendimiz yine sustu, sonra dedi ki;

"Evet, deseydim, her sene haccetmek boynumuza borç olurdu."

Resûlullah evet dedi mi yazılır. Allah onun ağzından çıkanı döndürtmez.

Her sene hac etmeye de kimin gücü yeter?

Yakın yerde olan var uzak yerde olan var, hastası var, ailevî meseleleri, çeşitli problemleri olan insanlar var.

"O soru yersizdi, ben size bir şey söylediğim zaman onun sağını solunu fazla karıştırıp sormayın. Sordukça iş çetrefilleşir, zorlaşır, şartlar ağırlaşır, yapamaz duruma gelirsiniz. Baş üstüne dersin, olur biter, gerisini kurcaladın mı senin üstüne, boynuna yük biner, zorlanma tarafları olur.

Onun için soruyu usulüyle sormak lazım veyahut sormamak lazım. Peygamber Efendimiz'in sahabesi zaten kendisine soru sormaya çekinirlerdi. Dışarıdan, taşralı, bedevilerden bir kimse gelirse onlar biraz serbest oluyor, usulü, edebi, erkânı bilmiyor:

"es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah." diyor. Efendimiz;

"Aleyküm selam." diyor. Patladak soruyor:

"Müslümanlık nedir?"

Öğrenecek, acele işi var, hemen kabilesine dönüp gidecek.

Sahâbe-i kirâm; âdâbı bildiklerinden, Efendimiz'e çok hürmet ve izzet ettiklerinden soramazdı da istifade etsek diye beklermiş. taşradan, işin âdâbını, inceliğini bilmeyen birisi gelse de, soru sorsa da biz de dinlesek, Dışarıdan gelen çekinmeden soruyor, işin inceliklerini bilmiyor. Onlardan istifa ederlermiş.

Hürmetlerinden Peygamber Efendimiz'in yüzüne bakamazlarmış. Camiye gelirmiş de herkesin başı önde, Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz bakarmış, Ömer el-Fâruk Efendimiz bakarmış. Tebessüm ederlermiş, o da onlara tebessüm buyururmuş; ötekiler bakamazmış.

Sahabeden bir zât-ı muhterem diyor ki;

"Resûlullah'a olan saygımdan dolayı yüzüne doya doya bakamadım."

Allahu Teâlâ hazretleri bizi her şeyi yerli yerince, hikmetli bir tarzda yapanlardan eylesin. Yersiz yurtsuz, zamansız, fitne çıkartıcı, lüzumsuz sorular sordurtmasın. Ama ilmimizi genişletmek, gerçekleri öğrenmek için tabii sorulacak!

Efendimiz, sorulmayı bazı hadîs-i şerîflerde teşvik bile etmiş:

"Sorun, Allah ecrinizi çok etsin. Soru soran da cevap veren de dinleyen de ecir kazanır. Ey Allah'ın kulları, sorun!" diye teşvik ettiği de var. Ama bu ne demek? Lüzumsuz, gerektiği kadar, gerektiği zaman âdâbına riayet ederek sorun, demek.

Tabii sorulacak, hiç soru sorulmadan olmaz. İslâm'da ayıp yok, günah yok, dinin inceliklerini öğrenecek.

"Hocam, evlilik konusunda bir soru soracağım ama soramıyorum." veyahut "İşlediğim bir günah var, bunun kefareti nasıl olacak, utanıyorum, soramıyorum…"

Böyle şey yok, İslâm'ı öğrenecek!

Peygamber Efendimiz'in mübarek zevcelerine, yaşlı yaşlı sahabiler gelirlerdi de;

"Utanıyoruz ey mü'minlerin annesi, şu hayız meselesi, gusül meselesi nasıldır?" diye soru sorarlardı. O da cevap verirdi.

Zaruri olduğu zaman öğrenmek için soru sorulur. Hep hikmetli olacak, dikkat edilecek, ölçülecek, biçilecek.

Kâne yekrehu enyü'haze min re'si't-taâm.

Râvileri güvenilir kimseler. "Hasen" rivayet, İmâm Suyûtî hadîsün hasen demiş:

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yemekte, yemeğin ta tepesinden alınmasını sevmezdi, hoşlanmazdı."

