M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Selahaddîn-i Eyyûbî Kudüs Müslümanlar Tarafından Tekrar Kafirlerden Alınıncaya Kadar Gülmemeye Ahdetmiş

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allahu Teâlâ hazretleri bu Yahudi kafirlerin yapmış oldukları fazâhatleri, kâfirlikleri, düşmanlıkları beyan sadedinde âyetler indirmiştir. Onlardan beş-altı tanesini hoca efendi okumuş oldu, şimdi sırayla şey yapalım [onları izah edelim]. Birincisi;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ ehle'l-kitâbi lime tekfürûne bi-âyâtillâhi ve entüm teşhedûn.

"Kendiniz hakkı hakikati gördüğünüz, gerçeklere şahit olduğunuz halde niçin Allah'ın âyetlerine kâfir oluyorsunuz?" Bir âyet-i kerîme bu. Onların gerçekleri görmelerine rağmen küfürde kalmalarını tevbih, azarlama yollu bildiren âyetlerden birisidir. Diğeri;

Yâ ehle'l-kitâbi lime telbisûne'l-hakka bi'l-bâtılı ve tektümûne'l-hakka ve entüm ta'lemûn.

"Ya niçin hakkı batıla döndürüp, öyle giydirip öyle gösteriyorsunuz? Batılı başka türlü gösteriyorsunuz ve gerçekleri saklıyorsunuz?"

Gerçeklerin ne olduğu size ayan beyan belli olduğu halde, anladığınız halde hınzırlıklarınızdan niye bildiğiniz halde gerçekleri ters yüz ediyorsunuz ve başka türlü göstermeye çalışıyorsunuz?

Başka âyet-i kerîme.

Ve kâlet tâifetün min ehli'l-kitâbi 'aminû billezî ünzile ale'l-lezîne âmenû veche'n-nehâri ve'k-fürû âhirahû le'allehüm yerci'ûne.

Bir başka âyet-i kerîmede ehli kitaptan bir grup kâfir, ötekilere, şeytanlıklarından onlara nasihat yollu öğüt vererek, şeytanlık öğreterek diyorlar ki: "Gündüz inen âyetlere inanın, ondan sonra inen âyetlere kâfir olduğunuzu, inanmadığınızı beyan edin."

Bir inanıp bir inanmamak suretiyle sanki iyi bir şey olunca kabul ediyormuş, iyi bir şey olmayınca kabul etmiyormuş gibi bir his meydana gelsin müslümanlarda da onlar şaşırsınlar diye böyle bir şeytanlık tavsiye edildiğini Kur'an-ı Kerîm bildiriyor.

"Ancak sizin dininize bağlı ve tâbi olanlara inanın, başka bir şeye inanmayın." Yani Yahudiliği destekleyen, sizi destekleyen bir şey olursa, o yolda gelen olursa ancak ona kabul usûleti gösterin, başkasına kabul usûleti göstermeyin ve böylece çeşitli şaşırtmacalar yaparak müslümanları tereddüde sevk edip imanlarında zayıf düşürerek, müslümanları Müslümanlıktan çıkartmaya çalışın.

Kul inne'l-hüdâ hüdallâhi en yü'tâ ehadün misle mâ ûtîtüm ev yühâccûküm 'ınde rabbiküm...

"Ey Resûlüm! Bu kâfirlerin bu şeytanca fikirlerine karşı deki: "Hidayet Allahu Teâla hazretlerinin bahşettiği, göstermiş olduğu hidayettir. Yoksa sizin elinizde olan, aslı bozulmuş olan bu yalan yanlış yol ve bu yanlış kafa bu yanlış gidiş değildir. Allahu Teâla hazretlerinin bu Resûlu'ne indirmiş olduğu pırıl pırıl nûranî hak yoldur."

"Fazl-u kerem, Allahu Teâla hazretlerinin yed-i kudretindedir. İnsanların keyiflerine göre vermez. Onu dilediği, layık olan has kullarına bahşeder." Kıymetini bilmeyenlerden nimetini, fazlını, ikramını alır.

