M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 559.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemin alâ külli hâlin ve fî külli hîn nahmedühû bi-cemîi mehamîdih lehü'l-hamdü kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. es-Salâtü ve's-selâmu alâ hayra halkihî seyyidina Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emma bâ'd:

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünyada ve âhirette üzerinize olsun. Rabbimiz iki cihan saadetine cümlemizi nail eylesin, cümlemizi sevdiği kul eylesin, sevindirsin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden ve onun âdetlerinden, itiyatlarından, şemâilinden, ahlâkından, hayatından rivayetleri okumaya devam edeceğiz.

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

Kâne yukattu'u kırâetehü âyeten âyeten Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn sümme yekifu Errahmânirrahîm sümme yekifu. Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'dan rivayet etmişler:

"Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i âyet âyet, kese kese, parça parça okurlardı."

Bir de hızlı okuma tarafı var, öyle değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz parça parça, âyet âyet, âyetin içinde durak yerlerine riayet ede ede, tabiri caizse sindire sindire, anlaşılması ve anlatılması mümkün olacak tarzda, tadını çıkarta çıkarta okurdu.

Nasıl okurdu?

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn derdi, sümme yekifu sonra dururdu, sonra Errahmânirrahîm derdi, sümme yekifu sonra dururdu.

Demek ki Kur'ân-ı Kerîm Allahu Teâlâ hazretlerinin Kelâm-ı Hakîm'i olduğu için biz anlayalım diye indirildiğinden, muhatap biz olduğumuzdan; anlayalım da hükmüne göre amel edelim, ana mesele bu olduğundan dolayı, edası, kıraatı, icrası anlaşılacak tarzda olması lazım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir Hâfız-ı Kelâm ile konuşurken;

"Ne kadar zamanda kıraat edeyim." dediği zaman, dedi ki;

"Bir ay."

"Daha çabuk yapabilirim yâ Resûlullah?"

"Bir haftada."

"Daha çabuk okuyabilirim yâ Resûlullah, üç günde okuyabilirim?.."

"O zaman kıraat olmaz!"

Üç günden az. Günde on cüz okuyacak, hızlı hızlı okuyacak. Tekrar olur ama demek ki makbul olmuyor. Mümkün olduğu kadar Kur'ân-ı Kerîm'in mânasını anlaya anlaya dinleyenlerin de anlayabileceği bir letafet ve taravet içinde okumak lazım geliyor

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Çok kusurlu müslümanlarız; bu kusurun bir kısmı bize aittir, bir kısmı bizim dışımızdadır. İslâm'ın öğretilmediği bir zamanda, Kur'an derslerinin bile verilmediği zamanda neşv ü nemâ bulduk, yetiştik. Bazı içimizdekiler, hocaların takip edildiği, dinî tefrikaların gazetelerde yasaklandığı, Allah'ın adının anılmadığı, resmî basılmış kitaplarda; "Türkiye Cumhuriyeti İslâm dininin ve İslâm medeniyetinin bütün izlerini silip tam mânasıyla Batı medeniyetine girme azmindedir!" yazdıkları bir devirden geçtik, yaşadık!

Bizim Profesör arkadaşımız Londra'da elçilikte bir kâğıda yazılı görmüş. Elçilikte Türkiye'yi anlatan bir kitapta; sayfayı açmış, tüyleri diken diken olmuş! Bundan 25-30 sene önce; "Türkiye Cumhuriyeti İslâm dininin ve İslâm medeniyetinin bütün izlerini silerek Batı medeniyetine girme azmindedir!"

Öyle saçma şey mi olur?!

Kim çıkardı bunu, hangi küstah, hangi edepsiz ne hakla yazdı böyle bir kitabı? Nasıl bu millete bu gaye olarak gösterdi?!

Olmaz, olmadı da! Elhamdülillah halkımız [mukavemetlidir].

İstiklal Marşı'nda ne diyor?

Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli

Bu ezanlar susmayacak, bu camiler kapanmayacak, bu İslâm yeryüzünden silinmeyecek! Zaten kimse silemez:

Yurîdûne en yutfi'û nûrallâhi bi-efvâhihim vallâhu yutimmu nûrihî velev kerihe'l-kâfirûn.

Allah'ın yaktığı bu nuru kimse söndüremez, kimse güç yetiremez! Yalnız Allah kâfire de fırsat veriyor mü'mine de fırsat veriyor ki iki cihet de bulunsun. İşportada, camekanda iki cinste bulunsun diye ikisine de fırsat veriyor.

Peygamber Efendimiz zamanında da azılı kâfirler var; Ebû Cehiller var, Ebû Lehebler var, azılı, hınzır kâfirler var! Öbür tarafta da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz var, mübarek sahabesi var. Tepeden tırnağa nur insanlar var; yüzleri nur, hâlleri nur, ahlâkları nur insanlar var!

İki numune! Buyur ey üçüncü şahıs! İşte cehennem ehli işte cennet ehli. İşte şeytanın ordusu, işte Rahman'ın ordusu! Buyur, sen muhatapsın; sen bu dünyaya imtihan için gönderilmişsin, seç bakalım.

Hangisini seçeceksin?

Serbestsin, kendin seç!

"Ben imanı seçtim yâ Rabbi, ben senin yolunu seçtim, ben senin kulun olmaya razıyım yâ Rabbi. Canımı vermeye razıyım, senin yoluna canım feda olsun, her şeyim feda olsun…"

"Tamam, sen mü'minsin, gel kulum."

Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mütmaînneh irci'î ilâ Rabbiki râdiyeten merdiyyeh fedhulî fî 'ibâdî ve'd-hulî cennetî.

"Madem sen böylesin, madem sen benim dinimden, ahkâmından hoşnutsun; ben de senden razıyım. Sen benden razı ben senden razı… Gel kulum gir cennetime, tat nimetlerimi!" dediği zümreden olacak.

Bir kısmı da; "Böyle şey olur mu, keyfimce yaşayacağım, gönlüm ne isterse öyle yapacağım…"

Senin "gönlüm" dediğin şeytan, nefis! Sen şeytanın ordusundasın, sen hizbüşşeytansın; sen şeytanın buyruğunu girmişsin, şeytanın esirisin!

"Hürüm…"

Hayır, şeytanın esirisin, şeytan senin burnuna halkayı takmış, çekiyor, götürüyor. Arada gizli defini de çalıyor. Sen de kalkıp oynuyorsun, farkında değilsin. Şeytan senin burnuna halkayı takmış, seni götürüyor.

Halamızı ziyarete gittik, geliyoruz. Gecenin on biri, on ikisi; arabayla E5 karayoluna çıkalım diye tenha yollardan gidiyoruz: Tenha yolun kenarında 3-4 tane sarhoş. Araba kenarda, yamuk duruyor, üçü de ellerini kaldırmışlar, gecenin yarısında şıkır şıkır oynuyorlar.

Neden?

Şeytan burunlarına halkayı takmış, gizli gizli def çalıyor, bunlar ondan oynuyor.

Bayram gününde başka bir mânası var mı bunun?

"Hür."

Bunların neresi hür?! Bunlar şeytanın esiri, bunun hürriyetle ilgisi yok!

