M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 141.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîne alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Nahmedühû bi-cemîi mehâmidih. Lehü'l-hamdü kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.

Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'dü:

Fa'lamû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve ahsene'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesetin bid'atün. Ve külle bid'atin dalâletün. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:

İnnehû se-yüsîbü ümmetî fî âhiri'z-zamâni belâün şedîdün lâ yencû minhu illâ racülün arafe dîne'l-lâh fe-câhede aleyhi bi-lisânihî ve kalbihî fe-zâlike'l-lezî sebekat lehû's-sevâbiku ve racülün arafe dîne'l-lâh fe-saddeka bihî.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâle.

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun. Rabbimiz Teâla ve tekaddes hazretleri dünya ve âhiret saadetine erdirsin, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup tefeyyüz eylemek, talim eylemek üzere toplanmış bulunuyoruz. Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce, boynumuzun borcu olan vazifeleri îfâ edelim; cümle geçmişlerimizin ruhlarına sûreler okuyalım.

Başta Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere, onun etbâının, ashabının, Hz. Âdem aleyhisselam'dan Peygamber Efendimiz aleyhisselam'a kadar gelmiş geçmiş cümle enbiyâ ve mürselînin, cümle evliyâullahın, sâdâtın, âşıkların ruhlarına; hâsseten Ümmet-i Muhammed'in vefatından sonra irşadıyla vazifeli olarak çalışmış olan ulema-i âmilin, meşâyih-i vâsılin, sâdât-ı kirâmımız, sâdât-ı turuk-u aliyyemiz ve hulefasının ruhları için; okuduğumuz hadîs-i şerîfleri bizlere kadar nakil ve rivayet etmiş olan hadis alimlerinin ve râvîlerin; okuduğumuz Râmûzü'l-ehâdîs kitabını cem ve telif eylemiş olan Gümüşhaneli Hocamız'ın, kendisinden feyz aldığımız Mehmed Zâhid-i Bursevî Hocamız'ın ruhları için; cümle silsilemiz mensuplarının ruhları için ve sâir evliyâullahın, sâdât ve meşâyih-i turûk-i aliyyenin ve onlara bağlı âriflerin, dervişlerin, müridlerin, salihlerin ruhlarına hediye olsun diye; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimizin cümle geçmişlerinin ruhları şâd olsun diye; bu beldeleri fetheden fatihlerin, gazilerin, şehitlerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye; beldemizin medâr-ı iftihârı, büyük mücahit Hüseyin Gazi hazretlerinin, evliyâullahtan Hacı Bayrâm-ı Velî'nin ruhlarına hediye olsun diye; adları unutulmuş, kendilerine dua edecek kimseleri kalmamış olan cümle mü'minîn ü mü'minât ve müslimîn ü müslimâtın ruhlarına hediye olsun ve biz yaşayan mü'min kullar da Rabbimizin rızasına uygun yaşayalım, Kur'ân-ı Kerîm yolunca yüreyelim, Peygamber Efendimiz'in sünnetini ihyâ edelim de saadet-i dâreyne nâil olalım diye buyurun bir Fatiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım.

Okuduğumuz hadîs-i şerîf, Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 141. sayfasının birinci hadisi. Hz. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar:

İnnehû seyüsîbü ümmetî fî âhiri'z-zamânî belâün şedîd. "Hiç şüphe yok ki ümmetime âhir zamanda çok şiddetli bir bela isabet edecek."

Lâ yencû minhü illâ racülün. "Bu beladan, imtihandan, fitneden kurtulması mümkün olan iki insan var. Ötekiler kurtulamayacaklar, bu belaya mâruz kalacaklar; bu imtihanda kaybedecekler, çok zararlara günahlara girecekler."

Kurtulanlar, bu belaya uğramayanlar kimler?

Racülün arafe dîne'l-lâh. "Birinci grup; bir adam ki Allah'ın dinini biliyor."

Fe-câhede aleyhi bi-lisânihî ve kalbihî. "Bu bilgisi üzerine bu dine yardım etmek için lisaniyle, gönlüyle cihat ediyor, uğraşıyor, gayret ediyor."

Fe-zâlike'l-lezî sebekat lehû's-sevâbiku. "Bu adam; Allah'ın kendisine ezelden çok lütuflar ihsan ettiği bir kimse demektir."

Çünkü Allah'ın dinini biliyor ve dinini yaymak için lisaniyle kalbiyle gayret sarf ediyor. İşte bu cihat eden insan, Allah'ın ezelden büyük bir ikramına mazhar olmuş ki kurtulacak.

Ve racülün arafe dîne'l-lâh fe-saddeka bihî. "İkincisi; Allah'ın dinini bilen, buna uyan ve tasdik eden kişi."

Birincisi; Allah'ın dinini biliyor ve bununla cihat ediyor. Bilgisini yaymak, İslâm'ı korumak, müslümanların bilgi kazanmasını sağlamak; uğradıkları imtihanlara, musibetlere, belalara, çeşit çeşit fitnelere, fesatlara karşı dinin gerçeklerini söylemek için diliyle uğraşıyor, halkın irşadıyla meşgul oluyor. Onlara gerçekleri anlatıyor. İşte bu adam kurtulur. Bu adam; Allah'ın ezelde kendisine çok büyük bahtiyarlık ihsan ettiği bir kimsedir ki hem Allah'ın dinini biliyor hem de bildirilmesi, anlatılması, müslümanların uyandırılması için gayret sarf ediyor. Diliyle de gönlüyle de kalbiyle de gayret sarf ediyor. Candan yürekten mücadele edip cihat edip İslâm'ı korumaya çalışıyor. Ötekisi de; Allah'ın dinini biliyor, bu bilgisini tasdik ediyor ve bilgisine uygun olarak hayatını tanzim edebiliyor. Ötekisi kadar güçlü değil, mücadele edecek kadar ortaya çıkamıyor ama hiç olmazsa kendisini kurtarıyor. Asıl önemli olan bu.

Muhterem kardeşlerim!

Bir âyet-i kerîme var, Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:

Ve lev şâe rabbüke le-âmene men fi'l-ardı küllühüm cemîa. "Ey benim habibim, ey resûlüm, ey peygamberim! Canını üzüyorsun, telaşlara düşüyorsun, geceni gündüzüne katıyorsun, ümmetin için sıkıntıya düşüyorsun. İnsanlara İslâm'ı anlatmaya çalışıyorsun. Müslüman olanlara seviniyorsan da müslüman olmayanlara da çok üzülüyorsun. Eğer senin Rabbin Allahu Teâlâ hazretleri dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederlerdi."