Allahu Teâla hazretleri ümmîler arasından Hz. Muhammed-i Mustafâ'sını seçmiş ve ona hak din olan İslâmı tebliğ etmiş, ona vermiş. Ötekiler kıskansa, sırtından çatlasa, istemeseler dahi fazl-u keremi kime vermek [isterse ona verir. Fazl-u keremi dağıtmak] ötekilere ait [ bir şey değildir;] Allahu Teâla hazretlerinin seçmesine bağlıdır, hakyol budur. Müslümanların, insanların, muhatap olan bütün beşerin o hak dine tâbi olması lazım; o hınçtan, kinden, hasetten, kıvrım kıvrım kıvranan o Yahudilerin süflî arzularına uymaması ve onların istekleri doğrultusunda hareket etmemeleri lazım diye Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri bunların bu hainliklerini bu gibi âyet-i kerîmelerle müslümanlara ihbar ediyor ki; "Bak, yahudiler böyle oyunlar ediyorlar, siz bunlara karşı uyanık olun, sakın ha onların oyunlarına şeytanlıklarına kapılıp da kendinize bir tereddüt gelmesin!" denmiş ve müslümanların yolunun hakyol, hidayet yolu olduğu beyan edilmiş oluyor.

Yahudilerin yaptıkları oyunlar, hileler, düşmanlıklar sadece bu âyet-i kerîmelerle işaret edilen, demin söylediğimiz düşmanlıklar değil; bunlardan ayrı itikatlarında onları tereddütlere sevk etmenin dışında yaptıkları başka şeytanlıkları da kastediyor.

Onlardan bir kısmı müslümanlar arasına fitne sokmak ve müslümanları birbirlerine düşman edip kırdırmak... Muhacirler Mekke-i Mükerreme'den gelmişler Medîne-i Münevvere'ye sığınmışlar. Kureyş müşriklerinin zulmünden kaçıp Resûlullah'ın emrine uyup mallarını mülklerini, ailelerini terk edip oraya gelmişler, ensar onlara kucak açmış... Eşsiz bir kardeşlik, muhteşem bir fedakarlık, çok güzel bir durum ama [yahudiler]; "Bak bunlar yabancı diyardan gelmiştir, sizin mallarınıza ortak oldular. Geldiler burada ticaretinize katıldılar. Resûlullah'ın yanında şöyle oluyor böyle oluyor..." filan diye ensarla muhacirlerin arasını açma çalışmaları [yaptılar.]

Sonra, ensarın yani Medine ahalisinin Peygamber Efendimiz gelmeden önce aralarında olan bir takım ihtilaflar vardı, harp noktasına gelmişti, birbirleriyle uzun zamandan beri mücadele ediyorlardı, İslâm geldiği zaman o harbi durdurdu.

Resûlullah'ın nasihatleri, İslâmın nuru, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri üzerine müslümanların, imana gelmiş olan Medine'nin Evs ve Hazrec kabilesi mensuplarının kalbindeki o kinler ve düşmanlıklar Allah tarafından söndürüldü, düşmanlıklar kardeşliğe döndü ama yahudiler onu tekrar kışkırttılar.

"İşte bak bu sizin düşmanınız, o size düşmandı, o size filanca harpte şöyle yapmamış mıydı? Sizin kabilenizden şu kadar adam öldürmemiş miydi? Falanca bu kadar adam öldürmemiş miydi?" diyerek Evs ile Hazrec'in arasındaki eski harpleri hatırlatmak suretiyle onların arasındaki düşmanlığı körükleme çalışmaları da yapıyorlardı. Bu da fitne çalışmalarıydı.

Bu hususta da inmiş olan âyet-i kerîmelerde Allahu Teâla hazretleri buyuruyor ki;

"Ey iman edenler! Eğer siz kafirlere, eski kitabın iğvaâtına, aldatmalarına, fitne çıkarmalarına tâbi olursanız; onların dinlerseniz, onlara tâbi olursanız onlar sizi dinlerinizden çıkartırlar ve eski kâfir halinize getirirler."