İnsan Allah'a kul olur, Allah'ın buyruğunu tutar. Esas hürriyet o zaman!

Ubeydullâh-ı Ahrâr hazretleri, meşayihimizden, başımızın tacı büyüklerimizden.

Ubeydullah, mütevazı bir isim; "Allah'ın kulcağızı demek. Küçücük, mütevazı bir kulu" demek.

Ubeydullâh-ı Ahrâr: "Hürlerin Ubeydullah'ı"

Nasıl hür?

Şeytana ve nefse esaretten kendisini kurtarmış, dünyaya esaretten kendisini kurtarmış, mala, mevkie makama esir olmaktan kendisini kurtarmış… Hür!

Asıl hürriyet her şeyi gönlünce, tam, Allah'ın rızasına göre yapabiliyor. Asıl hür olan bu!

O, mala esir; bu, kibrine esir; ötekisi, makamına esir; berikisi, amirine esir; ötekisi, karısına, berikisi çocuğuna esir… Herkes bir yere esir.

Gözünden perde kaldırıldığı zaman insanları görsen her birisi bir şeyin peşinde, herkes bir davaya hizmet ediyor ama ak ile kara belli olacak!

en-Nâsü niyâmün ve izâ mâtü intebehû. "İnsanlar uykuda horul horul, mışıl mışıl uyuyup duruyorlar; öldükleri zaman gözleri açılacak!"

"Hocam, yanlış söylemiyor musun, sözüne dikkat et!"

Doğru söylüyorum: İnsanlar yaşarken uykuda, öldükten sonra gözleri açılacak. Firavun'un bile o zaman gözü açıldı:

Hattâ izâ idrakehü'l-ğaraku kâle âmentü ennehû lâ ilâhe illâllezî âmenet bihî benû isrâ'île ve ene mine'l-müslimîn.

Firavun tam boğulacağı sırada birden değişti. Dedi ki;

"Benî İsrail'in inandığı, o bahsettiği Musa aleyhisselam'ın bana söylediği, haber verdiği Allah'ın varlığına inandım. Ondan başka ilah yok, onu kabul ettim, ben de müslümanlardanım!"

Neden dedi?

Gözünden perde kalktı, ölüm yakın geldi, uyandı. O zamana kadar uyuyordu. Atının üstünde uyuyordu, ordusunun önünde uyuyordu, sarayında uyuyordu, gündüz uyuyordu, insanlarla konuşurken uyuyor, Musa aleyhisselam ile konuşurken uyuyordu…

Neden?

Gerçekleri görmüyordu. Gönül gözü kapalı, gönlü ölmüştü, ondandı! Onun için Allahu Teâlâ hazretleri bizi hakiki hürlerden eylesin, sahte hürlerden etmesin.

Altın var, altın suyuna batırılmış plastik var; başına çalınsın plastik!

Ne olacak plastik, kimi aldatacaksın, ne işine yarar?

Elmas var, cam var.

Ne yapayım ben bu camı, ben çocuk muyum, çocuk mu kandırıyorsun?

Allah hakiki imanı nasip etsin.

Adam müslüman, Kur'an okuyor ben de hayranlık duyuyorum. Uzaktan, zâhir gözüyle bakıyorum; adam sakallı, zâhir gözüyle bakıyorum hacı, beş vakit namazda, en önde safta, zâhir gözüyle bakıyorum hayır ve hasenât yapıyor… Bir haber alıyorum, beynimden vurulmuşa dönüyorum!

Kızına sermaye veriyor:

"Bunu bankaya yatıracaksın, bunun faizini yiyeceksin!" diyor.

Sen Kur'an'ı okumadın hacı amca, Kur'an'ı anlamadın müslüman kardeşim! Anlasaydın Allah'ın emrini tutardın! Allah;

Fe'zenû bi-harbin mine'llâhi ve resûlihî,

diyor. Sen misin faize evet diyen, sen misin faizi meşru sayan, sen misin faizi uygulayan; demek ki sen Allah'la harbe kalkışıyorsun, demek ki sen kapı açıyorsun, demek ki sen Allah'la harbe cesaret ediyorsun!

Allah'la, Resûlullah'la harp etmeye yol açmak, kapı açmak...

Böyle bir şeye kim cesaret eder?

Cahil cesaret eder.

el-Câhilü cesûrun. "Cahil çok cesurdur."

Ne çamlar devirir de farkına varmaz. Alim tir titrer:

İnnemâ yahşellâhe min ibâdihi'l-ulemâ. "Allah'tan alim korkar, yüreği titrer!"

Âyetler okunduğu zaman tüyleri diken diken olur, cildi ürperir, gözleri yaşarır. Cahilin umurunda değil dünya!

Neden?

Cahil, cahil cesur olur ondan!

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Kur'an ölülere okunmak için inmedi, cüz kesesinde duvara asılı durmak için inmedi. Hafızlar senede bir Ramazan'da, "Ben emredeyim, para vereyim, geçmişlerimin ruhu için okusun; ondan sonra akşam da cemaatin huzurunda hatim indirelim." diye inmedi. Kur'ân-ı Kerîm bize hayatın gerçeklerini öğretmek için indi, âhireti haber vermek, cehennemin varlığını ihtar etmek için cennete teşvik için indi. Dürüstlüğe yönelmemiz, adalete tâbi olmamız, dalaletten kurtulmamız için indi. Hayatımızı ona göre tanzim edelim diye indi.

Milletin Kur'an'dan haberi yok! Kur'an'ın karşısına çıkmış, Kur'an'la savaşıyor, Kur'an'ın dediğinin aksini yapıyor vs.

Çok büyük cahillik, çok büyük akılsızlık! Allah bizi bu cahillikten kurtarsın, nefsimize esir olmaktan, şeytanın maskarası, kuklası olmaktan kurtarsın.

Kur'ân-ı Kerîm'i öğreneceğiz, mânasını öğreneceğiz. Mânasını merak edeceğiz. Kardeşlerime soruyorum:

Fe mâ yükezzibüke ba'du bi'd-dîn e leyse'llâhu bi-ahkami'l-hâkimîn.

Belâ ve ene mine'ş-şâhidîn. "Öylesin yâ Rabbi, yâ Rabbi ben de şahidim."

Orada ne dedi?

"Allah hâkimlerin hâkimi değil mi, adaletlilerin adaletlisi değil mi, her şeyi hikmetle yapan değil mi?"

"Öylesin yâ Rabbi!"

O soruyu duyduğu zaman tüyleri diken diken olur!

Alman veya Avusturyalı Kul hüvallâhü okuduğu zaman eriyormuş. Kul hüvallâhü'dan müslüman olmuş, her Kul hüvallâhü okuyuşta eriyormuş.

Neden?

Mânasını derinliğine biliyor.

"Hocam, Arapça öğrenemedik ki!.."