Bu Allah'ın kudretinde. Allahu Teâlâ hazretleri dileseydi, dünyada bir tane kâfir kalmazdı.

Neden?

Gözünden perdeyi açardı, bir hakikati gösterirdi; o da hayranlığından düşerdi. İsterse inanmasın. Âyetleri ortada görünce inanmak zorunda kalırdı. Fakat o zaman imanın kıymeti kalmazdı.

İsa aleyhisselam'ın havarîleri kendisinden müjde istemişler:

"Senin Rabbin bu işi yapabilir mi, gökten bir sofra indirebilir mi? Elbette indirir, indirecek ama indirdikten sonra bu imanda durmayanlar o zaman çok şiddetli bir azapla azaba uğratılırlar. O kadar âşikâr mucizeden sonra bela, felaket, taş gelir, her türlü cezaya müstehak olurlar."

Allahu Teâlâ hazretleri dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi toptan inanırlardı ama öyle yapmamış. Hikmeti, sebebi var. Her şeyi güzel, hepsi güzel! Kâinâtın yaratılışı güzel. Hayatın akış tarzı güzel. Kurulan düzen güzel. Aylar, yıllar, zaman güzel. Güneş güzel. Gece, gündüz güzel. Mevsimler güzel. Bir de insanların serbest olması güzel. Hürriyeti vermiş. İrade-i cüz'iyyesini vermiş. Peygamberler göndermiş, emirlerini bildirmiş. Doğru yola gelenler mükâfatlandırılacak, doğru yola gelmeyenler cezasını çekecek. Hayatı bunun için yaratmış. Bunlar imtihan! İşte bunlardan dolayı her devirde mü'min de var, kâfir de var.

Eğer sadece akılla, mantıkla gerçekleri anlamak kâfi gelseydi, Peygamber Efendimiz'in zamanında insanların hepsinin Peygamber Efendimiz'in o nur cemalini, nur mucizelerini görmesi üzerine iman etmesi gerekirdi ama öyle olmuyor.

Neden?

Bir kere iman, Allah'ın çok büyük nimeti olduğundan, Allah onu herkese nasip etmiyor. Çünkü iman nasip olursa cennete girecek. Edepsize, kâfire, zalime nasip etmiyor. İyi kullara; edepli, boynu bükük, hatasını anlayan, düşünen, kalbi çalışan, merhametli, insaflı kullara ihsan ediyor. Merhametini de vermiyor. İmtihan dünyası.

Bu imtihan dünyasında en yüksek mertebe, en büyük ikramına ulaşmış olma derecesi; insanın Allah'ın dinini bilmesi ve onu korumak için hizmet etmesi. En büyük çalışma budur.

Bir insan dünya saadeti istiyorsa İslâmî ilimlere çalışsın. İslâmî ilimleri öğrensin ve başkalarına anlatmaya koşsun. Başkalarına İslâm'ı anlatmaya, İslâmî hakikatleri öğretmeye gayret etsin. O uğurda çalışsın. Böyle yapan büyük ecir sahibi olacak. Bunu yapamıyorsa hiç olmazsa gerçekleri duyduğu zaman tasdik etsin, uygulasın, kendisini kurtarsın. Başkasını kurtaracak kadar gücü yok, hiç olmazsa kendisini kurtarsın; o da bir derece.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi; dininin inceliklerini, Allah'ın ve Resûlullah'ın muradı üzerine tam anlayıp kavramış, dinde fakihlik mertebesini elde etmiş; sezgisi ve ilmî duygusu sağlam müslümanlardan eylesin. Bunu başkalarına anlatmak için çalışmayı nasip eylesin.

Bu öyle bir devir. Öyle gençleri biliyorum ki annesinin karşısına geçiyor, babasının karşısına geçiyor;

"Bak anne! Yanlış yoldasın, başını kapat. Baba! Yanlış yoldasın, bu yoldan kazanç sağlama. Böyle yaparsan haram olur, günah olur." diye onları doğru yola çekmeye çalışıyor.

Öyle bir dünya. Be yapalım? Allah'ın hikmeti. Onun için Allah bize ilim versin, fikir versin, çalışmaya gayret versin. Bu hadîs-i şerîf aklınızdan hiç çıkmasın.

İkinci hadîs-i şerîf zekâtla ilgili.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "İnnehû min temâmi İslâmiküm en-tüedddû zekâte emvâlikuüm." diyor

"Mallarınızın zekâtını eda eylemeniz sizin Müslümanlığınızın tamam olmasındandır."

Bir müslümanın zenginlik sınırı vardır; buna "nisap miktarı" denir. İlmihal kitaplarında yazılmıştır; şu kadar miktar parası pulu, imkânı olursa zengindir. Zengin olan insana da sahip olduğu mal varlığından, zenginlikten fakirlere yardım etmek, mâlî destek sağlamak borç olur, farz olur; Allah'ın emridir.

Allahu Teâlâ hazretleri bizim dinimizi dinlerin en sağlamı, en güzeli eylemiş ve en güzel ahkâmı koymuştur. Zekât da dinimizin en güzel ahkâmından biridir. İnsanın kendisinin alnının teriyle, elinin emeğiyle, işleyerek helalden kazanmış olduğu kazancında fakir kardeşinin hakkı vardır.

Neden?

İnsanlık borcu. O senin Hz. Âdem'den kardeşin. O fakirken sen varlık içindesin. Onunla ilgilenmek zorundasın. Onunla ilgilenmezsen iyi müslüman olamıyorsun. Malının kırkta birini zekât olarak vereceksin. Maldan, mülkten, eşyadan ve her şeyden zekâtın ne kadar verileceğini kitaplarımız yazmıştır, dinimiz bildirmiştir. Müslümanın durumuna göre mâlî görevlerini yapması lazımdır.

"Din bir duygudur, ruhsal olaydır. İnsan ve Rabbi arasındadır."

İslâm o kadar havada değil, bulutlarda gezmiyor. İslâm realist bir din, hayat dini. Hayatın ta kendisi. Maldan da vereceksin.

"Camide sabah akşam boyuna ibadet ediyorum, oruç tutuyorum."

Ama yetmez! Paradan ne haber? Parayla ilgili vazifeni de yapıyor musun? İslâm komple bir din.