Min re'si't-taâm, "Yemeğin kafası, başı" demek ama tepesinden murad; herhâlde "ortası".

Tepsiyi düşünelim: Pilavı yığmışsın, tepesi demek ortası olur, ortasından alınmasını sevmezdi.

İnsana yakın olan kenarından almak serbest!

"Ben senin kenarından alacağım."

Öyle şey yok! Kendi önünden alacak, öbür taraftan değil. Kendisine yakın kenardan alacak, önüne gelenden yiyecek. En güzel parçayı görüp hop o tarafa doğru uzanmak hoşuna gitmezdi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bize öğrettiği edeplerden birisi de tabağın ortasından değil, kenarından almak. Bir de taama bereket ortasından iner, bereket mânevî bir şeydir. Peygamber Efendimiz'in bazen küçük bir kapla 60-70 kişi; bilmem daha fazla insanı doyurduğu olurdu, küçücük bir yemekle yüzlerce insanı doyurduğu olurdu.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh bir gün çok acıkmış, midesi kıvranıyor. Efendimiz anlamış, kendisine mâlum olmuş, sofrasına davet etmiş. Yemek yiyeceğiz filan derken;

"Hadi bakalım, meclisteki öteki kimseleri çağır." deyince [Ebû Hüreyre'nin] keyfi kaçıyor. Tam kendisi yiyecekti. Br sürü de insan, zaten yemek mahdut; "Ama hepsi yetti, herkes de doydu." diyor.

Bu nedir?

Sırdır. Esrarengiz bir şeydir.

Buna ne derler?

Bereket derler. Allah; iki kişiye yetecek taamı yetmiş kişiye, üç yüz kişiye yetirir! Nasıl oluyorsa taama bereket veriyor, yetiyor.

Mübareklerden bir tanesi [torbasına] Peygamber Efendimiz'in hurmalarından koymuş da o torbadan senelerce elini sokuyor, hurmayı yiyor: Hurmam bitmemiş! Bu torba küçücük bir şey. Kamyonla olsa insan yer yer, yine bitiriverir, biz bir yılda kaç fırın ekmek yiyoruz?!.. Bereket olunca!

Bir de ihvanımızdan biri anlatmıştı: [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'ın misafir salonu dolmuş. İhvan tıklım tıklım orada. Buna demiş ki: "Al şu şekeri ikram et." "Tabağa baktım küçücük, kalabalığa baktım bir yığın insan. Bu bunlara nasıl yetecek. 'Tut.' dedi diye bir taraftan tutmaya başladım. Dolaştırdım, herkes aldı, dalmışım farkında değilim. "Sonuna yaklaştım, kalabalık epeyce bitti. Birden aklıma geldi. Baktım, tabakta hâlâ ikram malzemesi duruyor. Kalabalık bitti. Bir tabağa baktım bir hocaefendiye baktım, bu kadar insan olduğu hâlde nasıl oldu da bitmedi?!.." [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız ona kaşlarını çatmış; "Sus, bu sırrı kimseye söyleme, faş etme!" gibilerden kaşlarını çattı, ben gözlerimi eğdim." diyor.

Bu nedir?

Berekettir.

Taamın bereketi ortasına iner!

Sen ortasından küt diye alırsan bereketin indiği yeri alıyorsun; o zaman da sofrada, tabakta, taamda bereket kalmıyor. Onun için herkesin önünden almasını tavsiye edermiş. Ama kendisine meyve getirildiği zaman bir âdeti var: Meyveden, tabağın içinden seçme yapardı, kendisine meyve getirildiği zaman hamı vardır, olgunu vardır; o serbest. Meyvede öyle bir hususiyet var.

Kâne yekrahu en ye'kule't-ta'âme hattâ tezhebe fevratü duhânihî.

"Hasen" rivayet.

Peygamber sallallahu aleyhi ve selem yemeği dumanının aşırı sıcaklığı gitmedikçe yemeyi hoşlanmazdı. Aşırı sıcaklığı gitmeyince biraz soğumayınca sıcak sıcak yemeyi sevmezdi."