Arapça öğrenemedin ama İngilizce öğrendin! Kur'ân-ı Kerîm okumasını bilmiyorsun ama her gün üç tane, dört tane gazeteyi okuyorsun, resimlerine de bakıyorsun! Dünya işi gelince dünyalık bahis konusu olduğu zaman çocuğunu koleje gönderiyorsun:

"Ben bu Batı dilini öğrenemedim; çocuğum kolejde öğrensin, büyük adam olsun…"

Büyük adamlığın ölçüsü metreyle [mi] ölçülecek? İnsan iki metre olunca mı büyük adam olacak? Çocuğuna Kur'ân-ı Kerîm'i öğretiyor musun? Çocuğunun kalbine Allah korkusu yerleşmiş mi? Yoksa gözünü para hırsı mı bürümüş, makam hırsı mı bürümüş? O çocuğu sen yetiştirirsin, pantolonumun ütüsü bozulacak diye camiye gelmez, namaz kılmaz. Beğenmez ki sakallıları! Ne yapsın sakalları?!..

Fıkra olsun diye yazıyorlar: Adamı cennete koymak istemişler de;

"Ben ne yapacağım softaların arasında, beni cehenneme gönderin!" demiş.

Cehenneme gidecek zaten de lafa bak, güya fıkra!

"Orada rahat edemem." diye düşünüyor, "Softaların arasında ne yapacağım?.." diye düşünüyor.

Sarhoşlar cehennemde, ayyaşlar, çalgıcılar, kötü kadınlar cehennemde; orayı istiyor. Allah kendi ağzıyla istetiyor:

"Ben cenneti istemem, ne yapacağım orada!"

Doğru, sen orada ne yapacaksın? Senin yerin orası değil. Cehenneme kadar yolun var, paldır küldür yuvarlan git!

İnsan Kur'an'ı bilmeyince çok cahillikler eder. Bazısı da ciddi cahildir, onlara gerçekleri anlatırsan anlayabilir.

"Hocam ya öyle mi? Dur hele bir düşüneyim, galiba sen haklısın. Tevbe yâ Rabbi, ben hata etmişim…"

Dönebilir. Bazısı da çok cıvıktır, ne köy olur ne kasaba! Hiçbir işe yaramaz, ot gibi, saman gibi bir şey; ne tadı var, ne besin değeri var, mantar gibi bir şey! Kimisi de öyle oluyor.

Müslüman mantarlaşmamalı, koflaşmamalı, işe yaramaz hâle gelmemeli.

Ben adama diyorum ki; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz altın yüzüğü haram kılmış, 'Benim ümmetimin erkeklerine altın yüzük haramdır!' buyurmuş, yasaklamış, parmağına takma!"

Sırıtıp yüzüme bakıyor. Herif yetmiş yaşına gelmiş, sakallı; altın yüzüğü takmış.

Senin süslenme zamanın mı, sen kırk tane yüzük taksan kim bakar? Yetmişine gelmişsin, işin bitmiş. Sen yüzük taksan ne olacak takmasan ne?..

Tutmuş haram yüzüğü parmağına takmış, namazda benim yanımda durmuş, namaz kılıyor: Kafaya bak! Söylüyorsun, "Biliyorum, biliyorum..." diyor.

Biliyorsun ne diye parmağına takıyorsun, Allah'la alay mı ediyorsun? Korkmuyor musun, Resûlullah darılır diye düşünmüyor musun?!..

"Yüzüğü çıkartsam atsam hemen atlarlar!" diyor.

Senin yüzüğün senin başına çalınsın, ben sana on tane yüzük alırım. Senin yüzüğünde benim gözüm yok, ben ona nefretle bakıyorum, hoşnut olarak bakmıyorum ki! Senin yakut taşlı altın yüzüğünden ben memnun değilim ki! Görünce midem bulanıyor.

Cahil, Kur'an'ı okumadıkları, anlamadıkları için cahil! Kur'an'ı sevmedikleri, saymadıkları için cahil! Sevseydi, okur öğrenirdi. Saysaydı, saygısı olsaydı ahkâmını öğrenir, uygulardı:

"Bir tanesinden başlayım da ondan sonra belki ikincisini de öğrenirim, üçüncüsünü de öğrenirim…" derdi.

Bir tanesi bile başlamadın ki!..

"Hocam geçmiş bizden!"

Ne geçmesi; akşam olduğu zaman yemek yiyorsun, uykun geldiği zaman aman yatak diyorsun, susadığın zaman su istiyorsun! Bu sana daha büyük ihtiyaç!

"Bizden geçmiş, kafam almıyor…"

Öyle bir alır, öyle bir aldırırlar ki! Allah insanı şeytana esir etmesin. O zaman mantık da değişiyor, muhakeme de, terazi de bozuluyor, yamuk tartmaya, eksik tartmaya başlıyor. Yanlış çıkartmaya başlıyor. Ağzından kelimeler dökülüyor, laf söylüyor ama bir işe yaramaz; ne akla uygun, ne ilme, ne irfana uygun!

Nerede öz müslümanlar, has müslümanlar nerede bu zamane müslümanları! İnsan Kur'ân-ı Kerîm'den uzaklığı, Resûlullah'ın sünnetine uzaklığı nispetinde İslâm'dan uzaktır.

"Müslümanım."

"Yemin et, şahit göster bakalım. Senin müslüman olman nereden belli?..

Acep Allah bize kulum diyecek mi?

Gel bakalım diyecek mi? Nazar edecek mi?

Ve lâ yenzuru ileyhim yevme'l-kıyâmeti.

Allah; bazı kimselerin yüzlerine bakmayacak, nazar bile etmeyecek!

Ne yapacak?

O zaman şimdiden çaresini düşünüp Allah'ın sevgili kulu olmaya çare arayacak. "Rabbim bana darıldı mı acaba, nasıl barışabilirim, nasıl rızasını kazanabilirim?.." diye gecesi gündüzüne karışacak, insan feleğini şaşıracak! "Aman yâ Rabbi!.." diyecek, koşturacak.

Allah'ın kelamı bize inmiş, bozulmamış, bir âyeti bile eksik değil, mahfuz! Bin dört yüz yıldan beri gelmiş. Müzelere gidiyorsun, Hz. Osman Efendimiz'in okuduğu Kur'ân-ı Kerîm karşımızda. Ne büyük devlet yâ Rabbi! Hz. Ali Efendimiz'in imzası yazılı Kur'ân-ı Kerîm Topkapı müzesinde. Çok şükür yâ Rabbi, ne büyük nimet! Hiçbir şey bozulmamış, bize kadar gelmiş!

Geçenlerde Hırka-i Şerîf Camii'nde bize nasip oldu. Resûlullah Efendimiz'in pabucunu gördük, birisi getirmiş. Pabucunu muhafaza etmişler. Öptük, başımıza koyduk, elhamdülillah. Âhirette bizi yanından ayırmasın, cennette komşu eylesin, dünyada rüyalarımızda göstersin!

Kur'ân-ı Kerîm'i çok iyi öğreneceğiz, bugünden tezi yok buradan çıkar çıkmaz, hemen gideceğiz, okumaya başlayacağız.

"Hocam koca bir kitap, ben bunun neresinden gireyim neresinden çıkayım, bu altı yüz küsur sayfa, nasıl baş edeyim?.."

Başından başla, hazmede ede yürü!

Öyle büyükler var ki Kur'ân-ı Kerîm'i on üç yılda hatmetmiş.

Neden?