Ali Yakup Hoca vardı, Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Çok dobra dobra bir alim kişiydi. Mısır'da kütüphane müdürlüğü yapmıştı. Onun adını severek anıyorum ki ruhu şâd olsun. O yaşlı haline rağmen mütevazı ama dobra dobra bir insandı. Âcizâne beni gelip teşvik etmişti; Hocamız'dan [Mehmed Zahid Kotku] bana vazife kaldığı zaman çok sevindiğini ifade etmiş o koca irfanına rağmen;

"Ben de sana bağlıyım." demişti.

Benim onun elini ayağını öpmem gerekir. Allah razı olsun, biz de ona gönülden bağlıyız.

Bir seyahate çıkmış; Bağdat'a, Musul'a, Basra'ya gitmişler. Arapçası da güzel, edebiyata da vakıf birisi. Birisi soruyor:

"Ey hocaefendi! Ben tesbihimi nasıl çekeyim? Yüksek sesle lâ ilâhe illallah mı diyeyim, yoksa zikr-i hafî mi yapayım, gönlümden mi Allah diyeyim?"

Hoca onun halini biliyor, huyunu biliyor; maddî imkânlarına rağmen biraz cimri olduğunu da biliyor. O yüzden ona eliyle para verme işareti yaparak;

"Sen tesbihi böyle böyle çekeceksin."

Çünkü cimri, vazifesini yapmıyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bir insan Allah'ın bütün emirlerinin muhatabıdır.

"Hocam! Ben namaz kıldım, bana başka emir yükleme!"

Ben yüklemiyorum ki Allah'ın emri neyse hepsiyle yükümlüsün. Namaz da kılacaksın, oruç da tutacaksın.

"Ramazan'da namaz kılacağım, akşamleyin teravih de kılacağım, oruç da tutacağım ama benden para isteme!"

Hayır! Hem namaz kılacaksın hem teravih kılacaksın hem oruç tutacaksın hem zekât vereceksin, hem de başka ne kadar emir varsa hepsini tutacaksın! 99 tanesini tutsan bir tanesini bıraksan hepsinden mesul olursun; komple yapacaksın. Çünkü İslâm bir nizam, bir bütün; bozuldu mu kıymeti kalmaz.

Dört çocuğa bir araba miras kalsa herkes bir tekerleğini alsa araba çalışır mı?

Çalışmaz. Çünkü araba komple bir nizamdır.

"Hadi bölüşelim; dört tekerin her biri birimizin olsun. Karbüratör sana, radyatör bana düştü."

Olmaz, çalışmaz. Araba bir sistemdir, hiç eksiksizse çalışır.

İslâm da bir sistemdir. Her emrine uyacaksın. Sıhhî emrine uyacaksın; bedenî emrine uyacaksın, ruhî emrine uyacaksın; zahir emrine uyacaksın, bâtın emrine uyacaksın; komple müslüman olacaksın. Öyle yarım yamalak, azını yapıp azını yapmamak olmaz. Çoğunu yapıp azını yapmamak da olmaz.

Altı bin küsur âyet var, altı binini kabul kabul ettim, küsuratını kabul etmedim."

"Allah'ın emirlerini kabul ettim.

Küsuratını değil bir tanesini bile kabul etmezsen kâfir olursun. Hepsini kabul edeceksin, hepsini uygulayacaksın.

Hayat renkli, çeşitli olduğundan müslümanın da görevleri çeşitlidir, rengârenktir, ışıl ışıldır, pırıl pırıldır. Karısına, çocuğuna, büyüğüne, küçüğüne, vücuduna, ruhuna karşı görevi vardır.

"Hocam! Keyfim istedi, sigara içiyorum."

"İçemezsin!"

"Bazı hocalar şöyle diyor, böyle diyor."

İçemezsin çünkü vücudunun senin üzerinde hakkı var. Bu vücut Allah'ın sana emanetidir, güzel kullanmak zorundasın. Bu vücudu tahrip etmeye hakkın yok. Ciğerini kurum doldurmaya, sıhhatini zedelemeye hakkın yok. İslâm böyledir. İslâm'ı öyle anlayıp öyle kavrayıp kâmil insan olunur. Birazını tutup da birazını tutmayan insan cezayı, şamarı yer.

E fe-tü'minûne bi-ba'di'l-kitâbi ve tekfürûne bi-ba'd. "Kitabın bazı âyetlerine inanıyorsunuz da bazılarını red mi ediyorsunuz? O zaman başınıza şöyle şöyle cezalar, belalar gelir." buyuruyor.

Onun için her ibadet güzeldir, zekât da çok güzel bir ibadettir.

Bir Kanadalı var, müslüman olmuş; Thomas Irving. Bu zât Güney Asya'da budist, brahmanist ülkelerin arasında elçilik yapmış, Kanada elçiliğinde vazife yapmış, siyasetçi hariciyeci olarak çalışmış. Bu zat diyor ki:

"Ben orada brahmanisti gördüm, başka din mensuplarını gördüm ve onların ibadetlerini inceledim. Bîtaraf bir gözle; Kendim hıristiyanım, Kanadalı'yım. Bunlar da başka kültürden, 'Bakalım bunların kültürleri, ibadethaneleri nasıl, ibadetleri nasıl?' diye her şeyini inceledim. 'Kanada'da Hıristiyanlık nasıldır, kilise nasıldır?' biliyorum, kendi kültürümü de biliyorum. Ondan sonra Müslümanlığın her ibadetinin çok hikmetli olduğunu gördüm, öteki dinlerde onu göremedim."

Budistlerde, brahmanistlerde Ganj nehrine gireceksin, yıkanacaksın. Bu nehir çamurlu, mikroplu! Girip yıkanıp ne olacak? Hacı olacak. Böyle hacılık mı olur? Öküzler girer, yukarıdan çer çöp gelir; işte orada yıkanacak. Kimisi daha batıl şeylere inanıyor. İslâm'ın her emri şahane güzel. O şahane güzelliğinin bir tarafı da çok yönlü olmasıdır.

Eskiden çocukluk zamanlarımızda, geçtiğimiz yıllarda bize dini nasıl anlatıyorlardı?

"Din güzel bir duygu, ona kimse ilişmez. Ben laikim. Din bir duygudur, herkesin içinde yaşanıyor."