Bazısı çorbaya bir kaşık atıyor, ağzı yanıyor, derisi kavruluyor.

Niye böyle yiyorsun?

Peygamber Efendimiz biraz serinletmeyi tercih ederdi. Dumanının iyice, şiddeti [devam derken] buram buram dumanı tüterken değil, birazcık sıcak geçtikten sonra severdi.

"Soğutarak yemek bereketin artmasına sebeptir." diye hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir. Serinleterek yenildiği zaman sıcaktan daha bereketli olduğunu, daha iyi olduğunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bildirmişlerdir.

Kâne yekrahü'l-'atsete'ş-şedîdete fî'l-mescidi.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten hasen bir rivayet:

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri mescitte şiddetli hapşırmayı hoş görmezdi."

Bazı insanlar vardır; hapşırdığı zaman tavan havaya kaldıracak gibi olur, hapşırdı mı yer gök inler. Özellikle mescitte yüksek sesle hapşırmayı hoş görmezdi çünkü şiddetli esneme, şiddetli hapşırma şeytandandır. Sakin olacak; elini kapayacak, mendilini koyacak, buna dikkat edecek.

Kâne yekrahu en yere'l-mer'ete leyse fî yedihâ esere hinâ'in ev esere hıdâbin.

Hz. Âişe anamız radıyallahu anhâ rivayet etmiş:

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir kadının elinde kınadan bir boyama olmadığını görürse hoşlanmazdı."

Kınalanmasını tavsiye etmiş oluyor, teşvik etmiş oluyor. Hınna dediğimiz şey kınadır, boyama malzemesidir. Hıdad da yine boya malzemesidir ama başka maddelerdendir, siyah, kırmızı vs. renktir. Kına maddesinden olsun, başka maddelerden olsun; elleri boyalı olmadığı zaman beğenmezdi, uygun görmezdi, kınalanmasını tavsiye ederdi.

Kınanın faydası vardı: Bir kere ayaklarda naylon giymekten vs. mantar hastalığı oluyor, ona dahi çok faydası olduğu söyleniyor. Cildi kuvvetlendiriyor, mikropları öldürücü özelliği var, dezenfektan özelliği var, ayrıca kırmızı, güzel güzel bir süs ve ziynet vasıtası oluyor. Şairin;

Ak elleri boğum boğum kınalı

dediği gibi bir ziynet oluyor.

İslâm'da bu var; kadınların kendi aralarında bir süs ve ziynet meselesi olarak kınalama meselesi var.

Gâvur diyarından âdet olarak gelmiş oje var; sürdüğün zaman tırnağın üstüne bir tabaka geliyor, abdest olmuyor, gusül olmuyor. Kırmızı kırmızı kedi, çaylak tırnağı gibi, bir de üstünü boyuyorlar. Uzatmak da fena, yanlış, mikroplu, tıbben de doğru değil. Biz tırnakları keseriz, biz müslümanlar tırnakları uzatmayız. Bazısı son parmağının tırnağını uzatıyor, bir yerde kullanacak demek ki ama öyle olmaz. Biz tırnakları keseriz, hiç altında kir bıraktırmayız, tertemiz yıkarız.

Avrupa'da bu işi galiba yavaş yavaş anlıyor: Elleri yıkamakla sadece sabunlanmak yok, lavaboya bir de küçük fırça koyuyorlar. Tırnaklarını bir de fırçalıyor ki el girmeyen yerlerini, oradaki birikintileri de çıkartmak mümkün olsun. Hiç mikrop kalmıyor.

Demek ki uzatmak, altına mikrop ve pislik gelmesine sebep olduğundan; bir de üstünü bir boya tabakası, jelatin tabakası kapladığı için abdest de olmadığından oje doğru değil. Kadınlar ille bir şey yapacaksa kınalasın. Hem mikropları öldürür hem alerjik olmaz, hem mantar vs. olmaz hem de süs olur. İslâmî şeyler güzel!