Sindire sindire okuyor, düşünüyor düşünüyor.

İmamlarımızdan, müçtehitlerimizden [bir tanesi] başını eğmiş; yatsı namazından sonra oturduğu yerden sabah namazına kadar bir âyetten elli tane, yüz tane hüküm çıkarmış. Uyumuyor, kafası çalışıyor; gözü kapalı, gönlü uyanık. Bir âyetten kaç türlü ince, latif mâna çıkartmış, hüküm çıkartmış. Müçtehit, mübarek, alim, fâzıl, ârif insan, derin insan!

Biz gazete okuruz, mecmua okuruz, müstehcen yayın okuruz, millet sinemaya, tiyatroya gider televizyon seyreder…

Televizyonla evin içine her türlü melanet gelir. Randevu evi bile geliyor!

"Ömrümde hiç randevu evine gitmedim, hiç görmedim …"

Film diye evin içine geliyor.

"Cumhuriyet Bayramı, millî bir film; hadi çocuklar seyretsin…" diyor, bakıyorsun, öyle bir sahneyi koymuş, hemen git yakala adamı, artık ne yapacaksan yap!

Sen çocuk eğitimi diye bir şey bilmiyor musun, pedagoji diye, edep, namus diye bir şey bilmiyor musun; bu çocuğa sahne gösterilir mi?

Bu filmi gece on ikiden sonra edepsizlere göster, gündüz çocuğa ne gösteriyorsun?!

"Baba bu ne, kadın ne yapıyor, bu adam ne yapıyor?.."

Evin içinde papazın vaazı, papazın cenaze merasiminde söylediği nutuk adamın kulağının içinde…

Bundan büyük rezalet mi olur?

Evin içine her türlü rezaleti bağlamışsın, lağım, idrar, bulaşık suyu, dışkı, pislik, şaldur şuldur her şey evin içine akıyor. Sen de karşısına geçmişsin; ayaklarına sürtünüyor, kalbine sürtünüyor, gözüne, kulağına sürtünüyor. Ondan sonra müslümandan hayır bekle!

Tabii o zaman [altın] yüzüğü sırıta sırıta takar, faizi sırıta sırıta yer, günahı sırıta sırıta yapar, harama sırıta sırıta bakar, bir de döner; "Güzele bakmak sevaptır, sen güzellikten ne anlarsın?.." der.

Sen gittin, mahvoldun!

Adam çürüdü, imandan eser kalmadı ki! Allah; edebe riayet etmedi mi imanı kazak çıkartır gibi üstünden sıyırtıp alınca insan sudan çıkmış balığa benzemez, derisi yüzülmüş koyuna benzer, bitti!

Allah bizi Kur'an'dan ayırmasın.

Muhterem kardeşim!

Kur'an; benim içime, senin içine sevgisini vermiyorsa çok büyük kusurumuz var da ondan!

Kur'anı sevicek insan.

"Hocam ben seviyorum, öpüyorum, başıma koyuyorum…"

Yetmez, mânasını anlayacaksın, ahkâmını uygulayacaksın! Camiye gel, Kur'an'ı öp, mukabeleyi takip et; hatim duasına Âmin de; ondan sonra faiz ye, olmaz. Sen Kur'an'a tâbi değilsin, sen Kur'an'ı sevmiyorsun, sen Allah'ın dinine tâbi değilsin, sen Allah'la harp etmeye kapı açmış adamsın!

Kur'ân-ı Kerîm'i saygıyla, tane tane, sindire sindire, mânasını düşüne düşüne okuyacağız.

Peygamber Efendimiz öyle okurdu, ağlardı. Cehennem âyeti geldiği zaman Allah'a sığınırdı, müjde âyetleri geldiği zaman yüzü gülerdi, yüzünde güller açardı. Cennet bahsedildiği, cennet anıldığı zaman Peygamber Efendimiz cenneti isterdi. Eski ümmetlerin hâlleri anlatıldığı zaman, onların başlarına azap geldiği söylendiği zaman Peygamber Efendimiz; "Aman yâ Rabbi, benim ümmetimi koru!" diye dua ederdi.

Kur'ân-ı Kerîm insana şifadır, maddî hastalığına da şifadır mânevî hastalığına da şifadır. Küfre de şifadır şirke de şifadır, inkâra da şifadır, tereddüde de şifadır münafıklığa da şifadır. Kur'ân-ı Kerîm her türlü hastalığa şifadır. Cân-ı gönülden sarılırsan cân-ı gönülden okursan. Allahu Teâlâ hazretleri sindire sindire, tatlı tatlı, seve seve, hayran, âşık okumayı nasip etsin. Kur'ân-ı Kerîm'i de bize şefaatçi eylesin. Sen ona öyle saygısız davranıyorsun, sen onu bir cilt olarak, kâğıt yaprakları olarak görüyorsun… Yarın onun şefaat hakkı var, Kur'ân-ı Kerîm'in davacı olma durumu var. Yarın Kur'ân-ı Kerîm sana davacı olabilir.

"Hocam bu kitap, davacı olur mu?.."

Allah celle celâlüh rûz-u kıyamette elleri konuşturacak, ayakları konuşturacak, insanların azasını konuşturacak:

Ve tükellimunâ eydîhim ve teşhedu ercülühüm bi mâ kânû yeksibûn.

Yâsîn'de okumuyor musun?

"Okuyorum ama mânasını bilmiyordum."

Mânasını bilmiyor!

Ne demek?

Tukellimunâ eydîhim. "O mücrimlerin, o günahkârların elleri bize ifade verecek, konuşucak!" Ve teşhedu ercülühüm bi mâ kânû yeksibûn. "İşledikleri amellerin hakkında şehadet edecek!"

Yürüdükleri ayaklar, insanların aleyhinde şehadet edecek.

Ayak konuşur mu?

Allah konuşturursa konuşur. "Konuş!" dedi mi isterse konuşmasın; el konuşur, ayak konuşur, taş, ağaç, dağ konuşur… Her şey konuşur!

Kur'ân-ı Kerîm de davacı olacak: "Yâ Rabbi! Bu kulun beni sevmedi, bana hürmet etmedi, beni okumadı, dinlemedi, anlamadı, beni sevmedi; ondan davacıyım!" diyecek. Kur'ân-ı Kerîm'in davacısı olduğu, hasmı olduğu insanın vay hâline, vay o kimsenin hâline! Kur'ân-ı Kerîm'in seni sevmesi için çalışacaksın, Kur'ân-ı Kerîm'in senden razı olması için çalışacaksın, gönlünü hoş etmeye çalışacaksın, itibar izzet edeceksin!

Kâne yukallesu lehû yevme'l-fıtri.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e Ramazan Bayramı gününde def çalındığı, tempo tutulduğu olurdu; ses çıkartmazdı."

Çünkü Ramazan Bayramı biz müslümanların sevinç hâli, onun masum bir şekilde yapılmasına ses çıkarmazdı. O derecede, ölçüde, o çizgide kalmak şartıyla müsaade buyurmuş.