Öyle yağma yok! Sen dini bilmiyorsun, yanlış anlatmaya çalışıyorsun. Din bir hayat nizamı; hem bâtını hem zahiri var; hem tefekkür hem eylem; hem iş hem para; hem ibadet hem zikir; hem her şey. Onun için İslâm'ın eşsiz güzelliği var. Hiçbir şeyle mukayesesi mümkün değil.

İslâm'da para vermek de ibadet. O olmazsa eksik olur çünkü her şey parayla dönüyor; her iş, her hayır parayla yapılıyor. O bakımdan zekât şahane bir ibadettir.

Daha yeni müslüman olmuş, İslâm'ı anlayamamış, pazarlığa kalkışan kabileler Ebû Bekir Efendimiz'e ne dediler?

"Yâ Ebû Bekir! Sen halife oldun madem; namaz kılacağız ama zekât vermek bizim işimize gelmiyor, zor geliyor. Zekât vermeyelim, sadece namaz kılalım. Yine mü'miniz müslümanız. Zekât olmasın; namaz kılmaya ve oruç tutmaya devam edelim."

Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz gayet sakin veya daha şiddetli, nasıl bilmiyorum, dedi ki;

"Ya Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında verdiğiniz zekâtları verirsiniz ya da sizinle harp ederim!" dedi.

Neden?

Çünkü kişi Allah'ın farzı olan zekâtı kabul etmezse mürted olur. Öyle yağma yok! Allah'ın her emrini güzelce uygulayacak. Biz de elimize makas alıp Allah'ın âyetlerini ayıramayız. Ahkâm âyetleri bir tarafa, iman âyetleri bir tarafa; olmaz! Öyle yağma var mı? Öyle saçma şey var mı? Allah'ın âyetlerini mi makaslayacaksın? Bunu yapmışlar.

"Şunlar okunacak, bunlar okunmayacak. Aman bunlardan bahsedilmeyecek, sadece şunlardan bahsedilecek."

Olmaz öyle şey! Âyetlerin hepsi okunacak, dinin ahkâmının hepsi öğrenilecek, öğretilecek. Allah'ın buyruklarının hepsi tutulacak, yasaklarının hepsinden kaçınılacak; İslâm bu.

Müslümanlık bir nizam, komple bir sistem. Şahane bir sistem! Bu sistemi aldın benimsedin mi her şeyiyle alacaksın. Almazsan Allah vermez. Yarısını almaya kalkarsan hiç vermez. Onun için tamamını alacaksın. Tamamı güzel. Yarım olduğu zaman sistem çalışmaz; otomobilin bir parçasını alıp da ötekisini almadığın zaman çalışmadığı gibi.

Üçüncü hadîs-i şerîf:

İnnehû men kâme mea'l-imâmi hattâ yensarife kütibe lehü kıyâmü leyletin.

Ebû Zer radıyallahu anh hazretlerinden rivayet edilmiş, Tirmizî, İbni Mâce rivayet etmiş. Bu hadis hakkında hasen, sahih hadis buyurmuşlar.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"İmam kalkıp gidinceye kadar onunla beraber duran, ondan önce kalkmayan, bekleyen kimseye bir gece kalkıp ibadetle namaz kılarak geçirmiş gibi sevap verilir."

İmam namazı kıldırdı; adam pabucunu alıyor, kuş kafesten uçar gibi gidiyor.

Dur babam! İbadet ettin, Allah'tan ücretini al! Dua et, sevabını kazan; acele etme! Namazdan sonra imama izzet, hürmet et.

Öyle şey olur mu?

Bazı hadîs-i şerîfleri okuduğum zaman yüzüme bir tebessüm yayılır, hoşuma gider. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

Fe'l-yeümmehüm akraehüm li-kitâbi'l-lâhi ve in kâne asğarühüm. "Bir kavim, birkaç kişi bir yere gittiler mi bunlara Kur'ân'ı en çok bileni, en güzel okuyanı imamlık etsin."

Anladık, Kur'an okumak imamlık mesleğidir; buraya kadar özel bir mâna yok. İkinci cümle şahane! Şöyle diyor:

Fe-izâ emmehüm fe-hüve emîruhüm. "Biri imamlık etti mi emirleri, komutanları da odur."

Sen imama namazda uy, dışarıda hürmet etme, izzet etme. Öyle şey olur mu? İmam kalkmadıkça kalkmayacaksın, imamla beraber ayakta duracaksın;

"O zaman bütün gece ayakta durmuş, namaz kılmış gibi sevap verecek." diyor Peygamber Efendimiz. Hürmet edeceksin.

Sen imamına hürmet etmezsen bu din nasıl öğrenilir, nasıl kalkınır?

Dini imam temsil ediyor.

Bizim Bergamalı bir tanıdığımız vardı, kendisi yaşlı beyaz sakallı; emekliye ayrıldı.

Bizim ilk zamanlarda maaş ne kadardı?

15 lira, 30 lira. Eskiden böyleydi. Bu rakamlar size komik gelir.

"En düşük 15 liraydı, o da tanzifat işlerine verilirdi. İmamlara müezzinlere ise yedi buçuk verilirdi."

Çöpçünün maaşının bile yarısı.

O zaman din kalkınır mı?

Kalkınmaz. Sen imama çöpçü kadar itibar etmezsen din kalkınmaz, din ileri gitmez. Din büyüğüne hizmet edeceksin. Kendisinden ilim öğrendiğin kimseye hürmet, izzet edeceksin, arkasından namaz kıldığın kimseye hürmet edeceksin.

"Hoca, hoca! Sen namazını kıldırmaya bak, dırdırlanma. Otur, al paranı, oku hatmini, sesini çıkarma!"

Böyle imamlık olmaz, böyle cemaatlik de olmaz, böyle müslümanlık da olmaz!

O senin hizmetçin mi! Seviyesi, kıratı bu kadar düşük mü? Sen bu lafları Yenimahalle Kaymakamı'na söyleyebilir misin, emniyet amirine, milletvekiline, bakana söyleyebilir misin? Söyleyemezsin! İmama niye söylüyorsun. İmam senin şamar oğlanının mı?

Ben bu hadîs-i şerîften imama, öndere, din büyüğüne, hocaya izzet itibar etmek gerektiğini anlıyorum; Allahu âlem öyle.

"İmam ile beraber kalkın, ondan önce kalkmayan."