Mesela diş fırçası misvak… O zamanın imkânlarıyla misvak kullanılmış ama misvakın içinde öyle malzeme, öyle maddeler var ki antiseptik! Hakiki bir misvağı bir alsanız acı acı, baharatlıdır; o mikropları öldürüyor. Misvak yutulsa bile mideye faydası var ama diş fırçasının [fırça kıllarını] kırılıp yuttuğun zaman kanser bile yapabiliyormuş. Birisi tabii ötekisi suni. Birisi bazik özellikte, asitleri söndürüyor, böylece dişlerin çürümesini engelliyor. Diş etlerini kuvvetlendiriyor. Ağza bir güzel koku veriyor. Allah'ın rızasını kazanmaya vesile oluyor. Çok çeşitli faydaları var. Ötekisi suni, kılla yapılmış, hele domuz kılıyla yapılmışsa berbat!

Neden berbat?

"Sen domuza düşmanlığından dolayı mı söylüyorsun?"

Neden?

Kılın içinde kıl kanalı vardır. Kıl dediğimiz şey yekpare değildir. Mikroskopla baktığın zaman kılın içinde boşluk vardır. Boru gibidir, içinde kanal vardır. Diş fırçası kıldan yapıldığı için kanalların içi ağzın içine giriyor, yerleşiyor, kanamalar vesaire ile orada mikrop ürüyor. İkinci sefer dişini fırçaladığın zaman şap gibi yandın; dişlerine, diş etlerine mikropları sürüyorsun. Ondan sonra; "Benim dişlerim şişti, kıpkırmızı oldu, aman doktor bir ilaç, ağzımı neyle çalkalayayım?.."

Bu diş fırçanın kıllarının arasına giren organik maddelerin bozuşması sonunda mikroplar, bakteriler üredi. Sen ikinci sefer dişini temizleyeceğim derken oraya mikrop sürdün. Demek ki tabii tarzda diş etlerinde sıhhat var. İnsan araştırdıkça yeni yeni öğreniyor.

Peygamber Efendimiz'in her tavsiyesi güzel! Misvakta şifa var. Yine ağzı temizlemek için yapılmış olsa [da] diş fırçasında tehlikeler var, taklidi aslı gibi olmuyor. Camdan olan şey elmas gibi olmuyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çörek otunu tavsiye etmiş. Çörek otunu Amerikalılar incelemişler. 27 AIDS hastasına 1-2 gram vermişler, onlara bile iyi gelmiş. Siyah, küçük, el-Habbetü's-sevda. Bizim dinimizin her şeyi güzel!

Bizim temizlenme malzememiz nedir?

Sabundur, elini yıkarsın akar. İsterse tarlaya salıver, hiçbir şey olmaz; gübre olur, faydası olur. Bu Suni Avrupa'nın getirdiği deterjanlar nasıl olursa olsun erimiyor. Denize gidiyor, denizde balıkları öldürüyor! Hatırlarsınız İstanbul'un sahillerinde güzelim balıklar vurdu, kırlangıç balığı vs.

Eyvah, bunlar ne olmuş?

Ne olacak; Haliç'in sularını, kanalizasyonları götürdün Marmara'nın öbür tarafına salıverdin. Deterjanlar, pis sular balıkların keyfini kaçırdı, öldürüyor.

Neden?

Deterjanlar suni malzeme, kimyevî malzeme; naylonlar bir berbat malzeme; erimez, toprağın içinde çürümez. Hâlbuki tabii malzeme daha kıymetli oluyor, bunun kıymetini öğrenin.

Ben Almanya'dayken markete gidiyorduk, görüyorduk. Orada reklam yapmış:

"Halis odun kömürüyle pişirilmiş ekmek!"

Odun kömürüyle pişti diye pahalı satıyor. Burada bir zararı yok, odun kömürüyle pişiriyorsun ama fuel oil ile pişirdiğin zaman fuel oilin zerreleri ekmeğe yapıştı mı kanser yapıyor.

Onun için biz ne yapacağız?

Her şeyin tabiisini elde edeceğiz.

Adam suni yemli yumurta yiyor, başlıyor göğüsleri kadın gibi şişmeye, göğüslenmeye başlıyor!

Neden?