Bir keresinde Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz geldiği zaman, Ömer el-Fâruk Efendimiz geldiği zaman kadınlar kendi aralarında def çalarlarken onlar geldi diye hepsi bir kenara kaçıştılar. Peygamber Efendimiz; "Onlara dokunmayın, onların keyfilerini bozmayın." dedi. Gayrimeşru bir şey yapmıyorlar, Ramazan Bayramı'nda normal, masum bir sevinç. Bir sevinç izharı; masum ölçüler içinde, sevincin izharı için müsaade eylemiş.

Kâne yukallimu ezfârehû ve yekussu şâribehü yevme'l-cumuati kable en yerûha ile's-salâti.

Hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet:

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, cuma günü tırnaklarını keserdi, bıyığını kısaltırdı, uzayan kısımlarını kısaltırdı. Peygamber Efendimiz cuma günü Cuma namazına gitmeden önce bu işleri yapar öyle giderdi."

Bu niçin bu tarzda ifade edilmiş?

Cuma, müslümanların bayramı, haftanın günlerinin en şereflisidir, kıymetlidir, güzeldir, nurludur, sevaplıdır. Cuma günü çok sevaplı bir gündür. Cuma günü müslümanların bayram günüdür, cuma günü bazı rivayetlerde bayram günlerinden daha sevaplıdır. Haftada bir geliyor elhamdülillah, Ramazan Bayramı senede bir gün geliyor, Kurban Bayramı senede bir geliyor. Allah bizi haftada bir cumaya kavuşturuyor, kıymetini bilene ne mutlu!

Cuma namazı çok kıymetli, cuma günü, cuma gecesi çok kıymetli, çok sevaplı, salât u selâm getirmek çok değerli!

Bazıları; "Cuma gününde müslümanın bayram günü diye acaba yapılmaz mı?.." gibi şeyler düşündükleri için Peygamber Efendimiz öyle bir yasak koymamış. Tırnaklarını keserdi, bıyıklarını kısaltmak gerekiyorsa kısaltırdı; camiye öyle giderdi.

Bazıları diyorlar ki; "Bırak, kıl da cumasını görsün, bayramını görsün!"

Öyle bir şey yok! Kesme de, tıraş olma da o da cumasını görsün. Öyle bir şey yok! Cumaya temiz, pak, güzel kokular sürülmüş, gusül abdesti almış, ter kokusu olmadan, güzel elbiseleri giymiş, tertemiz elbiselerle, çoraplarla gitmek sevap; erken gitmek sevap; güzel bir tavırla gitmek, temiz pak bir halde gitmek sevap. Saç sakal birbirine karışmış, bıyıklar uzamış, ağzın içine dönmüş girmiş, tırnaklar uzamış, altına toz toprak girmiş…

"Ben dünyayı metalik vermeyen zahid bir insanım, aldırmıyorum."

Öyle şey yok! İslâm temizlik dini!

"Benim kalbim temiz…"

Hem kalbin hem dışın temiz olacak, hem namaz kıldığın yer hem elbisen temiz olacak, hem vücudun hem kalbin temiz olacak! Temizliğin her kademesine hepsine birden riayet edeceksin! Parmakların temiz olacak, tırnakların kısa olacak, altı kirli olmayacak. Koltuk altların kazanmış olacak, kıllar mısır püskülü gibi uzamış olmayacak, kasık araları temizlenmiş olacak. Ağzın, burnun tertemiz olacak. Cuma günü bir boy abdesti alacaksın, tertemiz, güzel kokular süreceksin, temiz elbiseler giyeceksin, öyle geleceksin.

"Hocam, elbisem çok yeni, terziye yaptırdım, bayağı da iyi kumaştan yaptırdım, pahalı da; cuma günü eski pantolon giyeyim camiye öyle gideyim, ütüsü bozulmasın, bu pantolonun dizi çıkmasın…"

Yanlış bir mantık! En temiz, en güzel kıyafetinle gideceksin çünkü müslümanların bayramıdır! Camide senin güzel kokundan herkes sevinecek. Senin yanında durmaktan adamın burnunun direği kırılmayacak. İnşaatçı inşaat hâliyle geliyor, boyacı boyacı hâliyle geliyor, kasap et kokusuyla geliyor, filanca filanca kokuyla geliyor…

Bizim Erzurumlu dayı da Erzurum'da yün çorabı giymiş, gelmiş. Otobüste ayağı ısınmış, soğumuş, terlemiş… Şadırvanda ayağını yıkıyor. Kirli çorabı üstüne giyiyor. "Acaba birkaç tane koyun mu girdi içeriye…" filan diye burnunun direği kırılacak gibi, cemaat rahatsız oluyor. Bırak çorabını, sok pabucun içine, gıcır gıcır ayaklarınla tertemiz gel. Temiz olacak ve etrafındakiler ezalanmayacak, güzel kokular süreceksin. Sekinet ve vakar ile geleceksin, namazı kılacaksın.

Kâne yekûlu li-ehadihim 'inde'l-mu'âtebeti mâ lehû teribe cebînuhü.

Ahmed b. Hanbel ve Buhârî rahmetullâhi aleyhimâ, Enes radıyallahu anh rivayet etmişler:

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir kimseye biraz itap edecek, sitem edecek, laf dokunduracak olsa ancak şu kadar söylerdi: Ne oluyor şu alnı topraklanasıcaya! "

"Sana ne oluyor, bu yaptığın doğru mu?.." tarzında değil de üçüncü bir şahıstan bahseder gibi; "Filanca şahsa ne oluyor?" diye böyle anlatırdı. İkazı bu kadardı. Biz; "laf çakıştırma" diyoruz ya; kızması, azarlaması ancak bu kadardı.

Peygamber Efendimiz kızmazdı.

Senelerce kendisinin hizmetinde bulunan bir kimseye kızdığı dahi görülmemiş, ancak; "Alnı topraklanasıca!" [demiş]. Bu Araplar'ın bir tabiri, bazen Teribet yedâke derler. Bu şaka, latife yollu bir söz: Elleri topraklanasıca!

Peygamber Efendimiz'e birisi gelmiş, sormuş:

"Nasıl bir kızla evlensem, uygun olur, hangi evsafta bir kızla evlenmeliyim?"

Hani güzel mi olsun, endamlı mı olsun, vücut ölçüleri şöyle böyle veyahut soylu soplu; falancazâdelerden filancanın kızı mı, asaletli mi olsun, boylu poslu mu, zengin mi olsun, güzelliği mi dillere destan olsun, aman Allah dedirten cinsten mi olsun?..

Peygamber Efendimiz; "Dini, ahlâkı güzel olanını seç sen ey elleri toprak olasıca!"

İnsan bir konuşmada sevdiği bir kimseye sevinçli bir münasebetle söyler.

"Kimle evleneyim yâ Resûlullah?" deyince diyor ki;

"Bir kadın şu sebeplerle nikâhlanabilir: Soyundan dolayı, güzelliğinden dolayı, parasından dolayı; sen dindarlığından, takvâsından dolayı bir kimseyi nikâhlamaya azmet, öylesini seç elleri toprak olasıca!"

Anlıyoruz ki herhalde bunu tebessümle söylüyordu. Sevgi, latife yolu: Elleri toprak olasıca!

Birisine itap edecek, sitem edecek olsa en çok ne diyormuş?