Oturacak; birkaç hadis okuyacak, birkaç âyet okuyacak, Kur'ân-ı Kerîm'den aşır okuyacak; bir de izahını yapacak. Birkaç söz söyleyecek. Dur, bekle bakalım. "Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh. Hadi Allah'a ısmarladık." Dur bakalım ateş almaya mı geldin, ateş sönecek diye mi korkuyorsun? Biraz bekle, biraz tesbih çek, biraz dua et, biraz nefes al.

Güzel söylemişler;

el-Mü'minü fi'l-mescidi ke's-semeki fi'l-mâi.

Bu söz Arapça; güzel, latif bir söz: "Mü'min mescitte suyun içindeki balık gibidir."

Hani akvaryum balıkları keyifli keyifli yüzerler, kanatlarını kıpırdatırlar, biraz da yem attığın zaman keyifleri yerindedir. Bir de suyun içinden çıkaralım, hemen çırpınmaya başlar, biraz daha çırpınırsa ölür.

Ve'l-münâfiku fi'l-mescidi ke't-tayri fi'l-kafesi. "Münafık, mescitte kafesteki kuş gibidir."

Bir kapısı açılsa da uçsa gitse dışarıya; onu gözlüyor. "Bir an önce bitse namaz, şu imam da bir an önce kesse, hadi oku da çabuk gidelim."

Bu duygu, yanlış bir duygu oluyor.

"İmama hürmet; bütün gece kalkıp ibadet etmeye, sevap kazanmaya sebep oluyor."

İmam mihrabiyede oturuyor, bekliyor, cemaat de bekliyor. İmam kalkıyor, onlar da kalkıyor. Beraber çıkacaklar. İmama izzet, beklemek, hürmet etmek bu sevabı kazandırıyor.

"Acaba bu rivayet zayıf mı?" diye merak ettim, baktım. Tirmizî, bu hadîs-i şerîf için hasenün sahîhun; "Bu hadîs-i şerîf 'hasen sahih' hadistir." diyor. İmama hürmeti gösteren bir şey.

Hz. Ali Efendimiz'den hepimizin bildiği bir rivayet var;

"Bana bir harf öğreten beni kendisine köle yapmış olur." diyor.

"Artık ben onun talebesi olduğum için ben ona köle gibiyim; ağız açamam, söz söyleyemem, karşısında el pençe divan dururum."

Neden?

Çünkü "Bana bir şey öğretti."

Nerede hocaya bu hürmet, nerede zamane insanlarının çeşit çeşit sözleri?

Allah cümlemizi İslâm'ın özüne döndürsün.

İnnehû seye'tî ale'n-nâsi zamânün lâ yebkâ fîhi ehadün illâ ekele'r-ribâ' fe-men lem ye'külhü esâbehû min ğubârihî.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

"Hiç şüphe yok; insanların üzerine zaman geçip öyle bir zaman gelecek ki bu zamanda hiç faiz yemeyen insan kalmayacak."

Fe-men lem ye'külhü esâbehû min ğubârihî. "İnsan faizi yemese bile bu faizin tozundan biraz kendisine gelecek, tozunu koklayacak veya tozlanacak."

Yani kıyısından, köşesinden biraz bulaşacak.

Muhterem kardeşlerim!

Allah faizi haram kılmıştır. Adı faiz olsun, ribâ olsun, şu olsun, bu olsun. Bir ivaz karşılığı olmayan fazlalığı helal kılmamış; "haram" buyurmuş. Onun için fazlasını alamazsın. Alışverişte veya daha başka borçlanma vesaire muamelelerinde de faiz haramdır. Adı ne olursa olsun. Bazıları kurnazlık yapmak istiyorlar. Kur'ân-ı Kerîm'de faize "ribâ" denilmiş.

Ed'âfen mudâafe." denmiş. Binaenaleyh; "Faiz ed'âfen mudâafe olmazsa, kat kat olmazsa, azıcık olsura o zaman helal olur." demek istiyorlar.

Bu, dini bozmak demektir, bozgunculuktur. Böyle bir şey olmaz! Bir şeyin çoğu haram oldu mu zerresi de haram olur.

Mesela içki haram. Çoğu sarhoşluk veriyor; ondan haram.

O miktarda içmesem şöyle yalasam yine haram mı?

Zerresi bile haram. Çoğu sarhoşluk verenin, sarhoşluk vermeyecek miktarını yalasan bile yine haram.

Kimisi; "Bu devirde faiz yenilir." diye aldatıyor. Kimisi; "şöyle" diyor, "böyle" diyor, millet çatır çutur faiz yiyor. Yemeyenlere de tozu bulaşıyor.

Neden?

Memurdur, maaşından bulaşıyor. Maaşı bankada faizle çalıştırılıyor. Veyahut emekli olmuş. Emekli Sandığı;

"Ben sana paranı doğrudan doğruya vermeyeceğim, bulunduğun semtin bankasına göndereceğim, oradan alacaksın." diyor.

Sakallı, hoca adam bankada kuyruğa giriyor; "Emekli maaşımı alacağım." diye bekliyor. Tozu ister istemez isabet etti; Allah affetsin, Allah kurtarsın.

Müslümanların hakça, adaletçe, imanca doğru olan kazancı araması, bulması ve bunun için sistemler geliştirmesi lazımdır. Hiç harama bulaşmadan, alnının teriyle tertemiz kazanacak sistemi arayıp bulması lazımdır. Bunları bulmak alimlerin vazifesi, bunlara uymak da halkın görevidir.

Kardeşlerimizle oturduk, konuştuk. Âcizâne ben teklif ettim;

"Elinde az bir tasarrufu olan kimseler oluyor, enflasyondan dolayı kazancının yüzde altmışı, yetmişi uçup gidiyor; zavallının elinde yüzde otuz kalıyor, yüz lirası oyuz liraya düşmüş gibi oluyor, parasının değeri kalmıyor. Buna bir çare bulun, bunları çalıştırın. Kazanç getiren müesseseler kardeşlerine sermayesini açsın, hisse senedi çıkarsın."

İslâm'ın uygun gördüğü temiz kazanç şekliyle çalışan kardeşlerimize teklif ettim. Hisse senedi çıkarsınlar; öteki müslümanlar da onları alsın, güzel kazançlar olsun. Fakat henüz istediğimiz şeyler tatbik edilmiş, uygulanmış değil.