Yani o kafirlerin o aldatmalarına tâbi olursanız tekrar kâfirler hâline gelirsiniz, o eski düşmanlıklara dönerseniz, kâfir hâle gelirsiniz.

"Halbuki siz mü'min olduktan sonra nasıl küfre düşersiniz ki size Allah'ın âyetleri okunup duruyor, nâzil olup duruyor ve sizin aranızda Allah'ın elçisi Muhammed-i Mustafâ'sı bulunuyor ve size hak yolu gösterip duruyor? Eğer siz Allahu Teâla hazretlerinin emirlerine sımsıkı sarılırsanız, kim böyle sımsıkı sarılırsa sırât-ı müstakîme Allah onları sokar. Ey iman edenler! Sakın o kafirlerin iğvaâtına, aldatmalarına, fitnelerine kapılmayın ve Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun. Sakın hâ! Başka bir şekilde ölmeyin, ancak müslüman kullar olarak ölmeye bakın."

İmanınızı muhafaza etmeye bakın. İmanınızı kafilerin oyunlarına kaptırarak elden kaçırmayın, bu iman nimetinden sonra sakın hâ küfre dönüp düşmeyin!

"Allah'ın size göndermiş olduğu Resûlüne indirmiş olduğu Kur'an'ına [sımsıkı sarılın.]" Ki bunlar sanki aşağıda olan bir insanı kurtarmak için yukarıdan sarkıtılmış bir hap, bir ip, bir halat gibidir, kurtarıcı bir şeydir. Çukurdan insanları çıkartıp kuyudan uçurumdan çıkartan bir kurtarıcı ip gibidir. Kim bunlara sımsıkı sarılırsa, eğer siz de sarılırsanız o zaman sarılınız sakın tefrikaya düşmeyiniz o zaman felah bulursunuz.

"Allah'ın sizlerin üzerinizde olan nimetlerini düşünün! Hani siz bir zamanlar biribirinizin nasıl düşmanıydınız?"

İslâm gelmeden evvel haliniz niceydi, bir hatırlayıverin o eski günleri, biribirinizin nasıl kanına giriyordunuz? Nasıl pusu kurup öldürüyordunuz?

Aileler sönüyordu, mallar yağmalanıyordu, insanlar esir oluyordu da "Allah İslâm'ı gönderdi. O düşmanlığı unuttunuz, kalpleriniz birbirlerine ısındı, Allah'ın bu nimeti sayesinde müslüman kardeşler, has kardeşler hâline geldiniz."

Bu nimet unutulur bir nimet mi?

"Cehennem ateşinin kenarına kadar gelmiştiniz, neredeyse o ateşin içine yuvarlanacak bir durumdaydınız da Allahu Teâla hazretleri sizi ondan kurtardı. İşte bak, Allahu Teâla hazretleri bu eski günleri hatırlatarak, bu âyetleri size indirerek, doğru yolu bulasınız, şaşırmayasınız, sapıtmayasınız, yanlış yollara sapmayasınız diye size gerçekleri beyan ediyor."

"İçinizden bir grup insan Allahu Teâla hazretlerinin emirlerini anlatmakta, hayrı söylemekte, emr-i marufta ve nehy-i münkerde vazifelensin de onlar bu vazifeleri yaparak bu düşmanların kışkırtmalarına düşmemenizi sağlasınlar." diye âyet-i kerîmeler nâzil oldu.

Müslümanların, yahudiler tarafından çıkartılan bu fitne, arayı bozma, müslümanları birbirine düşürüp de birbirleriyle kavga ettirme hilelerinin karşısına da Allahu Teâla hazretleri uyanmaları için âyetler indirerek müslümanları ikaz etmek üzere bu vahiyleri gönderdi.

Yahudiler böylece gördüler ki yaptıkları işlerin hepsi boştur ve bütün fitneleri ve fesatları Allah tarafından bildiriliyor. Geceleyin düşünmüş oldukları hileler gündüzleyin Allah tarafından Resûlüne ihbar ediliyor ve müslümanlar Allah'ın Resûlünün Allah tarafından ikaz edilmesi üzerine bu şeylerden haberdar olduklarını gördüler ve yaptıkları hilelerin fayda vermediğini anladılar.