Mâ lehû teribe cebînuhû. "Alnı toprak olasıcaya ne oluyor, niye böyle yapıyor?"

Bazısı diyor ki; "Burnu yerden sürtsün!"

O zaman, başı yere geldiği zaman alnı toprak olur, bu mânaya.

Bazısı da; "Hayır, namaz kılasıca!"

Secde ettiği zaman alnı toprak göresice, diye "Lehine duadır." diyenler de var.

Efendimiz bu kadar söylermiş. Nefsi için kızması yok! Hele sen İslâm'ın ahkâmına bir dokun, o zaman celallenirdi, bir damarı kabarırdı. Hutbeye, minbere çıktığı zaman bir başkomutan gibi gözleri kızarırdı, celalli konuşurdu.

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız rahmetullâhi aleyh de öyleydi. Demek ki o mânada Resûlullah'a ittiba etmiş. Hutbe okurken ödümüz patlardı, yüzüne bakmaya korkardık. İnecek bizi dövecek diye korkardı, dövmezdi. Sanki bize öyle gelirdi, öyle celalli konuşurdu, yüreğimiz hop hop hoplardı. Yüreğimiz ağzımıza gelir tekrar geri giderdi, öyle celalliydi.

Resûlullah böyle yaparmış da Resûlullah'ın ahlâkıyla ahlâklanmasından dolayı öyle yapıyormuş. Rahmetli [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız hutbede celallenirdi.

Allah'ın emri çiğnendiği, yasak iş yapıldığı zaman celallenirdi, ama kendisine karşı ufak tefek kusur etmişler, o zaman latife yollu söylerdi. Sitem bile sayılmazdı; dua mı beddua mı, o da belli değildi. "Alnı toprak olasıca…" deyip geçiyormuş.

Güzel ahlâkının bir sahnesi; perde aralanıyor, Resûlullah'ın ahlâkının güzelliğini birazcık görüyorsun, ağzına biraz tat geliyor. Daha çok tanısan daha çok gelecek, âşık olacaksın, o zaman feleğini şaşıracaksın, ne yapacağını şaşıracaksın. Allahu Teâlâ hazretleri, gönlümüze Resûlullah sevgisini iyice yerleştirsin.

Peygamber Efendimiz; "Bir gönle Resûlullah'ın sevgisi girer bulaşırsa o gönül cehennem ateşi görmez!" diyor.

"Ben Resûlullah'ı çok seviyorum, dayanamıyorum, hac zamanı gelse veya umre olsa da o mübarek topraklara gitsem…" Yunus Emre'nin;

Bir mübarek sefer olsa da gitsem

Kâbe yollarında kumlara batsam

dediği gibi; "Ah hani o dergaha bir yüzümü sürsem!"

Ah o sevgi insanın kalbine bir yerleşti mi onu cehennem ateşi yakmaz.

Osmanlı şairlerinden Hakanî Bey diye birisi var.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hilye-i şerîfesini; yüzü nasıldı, gözü nasıldı, kaşları ne edadaydı, kirpikleri nasıl kıvrıktı, gözleri nasıl tatlıydı… [yazmış].

Rüyada Efendimiz'i görmüş. Efendimiz ona iltifat buyurmuş, o da Efendimiz'in iltifatına mazhar olarak ruhunu teslim etmiş.

Neden?

O sevgi bir insanın kalbine birazcık bulaştı mı, o güzel koku insanın kalbine biraz karıştı mı -iksir gibi bir şey- cehennem ateşi o kalbi yakmaz, o kimse cehenneme girmez. Onun için çocuklarınızı yetiştirirken Resûlullah'ın sevgisiyle yetiştirin!

Hoşuma gitti; bizim torunları bir anaokuluna vermişler, geçenlerde evlerine gittim. Küçük çocuk, daha dört yaşında, peltek peltek;

Hüvallâhüllezî lâ ilahe illallahû er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melîk, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü'min, el-Müheymin… Epeyce 20-30 tane Esmâü'l-Hüsnâ'yı saydı.

"Nerede öğrendin?" dedim.

Anaokulunda, bayağı ciddi ciddi öğrenmiş. Bir rivayet var:

"Esmâü'l-Hüsnâ'yı ezbere bilen, ezberleyen, hafızasına alan cennetlik olur, cennete girer."

Men ahsâhâ dehale'l-cenneh. "Cennete girer."

Küçücük yaşta öğretiyorlar. Sen Esmâü'l-Hüsnâ'nın şu kadarını ezberledin, diye bir de tesbih hediye etmişler. Ötekisi de tesbihi almış berikisi de almış. Seviniyor, geceleyin kalkıyor, babasının yanına [gidiyor]: "Biraz Esmâü'l-Hüsnâ'ya çalışalım. Yarın imtihan olacağız." İşin ucunda tesbih var, mükâfat var diye çocuk heves ediyor.

Çocuğu Allah sevgisiyle yetiştirmek, Peygamber sevgisiyle yetiştirmek, dindar yetiştirmek… Çocuk böyle yetiştirilmeli, böyle olmalı, böyle mekteplere verilmeli.

"Hocam, falanca çocuğunu bale mektebine vermiş; bir etek var, etek demeye bin tane şahit ister, bacakları ayrım yerinden yukarıya doğru her tarafı görünüyor, ince, bütün vücudunu kavrayan bir şey giymiş. Ayak parmaklarının üzerinde sipsivri durmasını biliyor, bale öğreniyor…"

Başına çalınsın! Ne olacak bu baleyi öğrenince?!.. Bacağını bir o tarafa kaldırıyor, 45 kırk beş derece; bacağını bir o tarafa kaldırıyor, 90 derece; bir o tarafa kaldırıyor, 135 derece, alnı dizine değiyor…

"Hünerli!"

Ne hüneri; bu Ruslar'ın hüneri, bundan ne olacak?

Sen çocuğuna Resûlullah'ın sevgisini öğret, imanı öğret, Kur'an'ı öğret, Allah yolunu öğret, Allah sevgisini öğret, bizim yolumuzun da nice güzellikleri, incelikleri var, onları öğret…

"Hocam, güzel sanatlardan bir sanat?.."

O gâvurun güzel sanatı, gâvurun zevki!

Nasreddin hoca ne demiş?

"Soğanla yoğurt yedim ama ben de beğenmedim." demiş, tadını beğenmemiş. Herkes bir usul buluyor, bir şey yapıyor. Soğanla yoğurdun tadını almamış.

İnsanın yaptığı şey güzel olmalı. Elhamdülillah dedelerimizin çinilerini herkes beğeniyor. Avrupa'ya ihraç ediliyor vs. Camileri herkes beğeniyor, geliyorlar. Allah Allah, ne kadar güzel… Nakışları, ciltlerimizi, Kur'ân-ı Kerîmlerimiz'i herkes beğeniyor. Müzelerimizdeki eşyalarla iftihar ediyoruz. Müslümanın ruhu güzel, eseri de güzel olur, her şey güzel olur.

"Hocam, pek resme rağbet etmemişler. İslâm resmi yasaklamış mı, güzel sanatlar düşmanı mı?"