Alimlerin görevleri var; tüccarların görevi var, halkın görevi var. Hepimiz bu haramlardan kurtulmaya çalışmalıyız. Haramların tozundan bile kaçınmalıyız. Nasıl hava kirliliği zarar veriyorsa bu da zararlı. Tozunu bile teneffüs etmemek, tozunu bile üstümüze bulaştırmamak lazım. Hani "radyasyonlu çay, radyasyonlu hava, radyasyonlu yağmur" deniliyor ya öyle kaçmak lazım. Yoksa âhirette hâlimiz nice olur, bilmiyorum.

Muhterem kardeşlerim!

Allah bizi her türlü haramdan korusun, kurtarsın.

Beşinci hadîs-i şerîf:

İnnehû yekrahü li'n-nisâi en yenzurne ile'r-ricâli kemâ yekrahü li'r-ricâli en yenzurû ile'n-nisâ'.

Taberanî, Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'dan rivayet eylemiş.

"Erkeklerin kadınlara bakması haram olduğu, doğru olmadığı gibi kadınların da erkeklere bakması doğru olmaz, haram olur.

Bazı insan sanıyor ki gözlerini sakınmak sadece erkeğe mahsustur; erkek yabancı kadına bakmayacak, tamam bu tarafı doğru ama öbür tarafını bilmiyor.

Erkek evin camına bakarsa günah oluyor da kafesin arkasından kadın erkeğe bakarsa günah olmuyor mu?

Ona da günah oluyor. Kadın da nâmahreme, kendisine helal olmayan kimseye bakmayacak, erkek de bakmayacak; iki taraflı. Birisine serbest, ötekisine değil, öyle yanlış düşünülmesin.

Kadınlar ve erkekler gözlerine hâkim olsunlar çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:

Kul li'l-mü'minîne yeğuddû min ebsârihim ve yahfezû fürûcehüm. "Gözlerini kapayıp gözlerine hâkim olsunlar, harama bakmasınlar, namuslarını korusunlar."

Namusun korunamaması bakıştan başlar; ondan sonra namussuzluğa kadar düşer. Onun için gözüne hâkim olacak, bakmayacak. İslâm; haramları başlangıç noktasından kaynağından kapatır, kötülüğü kaynağından engeller; başkaları gibi değildir.

Kilis'ten mal almak serbest. Gidiyor, teyp alıyor, şunu bunu alıyor, yolda jandarma çeviriyor, müsaade etmiyor, ceza yazıyor.

Yasaksa niye Kilis'teki dükkânda sattırıyorsun?

Oraya baskın yap, orayı da engelle. Orada satış serbest, burada yasak! Dünya kanunu yarım, eksik. Allah'ın kanunu öyle değil. İslâm, şerrin kaynağını tıkayıp öyle engeller.

Gözüne sahip olacaksın. Kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara bakmayacak. Herkes namuslu olacak. Herkes kendisine helal olmayana karşı müstağni olacak; bu böyle.

"Tamam, hocam! Bakmıyoruz, bu hakikati biliyoruz."

Bakıyorsunuz. Nasıl bakıyorsunuz? Televizyona bakıyorsunuz. Televizyonda şarkıcı çıkıyor, siz de seyrediyorsunuz. O da "Ben seyredileceğim." diye milyonlar verip süsleniyor; eteği buraya kadar yırtık, göğsü buraya kadar açık. Sen de; "Az sonra haberleri seyredeceğim." diye seyrediyorsun. Veyahut reklam, halı reklamı; kadın halının üstünde kıvrılıyor, bilmem ne oluyor! Günah!

Allah rahmet eylesin, bir Mehmed Amca vardı; Allah onu da cennetlik etsin, çok iyi insandı.

"Biz, kibrit kutularının üzerindeki resmi kazıyıp eve kibrit kutusunu öyle götürürdük, o kadar dikkat ederdik." derdi.

Şimdi evlere gazeteler, resimler giriyor. Televizyonlar girmiş, televizyonla beraber gazino girmiş, meyhane girmiş, kilise girmiş; daha kötü yerler girmiş. Şimdi millet orada her şeyi görüyor, gitmesine gerek yok, her türlü kötülük onun ayağına geliyor. Güney Amerika'daki plajlar, Fransa'nın sahilindeki plajlar, filanca ailenin yatak odası geliyor; Allah saklasın! Onun için Allah'ın emrine tam uymak, Allah'ın rızasını kazanmak istiyorsak her haramdan gözümüzü sakınacağız.

Bizim kardeşlerimizden bir tanesi, bu televizyon meselesi ile ilgili [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'ın karşısına diz çökmüş, oturmuş. Mehmed Zahid Hocamız; "Bu mereti eve sokmak doğru değil, sonra çoluk çocuğa hâkim olunmaz." diye konuşurken;

"Hocam! Düğmesi elimizin altında değil mi, kapatırız biter. Şu kadar basit, işte şöyle kapatıverirsin, biter." demiş.

Hocamız sakin bir insandı ama şöyle bir doğrulmuş, kaşlarını çatmış;

"Onu yapmak için evliyâ olmak lazım!" demiş.

Dayanamazsın ki filmin orasını kapatamazsın, seyredersin. Kız utanır bu tarafa bakar, baba kızarır önüne bakar; o müstehcen sahne orada döner durur.

Onun için ilim öğrenmeye gayret edelim. Kitap okuyun, ilim meclisi kurun, boş şeylerle vakit geçirmeyin. Ne kadar benziyor televizyon ve "telefisyon" telef makinesi, zamanı telef etme makinesi! Hep öğretici olsa açık öğretim olsa Kur'an öğretse, tabiat manzaralarını öğretse, deniz altını öğretse, buzulları öğretse güzel. Ama kendini kolla, gözet. Zehiri teneke kupa içinde sunmazlar; altın kupada, süslü süslü kupada sunarlar. Allarlar, şekerlerler, yuttururlar. Onun için süslüyorlar, püslüyorlar.

Ne yapacağız?

Alternatif koyacağız. Hâkim olacağız. Fikrimizi söyleyeceğiz. Dileğimizi, istediğimizi söyleyeceğiz.

"Bu müstehcen filmi istemiyoruz; bunun ana fikri örfümüze, kültürümüze aykırı. Bunu oynatmayın, istemiyoruz."

Milletvekillerimize söyleyeceğiz.

"Biz öz televizyonumuzu istiyoruz." "Bak Suud'da nasıl? Orada Kur'an öğretiliyor, böyle sahneler yok." diyeceğiz, kendi arzumuzu söyleyeceğiz.