Tavuk çok yumurtlasın diye iğneyi basmışlar, hormonu vermişler. O hormonlar yumurtanın içine geçiyor, yumurtanın içinden yumurtayı yiyene geçiyor. Yumurtaları Almanya'dan İsrail'e ihraç etmişler. Alman adamları, erkek ama başlamış göğüsleri kadın gibi şişmeye!

Neden?

Yumurta, kadınlık hormonu vermeye başladı. Suni şeyler zararlı! [Margarin yağı] yerine halis tereyağı, zeytinyağı; misvak; halis yün; halis kepekli undan yapılmış ekmek; çikolata yerine Malatya kayısısı… Ne kadar güzel, ne kadar kıymetli! Çikolatanın kakousu Brezilya'dan gelecek, adı bile kaka… Bizim Malatya kayısı şifa. [Üzüm de] baştan aşağı şifa! Bir doktor kardeşimiz diyor ki;

"Kuru üzüm, beynin süper benzinidir."

Niye itikâfta üzüm yediriyorlar?

Beyni çalışsın, mânevî hakikatleri sezsin diye iri iri yirmi bir tane üzüm yiyor, beyni süper benzin almış oluyor, güzel çalışıyor! Onun için her şeyin tabiisine gayret edeceğiz.

Japon köselesi ayakkabısı giyiyorsun; ayağının altından bir ateş ayağına vuruyor. Sanki kızgın sacın üzerinde geziyorsun gibi. Hay Allah! Ne oldu böyle? Onu atıyorsun, normal köseleden bir ayakkabı giyiyorsun, hiç öyle bir şey olmuyor.

Naylon [çorap] giyiyorsun başlıyor ayakların arası kaşınmaya, normal pamuklu, yünlü giydiğin zaman bir şey olmuyor.

Ecdadımızın kıymetini bilin! Nerede bahçeli evler nerede apartmanlar, hiç kıyas kabul eder mi?! Onun için [kullanılacakların] güzel olmasına çok dikkat edin!

Kadınların ellerinin süslenmesi meselesi! Şimdi kadınlara; "Kına yap." desen, "Ben köylü müyüm!" diyecek.

Mukayese ettiğimiz zaman bu faydalı, öteki zararlı! Faydalı olanı yapsana!

Bizimki yapamaz!

Neden?

Utanır!

Avrupalı yapıyor. İnceliyor, çörek otu iyiyse çörek otu kullanıyor. Şalvar iyiyse bakıyorsun, Almanya'da şalvar modası…

"Bunlar bizim köylü kızları gibi niye böyle giyinmişler?"

"Şalvar modası gelmiş."

Beline kuşak sarıyor, kuşağın faydasını görüyor.

Gelmiş, bizim mühendis kardeşimize sormuş:

"Pantolon mu daha iyi şalvar mı daha iyi?"

Bizimki kızmış;

"Sen benimle alay mı ediyorsun, elbet pantolon daha iyi…"

"Yanılıyorsun, şalvar daha iyi; vücut hava alır, elbise yırtılmaz…"

Şimdi vücuda yapışık pantolonlar yapıyorlar, streç mi diyorlar, tam yapışık; kızlar giyiyor, tam vücutlarının hatları çıkıyor. Erkekler giyiyor; tüm adaleleri, burası dizi, burası baldırı… her şeyi belli oluyor. Zararlı!

Neden zararlı?

Çünkü etin üstüne, derinin üstüne bastırıyor; damarların kan deveranını sıhhatli yapmasını engelliyor.

Benim dedemin şalvarı güzel; tarlada bahçede çalış, eğil, diz çök, otur… Ne bir yerin görülür, ne bir yerin belli olur, ne eskir, ne cart diye yırtılır!.. Adam dar pantolon giyiyor:

Semiallâhü li-men hamideh, Rabbenâ ve leke'l-hamd, Allahu ekber… Cart! Bakıyorsun; pantolonu ikiye ayrılmış, utancından ne yapacağını şaşırıyor.

Ne diye bu kadar dar giydin?

Her tarafı da belli oluyor. En ön safa da geçiyor, her tarafı sımsıkı belli oluyor. Bari pardösü giy de bir tarafın belli olmasın.