Yasaklamış! Var mı diyeceğin, yakama mı yapışacaksın, boynumu mu keseceksin?!..

Neden?

Küfre düşmesinler diye, puta tapmasınlar diye heykeli yasaklamış, resmi uygun görmemiş. "Evde suret olduğu zaman oraya melek girmez!" buyurmuş.

"Hocam, bu babamın resmi, hacı…"

Hadîs-i şerîf; "Hacı efendilerinin resmi müstesna." demiyor ki; "Suret olan eve melek girmez!" diyor.

"Ben babamı çok seviyorum."

Seviyorsan Allah rızası için onu oradan kaldır. Sen onun resmini oraya asıyorsun, o mezarda kıvrım kıvrım kıvranıyor. "Hâlâ sünnete aykırı bid'at işleniyor, günah oluyor." diye. Evde sen de babamı her seferinde görüyorum diye boy resmini [asıyorsun,]

[Hocam, bu Arap kıyafetli. Başına agel geçirmiş sırtına harmani almış…"

Ne kıyafette olursa olsun! İslâm kestirmiş atmış, yok böyle bir şey!

Onun yerine ne var?

Nakış var, tezyinat, tezhip var, cilt sanatı, dokuma sanatı var; sen sanatını, güzellik duygunu başka bir yerde, başka meşru güzelliklerle tatmin et! Ne diye haramlara bulaşıyorsun; eve melek girmeyecek, Allah hesap soracak!

Le'ane'llâhu'l musavvirîn. "Allah tasvircilere lanet eder!" Allah kıyamet gününde onlara diyecek ki;

"Bunun resmini yaptın, heykelini yaptın ya canı da ver! Haydi bakalım şu yaptığın şeyin ver canını!"

Nereden versin, o Allah'ın âciz kulu!

"Ne diye resmini yaptın, yürü cehenneme!"

"Hocam, bizde yok. Bizde büfenin üstüne kuş resmini koydum, çok beğendim."

Olmaz!

"Kedi koysam olmaz mı?"

Olmaz!

"Kartal, şahin resimleri?"

Olmaz!

"Duvarda geyik resimleri?.."

Olmaz, câiz değil, uygun değil, yanlış! Oraya bir âyet-i kerîme koy, bir hadis koy; gören ibret alsın, mânası ne desin. Onun için vaaz, nasihat olsun. Veyahut güzel bir şey koy; bir çiçek koy, camimizde motifler var, çiçekler var, tamamen süssüz değil, yukarısı aşağısı… Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Biz müslümanların da zevki âlâların âlâsıdır, haram değildir, helal yoldandır.

Ötekilerin sanatı başka sanat, onlarınki boynuzlu sanat, onlar kadını açmayı sanat sayarlar. Boynuzlu, namusa aykırı!

Adam evli; karısı filanca artistle öpüşüyor koklaşıyor, kocası da orada duruyor!

Neden?

"Hocam film çeviriyorlar, ne olacak?"

Rezalet! Alçaklık! Başka bir mevzu mu bulamadım?! Biz yapmayız; gâvur yapar, gâvurun zevki. Yapmamalıyız. Bizim ne olduğumuzu bizim idrak etmemiz. Benliğinizi, İslâm şuurunu bilmeniz lazım.

"Ben müslümanım arkadaş, o kadar!"

"Aptal mısın, enayi misin; ye şu faizi!"

"Ben haram yemem."

"Gel gazinoya gidelim, felekten bir gece çalalım…"

Çalmanın hangisi hayır getirmiş ki, bu hayır gelsin!

"Ben gitmem öyle yere; gidersem Kur'an okunan yere giderim, ilim irfan meclisine giderim. Hiçbir şey bulamazsam sefalı, manzaralı bir yere giderim. Orada Allah'ın güzelliklerini temaşa ederim, güneşin batışını, doğuşunu seyrederim. Bahar dalını seyrederim, tepeden tırnağa çiçek açmış ağacı seyrederim…"

Deli eder insanı bu dünya

Şu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç

Deli eder tabii, baktığın zaman hayran kalırsın.

Kışın bu ağaç çırıl çıplaktı. Bu süsleri nereden aldın, nereden buldun, tepeden tırnağa çiçeklenmiş; baktığın zaman hayran kalıyorsun, bakılacak nice güzellikler var!

Allah bize müslüman olduğumuzun şuurunu kaybettirmesin. Adımımızda, oturmamıza, kalkmamıza, konuşmamıza, zevkimize, sevmemize [İslâm şuuru versin]. Evimizi süslememizde, mobilyamızda, koltuğumuzda, sedirimizde, halımızda İslâm şuuru olsun.

Halıya bakıyorsun ortasında kocaman bir gamalı haç yerleştirmiş! Motif İtalya'dan geliyor, motifi gâvur yapıyor, ortasında kocaman bir malta hacı!

Ya Malta şövalyeleri bizim dedelerimize kan kusturdular, onlar gemileri [yaktılar]! Hristiyan tarikatından bir tarikatın şövalyeleri, din namına haçlı seferi yaptılar. Sen onun haçını halına almışsın! O halıyı alma, Selçuklu desenli bir halı al, Sivas desenli bir halı, Ladik desenli bir halı al… Dikkat et!

"Ben böyle şey istemiyorum! Başkası alsın…" de.

Tepeden tırnağa her taraf put!

"Böyle haç zarar vermez."

Zarar vermez ama ne diye olsun, ne diye adamın haçı putu benim evime gizliden gizliye girsin! Düz halı sererim daha iyi, yemyeşil, dümdüz, masmavi, gri renkli, daha iyi; desenli olması şart değil!

"Buyur hocam, galiba namaz kılacaksın, seccadeyi yayayım."

"Allah razı olsun."

Bakıyorsun, tam secde yerinde kocaman bir put; seccadeye getirmişler; tam secde yerine koymuşlar, ayak yerine koymamışlar. Kasıt olduğu belli, adam motiften medet umuyor:

"Oraya motif koyarsa müslüman gâvur mu olacak?"

Olmaz ama ondan medet umuyor, kendi desenini yapıyor!

Sen ne diye kendi desenini düşünmüyorsun?

Evinin parmaklığını yapmış, Kâbe-i Müşerrefe'nin demir parmaklıklarını haç şeklinde yapmış!

Daha başka bir desen bulamadın mı, hiç mi müslüman sanatçı [yoktu]?!.. Her şeye dikkat etmek lazım.

Biz müslüman olduğumuz için her şeyimiz İslâm damgasını taşıyor.

"Her şeyim İslâmca, konuşmam, kızmam, sevinmem, reaksiyonum, aksiyonum, her şeyim, İslâmca olur. Taklitçi değilim ki! Kimi taklit edeceğim, taklit edersem Resûlullah'ı taklit ederim; elin gavurunu mu takllit edeceğim? Filanca artistin bıyığını mı taklit edeceğim?..

"Sen niye böyle kafayı kazımışsın?"

"Yul Bryener'e benziyorum."

"Sen niye bıyığının üstünü kazımışsın?"

"Clark Gable'e benziyorum."

"Sen niye bunu böyle yapmışsın?"

"James Bond'a benziyorum…"

Ya hiç İslâm kalmadı mı?