Yöneticiler de; "Millet böyle istiyor." diyecek.

Şimdi çanak antenler kuruyorlarmış. Bu çanak antenlerden Avrupa'nın müstehcen neşriyatını verdiriyorlarmış. Orada çok kötü, porno filmler oynatıyorlarmış. Bu yol bir açıldı mı çocuğuna hâkim olamıyor. Allah saklasın, Avrupa'ya gittiğim zaman öyle acı hadiseler duydum, öyle namus lekeleri, öyle feci şeyler duydum ki söyleyemem ancak çok fena olduğunu söyleyebilirim. İşte bunlardan dolayı oluyor. Avrupalı'nın dindarı da memnun değil. Onlar bizim millî bünyemizi hasta etmek için bizi çürütmek için yapmak isterler. Veya onların din, iman, namus ve ardan haberi yoktur; onlar bizden başka türlü, hayvanlar gibi yaşarlar. Onun için bizde namus, aile önemlidir. Çocuğun babası belli olmalı, nikâhsız olmamalı, haram olmamalı, her şey helal olmalı. Biz Allah'ın mü'min kullarıyız, hesap vereceğiz, huzuruna çıkacağız; her şeyimize çok dikkat etmek zorundayız.

"Hocam! Vazgeçemiyoruz; evimize almazsak çocuklar komşunun evine kaçıyor."

Evlat yetiştirmek kolay değil. Dünyaya getirdikten sonra hâkim olup günahlara bulaştırmamak lazım. Erkek kardeş kız kardeşleriyle evleniyor; kötü haller olabiliyor. O bakımdan; önünden, İslâm'ın istediği gibi haramları engellemezsen, sonunda saçını başını yolarsın. İnsan intihar edecek hâle gelir; Allah saklasın! Temizlenmeyecek durumlar olur. Ya Allah'ın sözünü dinlersin ya da pişman olursun. Bu muhakkak böyle. Ya akıllıların nasihatlerini zamanında dinlersin ya da zaman sana o nasihatleri acı acı öğretir, iş işten geçmiş olur. Muhterem kardeşlerim! O bakımdan âyetlere gelelim, hadislere gelelim, Allah'ın emrini tutalım.

Altıncı hadîs-i şerîf:

İnnehû lâ yedhulü'l-cennete illâ nefsün müslimetün ve inna'l-lâhe le-yüeyyidü hâze'd-dîne bi'r-racüli'l-fâcir.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten Buhârî, Müslim, Ahmed b. Hanbel rivayet etmiş.

Peygamber Efendimiz diyor ki:

"Cennete ancak müslüman olan kişi girecek."

Bir profesör kardeşimiz bir makalesinde; "Cennet mü'minlerin malıdır, onların tekelindedir." diye yazmış. Bazılarının yanlış kanaatlerini düzeltecek hadisler, âyetler sıralamış. "Cennete ancak müslüman girecek; yahudi, hıristiyan giremez." İnancı sağlam değil, devresi geçmiş, Peygamber Efendimiz'i kabul etmemiş, giremez! Ancak müslüman girecek.

"Ama Allahu Teâlâ hazretleri bazen fâcir, günahkâr, imanı zayıf, sonunda kâfir olarak ölen bir kimseyle de bazen onu dine hizmet ettirtir bu dini yüceltir."

Bu Allah'ın hikmeti, belli olmaz. Fâsık bir insanla bu dini teyit ve takviye eder. Allahu Teâlâ hazretleri onu da dine, müslümanlara hizmet ettirir.

Savaşta birisi çok güzel çarpışıyormuş da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem; "O cehennemliktir." demiş. Müslüman ordusunda çarpışıyor, kâfire kılıç sallıyor, hem de çoklarını deviriyor, kahramanca çarpışıyor. "O cehennemliktir." buyurmuş.

Neden?

Nübüvvet gözüyle bakıyor, senin gözünle bakmıyor. Allah ona başka bir göz vermiş, o onun hâlini gördü. Sonra herkes sustu, kaldı; "O zaman hâlimiz harap!" diye bir şey söyleyemediler. Epeyce bir sarsıntı oldu.

"Allah Allah! Hem güzel çarpışıyor hem de Efendimiz 'cehennemlik' diyor!"

Sonradan bir haber geldi;

"Ya Resûlallah! Senin o 'Cehennemliktir.' dediğin kimse gerçekten savaşırken yaralandı, yarasının acısına dayanamadı, tahammül gösteremedi, sabredemedi. Kılıcın kabzasını yere dayadı, üstüne abanıverdi, intihar etti." dediler.

O zaman herkes Allahu Ekber! dedi; Resûlullah'ın önceden onun kâfir olarak öleceğini bilmesi karşısında şaşırdılar, hayret edip kaldılar. İntihar edince cehennemlik oluyor. Peygamber Efendimiz onun o hâlini önceden sezip söylemiş oluyor.

Muhterem kardeşlerim!

Allah bizi edepten, imân-ı kâmilden mahrum etmesin. İnsan edepsiz olursa cezaya uğrar. İmanında eksiklik, kusur olursa başına çok büyük dertler açılır. Bir insan; "Ben dine şöyle hizmet ediyorum, böyle hizmet ediyorum." diye hindi gibi kabarıp ortalıkta çok dolaşmasın. Çünkü;

"Ne oldum?" meselesi önemli değil; "Ne olacağım?" meselesi önemli. "Acaba ben nasıl öleceğim, ne hal üzerine öleceğim?" Şu anda bir şey yapıyorsun, hizmet mi Allah bilir. Kendi cebini mi dolduruyorsun, dine mi hizmet ediyorsun, gururunu mu tatmin ediyorsun, nefsinin esiri misin, kibirli misin, ucublu musun? Allah bilir. Kimin Allah yolunda çarpıştığını Allah biliyor.

Bazı kimse Allah yolunda çarpışır gibi görünür, dine hizmet ediyor gibi görünür. Ama bu, Allah'ın hikmetidir; böyle bazı insanları bu dine hizmet ettirir. Ama cennete müslümandan gayrisi girmeyecek. Ancak sağlam müslüman girecek. Eğer imanı sağlam değilse, kusuru varsa sonunda, son halinde cılklığı ortaya çıkar.

Biz bu hadîs-i şerîfin karşısında ne yapalım?

Tir tir titreyelim, ürperelim. Boynumuzu bükelim, gözyaşı dökelim, Allah'a yalvaralım.