Ceket yerine pardösü giyelim.

Ne olur?

Daha iyi olur. Ceket, mont, blucin giyiyorlar; bir de daracık giyiniyorlar; çok fena oluyor.

İslâm'ın her şeyi güzel! Sıhhate de faydalı, keseye de faydalı, ahlâka da faydalı; her bakından İslâm'ın emirleri güzel, Allah bizi İslâm'ın güzelliklerini anlayanlardan eylesin.

Hâkim kardeşimizin evine gittik. Amerika'da ihtisas yapmış bir kardeşimiz de geldi, her türlü sistemi biliyor:

"Hocam, her problemin, her meselenin optimal çözümü İslâm'da! Bütün şartları düşünecek olursan en uygun çözümü İslâm'da!" diyor.

Avrupa'da mesela "hürriyet" diyorlar, hürriyetin aşırı verilmesi optimal sonuç getirmiyor, verimli sonuç getirmiyor. Bazı şeylerin hür olmaması lazım, ahlâksızlığın hür olmaması lazım. Sekse tam mânasıyla hürriyet verdiğin zaman sıhhat de gidiyor düzen de gidiyor, aile de gidiyor cemiyet de gidiyor.

"İslâm'ın koyduğu nizam güzel, her şeyi incelediğimiz zaman, kompütere yazdığımız zaman gelen sonuçlar: 'İslâm güzel!' diye çıkıyor." İslâm'ın her bakımdan, her konuda optimal, en güzel, en faydalı çözüm verdiğini arkadaşımız inceleyerek, "Hocam, oturalım da beraber programını yapalım, ben bunun kitabını yazacağım." diyor.

Onun için Allah'ın bahşetmiş olduğu elimizde bulunan bu cevherin kıymetini bilelim. Bazı insanlar var, cevherin kıymetini, antikanın kıymetini bilmiyor. Elinde bir tesbih var:

"Sen bu tesbihin kıymetini biliyor musun?"

"Vallahi bilmem, babamdan, dedemden kalmış."

"Sen bu vazonun kıymetini biliyor musun?"

"Vallahi bilmem, ben bunu beğenmediğim için bodruma atmıştım."

"Sen bu aynanın kıymetini biliyor musun?"

"Vallahi bilmem, kenarı, alçısı kırık olduğundan ben bunu duvara bile asmaya utanıyorum."

Yahu bu antika, yüz binlerce kıymetinde, bazen üç milyon, beş milyon kıymeti oluyor. Bazen sapsız küçücük bir fincan takımının şu kadar kıymeti oluyor, bilmiyoruz.

İslâm'ın güzelliklerini bilmiyoruz, antika değeri olduğunu bilmiyoruz. Uyduruk şeylerle suni şeylerle bizim elimizden güzellikleri Avrupa alıyor; uydurma, suni, bozuk şeyleri bize moda diye yutturuyor.

Bir zamanalar naylon modası neydi?

20-30-40 sene önce bir naylon modası çıkmıştı. Naylon gömlekler, kale gibi, yırtılmaz; herkes memnundu.

"Ne güzel gömlek bunlar, yıka yıka gir, ütü istemiyor…"

Ama hava almıyordu! Neden sonra baktılar ki turistler buraya geldikleri zaman şile bezinden gömlek alıyor; o zaman aklı başına geldi, naylon gömleklerin zararını o zaman anladı! Hepimizin ayağı kaşıntı olduktan sonra anladık naylon çorapların kötü olduğunu!

Onun için İslâm'ın güzelliklerini görün, İslâm'ın güzelliklerini anlayın, Resûlullah Efendimiz'in tavsiyelerinin ne kadar hoş şeyler olduğunu bilerek kendi dinimize, kültürümüze, ahlâkımıza, âdâbımıza sarılarak yaşayalım. Çünkü İslâm hazine!

Allah bizi bu hazinenin kıymetini bilenlerden eylesin. İki cihanın saadetini, bu hazineyi iyi kullanarak elde edenlerden eylesin.

Fâtiha-yı Şerîfe mea'l-besmele…

Sayfa Başı