Bütün modalar kâfir! Şairin dediği gibi memleket;

Kâfiristan olmuş el amân!

Neden?

Şuurumuz olmadığından, İslâm şuuru yok!

"Arkadaş benim üslubum da böyledir, biz böyle yaparız, bizim örfümüzde böyledir, böyle yapalım…"

Japon, evinde mobilya yok diye korkuyor mu ki?

Hiç korkmuyor. Japon bu koltukları evin içine sokmaya çalışsa zaten sığmaz ki! Kalabalık ülke. Biz koltukları dolduruyoruz. Koltuklar orada sefa sürüyor, biz kapının önünde el pençe divan duruyoruz. Koltuklar otursun misafir odamızda; kocaman gemi gibi, kalyon gibi kanatlı, kuyruklu koltuklar… Bir kişi oturuyor, ötekisi uzaktan yutkunuyor; iki kişi oturdu mu yer kalmıyor, bir kişiyle odanın köşesi doluyor. Bizim [âdetimiz] bu değil!

Taht mı yapıyoruz?

Benim hatırladığım; evin camının önünde bir sedir olurdu, üstüne bir halı, kenarına ot yastıklar. Oh kolunu koyarsın, başköşeye en yaşlı bağdaş kurar oturur filan. Sekiz on kişi alırdı, ötekisi yere otururdu. Yerde de minderler, şilteler… Ucuzdu, masrafı da yoktu.

Düğün de kolaydı, evlenmek de kolaydı!

Şimdi bekârlar; "Nasıl evleneceğiz?" diye düşünüyor.

Şu kadar milyon yemek takımı…

Şu kadar milyon yemek takımı da bir işe yaramaz! Yemek takımlarının hepsi fuzulidir, taklittir. Çok az işe yarar, adam yemeğini yine sinide yer. Yemek takımı, misafir odasında durur, kullanmaz! Oturma odasına sofra örtüsünü yayar, eski usulle sinede yer.

Peki ne diye aldın bunu? Ne diye parayı kaptırdın?

Kaptırmışız, paçayı kaptırmışız da ondan. Evvela paçayı kaptırmışız batı taklitçiliğine ondan gidiyor!

"Ben bu mobilyayı istemiyorum."

Perdelerin hepsi tavandan tabanadır.

"Yahu hacı hanım, bu kadarına lüzum yok…"

Anlatamazsın! Amerika'da hükümet yasaklamış, tabandan tavana perde yasak! Camın üstünden bir çerçeve, camı kapatacak kadar bir perde.

Şehir tiyatrosunun sahnesinin perdesi gibi bir uçtan bir uca perde...

"Buna ne kadar para verildi?"

"Kartonpiyerine şu kadar, bilmem neresine şu kadar…"

Hayatı biz kendi kendimize [zorlaştırıyoruz], sade güzelliği unutmuşuz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e uymaktan, gâvura benzemekten, kendimizin öz, kendimizin âdeti, örfü olması bakımından bu noktalara kadar geldik.

Kâne yekûmu izâ semi'a's-sâriha.

Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Neseî, Ahmed b. Hanbel, İbn Abdiller'den rahmetullahi aleyhim ecmaîn; Hz. Âişe-i Siddîka validemizden radıyallahu anhâ -Allah şefaatine erdirsin- rivayet etmişler:

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz horoz sesini duyunca kalkardı."

Ne zaman? Yani gece.

Sârih; "bağıran" demek. Gecenin o vaktinde horoz bağırdığı için horoza o ismi vermişler.

İzâ semi'a's-sâriha. "Bağıran, öten horozun sesini duyduğu zaman kalkardı."

Horoz Allah'ın acayip bir mahlûkudur, gecenin teheccüt vaktinde öter. Zamanı öyle bilir ki!..

"Hocam saatimiz yok. Saatimiz olmadığı için itikâfa girdik ama teheccüde kalkamadık…"

Saatimiz olmadan önce canlı saat vardı. Horoz öttü mü ilk horozun ötüşü şu zaman demekti, belli olurdu, mübarek kaldırır.

Erkenden yatılır, hava erkenden karardı mı tavukkarası oldu derler, bazı insanların gözü iyi görmez. Hava biraz alaca karanlık çöktü mü gözü görmüyorsa tavukkarası derler, tavuk o zaman görmez, hava kararmadan erkenden kümese girer. Ondan sonra da tam teheccüt vaktinde horoz bangır bangır, bağıra bağıra herkese ibadet vaktini ilan eder. Sevimli bir hayvan, güzel bir hayvan!

Beslesenize…

Nereden besleyeceğiz, evlerin hepsini konserve gibi yaptık, üst üste katlar, balkonda mı besleyeceğiz?!..

Zaten ben beslesem komşu kızar. "Tam uyuyacağım zamanda senin horoz bir bağırdı, beni uyandırdı…"

Hadi karakolluk! Şimdi evler değişti, bahçeli evimiz olsa kümesimiz olsa horozumuz olsa anlardık.

Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem horozlar ilk öttüğü zaman kalkardı. Gecenin o güzel vaktinde göğün kapıları açılır, etrafa rahmet saçılır.

Allahu Teâlâ hazretleri kullarına seslenir ki; "Yok mu benden afv u mağfiret isteyen; istesin affedeceğim, buyurun isteyin; yok mu benden bir dileği olan, istediğini vereceğim…" dediği, seslendiği zamandır. O vakit; Allahu Teâlâ hazretlerinin semâ-yı dünyaya nüzul eyleyip uyuyan kullara cihan halkına seslendiği zamandır.

O vakitte uyananlar, dua edenler, abdest alanlar, iki rekât da olsa teheccüt namazı kılanlar, elini açıp Allah'tan muradını isteyenler muradına nail olur. Çünkü Allah, isteyene istediğini veriyor. [Vermemek] şanına yakışmıyor. Kul istiyor, O da "Vermem." demiyor. Şanına yakışmaz.

Dünya zenginlerini bile biliriz, istedin mi verir. Ağaysa paşaysa verir.

Allahu Teâlâ hazretleri zaten dua eden kulunu seviyor. Dua ettiği zaman istediğinin âlâsını veriyor. Onun için o vakte uyanık olmamız, kalkmamız lazım.

Onun için ne lazım?

Muhterem kardeşlerim!

Yatsı namazını kılar kılmaz vakit harcamadan, oyalanmadan yatmak lazım. Yatsıdan sonra fazla oyalanmadan hemen gidip yatmak lazım.

Neden?

Teheccüde kalkacak, teheccüt var.

Teheccüde kalkmalı, o sevapları almalı, duaları yapmalı, o ecirlere nail olmalı.

Neden?

Efendimiz, horozlar ilk öttüğü zaman kalkardı da ondan!

Onun gibi yaşamak istemiyor muyduk, onun sünnetine uymak istemiyor muyduk?

İstiyorduk.

Böyle yapacaksın!

Allah cümlemize, cümlenize yardımcı olsun. Sevdiği kul eylesin. Yolunda dâim etsin, zikrinde kâim etsin.

Fâtiha-yı Şerîfe mea'l-Besmele…

Sayfa Başı