"Ya Rabbi! Ben anlayamayabilirim. Bende sevmediğin ne gibi huy, hal varsa onları at; fikrim kötü olabilir, halim kötü olabilir, amelim kötü olabilir. Ben kendimi iyi yapıyor sanırım ama sen sevmiyor olabilirsin. Bende sevmediğin ne gibi iş, durum, sıfat varsa onları at yâ Rabbi! Beni onlardan pâk eyle yâ Rabbi! Beni sevdiğin kul eyle. Sevdiğin huylara, sıfatlara sahip eyle. Bana kibir, ucub verme yâ Rabbi! Kötü ahlâk verme yâ Rabbi! Münafıklığa, riyaya, gösterişe düşürme yâ Rabbi!" diye çok yalvarmamız lazım. Aziz ve muhterem kardeşlerim! Tir tir titrememiz lazım.

Şu anda camide olmak önemli değil; imtihanı başarıp son nefeste âhirete imân-ı kâmil ile göçüp gitmek önemli. Son ana kadar imtihan edildiği için insan ne ibadetine, taatine mağrur olmalı ne çok böbürlenmeli ne de "günahkârım" diye ümitsizliğe düşmeli. Hem Allah'ın rahmetinden ümitli olmalı hem de pürdikkat korku ile günaha düşmemeye çalışmalı; yol budur. Buna; "takvâ yolu, Allah'tan korkma yolu, Allah'tan sakınma yolu" derler. Havfullah, haşyetullah, Re'sül hikmeti mehâfetullah. Hikmetin başı Allah korkusudur. Allah'tan korkmayan insan çok günahlar işler, çok yanlış işler yapar.

"Allah bizi kötü hallerden, kötü huylardan korusun. Mü'min-i kâmil olarak yaşatsın. Bizi sevmediği sıfatlara sahip etmesin. Daima sevdiği işleri yapan, sevdiği yollarda yürüyen, sevdiği amelleri işleyen kullar olalım. Rabbimize emanetimizi mü'min-i kâmiller olarak verelim. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım. Cennetiyle cemaliyle müşerref olalım." diye gece gündüz gözyaşı döküp yalvarmamız lazım.

Allah bizi bu muradımıza erdirsin.

Sonuncu hadîs-i şerîf:

İnnehû lem yukbâd nebiyyün hattâ yerâ mak'adehû mine'l-cenneti sümme yuhayyeru.

Buhârî, Müslim, Ahmed b. Hanbel Hz. Aişe radıyallahu anhâ anamızdan rivayet etmiş; Allah şefaatine nâil eylesin.

"Hiç şüphe yok ki hiçbir peygamberin ruhu cennetteki yeri kendisine gösterilmeden kabz olunmaz; gösterilir de yine serbest bırakılır."

"Ey peygamberim, ey sevgili kulum, ey vazifemi emrimi insanlara tebliğ edip de benim kendisine verdiğim vazifeyi yapan kıymetli kulum! İşte bak, cennetteki yerin şurası. Nasıl istersin? 'Hayatta biraz daha yaşamak mı istiyorsun yoksa artık buraya gelecek misin?' diye muhayyer bırakılır, ruhu kabz olunur. Cebir yok, zorlama yok; ikram var. 'İstersen yaşa dilersen cennetteki yerin burası.' diye gösterilir."

"Hiçbir kul nerede öleceğini bilmez." diye âyet-i kerîme var ya; genellikle bilmezler de, Allah'ın sevgili kulları bilir, işaretlerinden anlar. Cebrail aleyhisselam her sene Peygamber Efendimiz'e Kur'ân-ı Kerîm'i bir defa okurdu. Ramazan'da şöyle bir devrederdi. Vefatı senesinde iki defa okudu. Oradan anladı ki bu iş tamam oluyor. Yani Allah işaretlerinden bildirir.

Bir de Tezkiretü'l-evliyâ'da güzel bir rivayet var: Süfyân-ı Sevrî hazretleri büyük fakih, büyük alim, ârif, zarif, kıymetli kimse, Allah'ın sevgili kulu. Abdullah b. Mübarek de benim çok kıymet verdiğim, çok sevdiğim, âşıklısı olduğum bir mübarek alim. Abdullah b. Mübarek, Süfyân-ı Sevrî'nin meclisine gidermiş. Süfyân-ı Sevrî de -kendisi büyük alim, mezhep sahibi, kendisinin Sevriye mezhebi var- onun meclisine gidermiş. Tevazuya, ilim sevgisine bak! Sevap kazanmak için bildiği bir şey olsa da tekrar etmek için. Ne kadar güzel!

Abdullah b. Mübarek zengin, mücahit, tüccar, hadisçi, mutasavvıf, cömert. Her türlü güzel sıfatı var; her an hayran olunacak bir kimse. Hepimizin onun hayatını okuması lazım. Süfyân-ı Sevrî bir gün gitmiş, Abdullah b. Mübarek'in dersini dinlemiş. Ondan sonra;

"Ey Abdullah! Bundan sonra ben senin dersine, meclisine gelmiyorum; bu son. Senin konağındaki terbiyesiz cariyeler bana laf attılar; 'Hadi gel, seninle evlenmeye hasretiz, yanımıza gelsene.' dediler." demiş, sinirlenmiş, çıkmış.

Abdullah b. Mübarek yanındakilere; "Vefatı yakın, hûrîleri görmüş." diyor. Çünkü benim konağımda cariyeler yok. Hûrîleri görmüş, hûrîler onu cennete çağırıyor. Durumu oradan anladı; ötekisi farkında değil. Mübarek'in cariyeleri kendisini çağırıyor sanıyor. Halbuki hûrîler çağırıyor. Tabi Abdullah b. Mübarek bu sözden hemen anlamış. Kendisinin konağında ona öyle laf atacak cariye yok ki, huriler olduğunu anlamış. "Bekleyin, vefatı yakın." diyor. Ondan sonra vefatının haberini getiriyorlar. Cenaze namazını kılıp âhirete selametliyorlar.

Onun için Allah, sevgili kullarına bildirir.

Bildirmeye kâdir mi?

Kâdir.

Bildirir mi?

Bildirir.

Kimse mâni olabilir mi?

Olamaz. Bazısına bildiriyor. O kimse; "Yarın, öbür gün" diye haber verebiliyor.

Allah bizi mü'min-i kâmiller olarak âhirete göçenlerden eylesin.

Sayfa Başı