Ne yapacaklarını düşünüyorlar, çareler arıyorlar ama yapacakları bir şey yok. Muhakkak ki en büyük emelleri Rasûlüllah sallahu aleyhi vesellemi yok etmek, onun -mümkünse- vücudunu ortadan kaldırmak ama elleri oraya uzanmıyor ki. Resûlullah sallahu aleyhi vesellem'in etrafında canlarını vermeye hazır sahabesi var. Her birisi onun için canını vermeye hazır. Yahudilerin onlara zarar verecek halleri ve güçleri yok, çareler arayıp duruyorlar, canına nasıl kastedebiliriz diye düşünüyorlar.

Nihayet bir keresinde ellerine bir fırsat geçtiğini sandılar, başka bir zaman bu fırsatı kaçırırlarsa bir daha bulamayacaklarını düşündüler, Resûlullah sallahu aleyhi vesellem'in canına, hayatına kastedecek bir imkân zuhur eder gibi oldu.

Bir keresinde Resûlüllah sallahu aleyhi ve sellem sahabesinden bir grup insanla beraber onların ülkelerine, diyarlarına, kaldıkları evlere, mahallelere, kalelerinin olduğu yere gelmişti. Kaza, hata yoluyla öldürülmüş iki kişinin diyetinin ödenmesi bahis konusuydu ve o vesile ile bir grup müslümanla beraber onların diyarlarına gelince [yahudiler] bu fırsatı bulduklarını düşündüler. Dediler ki;

Yâ Ebe'l-Kasım! -Sadece Ebe'l-Kasım yani Kasım'ın babası diyorlar, Resûlullah demiyorlar, Muhammed ismi şerefli bir isim olduğundan onu da söylemiyorlar, sadece Ebe'l-Kasım diye hitap ediyorlar.- "Tamam senin dediğini yapacağız. Otur, kendi aramızda bu meseleyi şöyle bir müzâkere edelim de cevabı sana söyleriz diye Resûlullah Efendimizi bir yere davet edip oturtuyorlar.

Bu kendi aralarında birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman yine bu ilk Kubâ'da Resûlullah'ın yanına gelen o yılanların başı olan o yahudi Huyey kendi aralarındaki konuşmalarında diyor ki;

"Bu şeyi kim Resûlullah'ın başına atar?"

"Resûlüllah'ın başına kim atar bunu?" diye soruyor. Yani oturduğu yerde, o öyle dururken suikast yapacaklar.

Birisi taş atmak isteyince, Resûlullah'ın kafasına, "Bir taş atalım, öldürelim!" diye düşününce, içlerinden akıllı bir kimse diyor ki; "Yapmayın! Daha bu olmadan Resûlullah'a haber veriliyor! Siz o taşı atmak için duvarın yanına yanaşmazdan evvel ona haber gider; 'buradan kalk ki sana bir suikast hazırlanıyor, başına bir taş atılacak' diye [söylenir.] Öyle yapmayın!"

Onlar böyle taş atma ve suikast yapma [hazırlığında] iken, Allahu Teâla hazretleri Resûlüne bildirdiği için Efendimiz sallahu aleyhi ve sellem süratle yerinden kalkıyor ve onların o yakınındaki mahalden uzağa gidince diyor ki; "Siz ahdi bozdunuz! Aramızda bir anlaşma yapmıştık, şartlara riayet etmediniz, ahdi naksettiniz! Defolun gidin bu diyardan! Artık kendiniz ahdi bozduğunuz için bu cezaya müstehak oldunuz!" diye onlara haber gönderiyor.

Onlar tabii çıkmak istemediler ama müslümanlar onları muhasara edip de ölümü gözleriyle görür gibi gözlerinin önünde gibi müşahede edince baktılar ki muhasara var, açlık var, sonunda dayanamayacaklar ve öldürülecekler. Ölüm, ölecekleri hadisesi ayan beyan akıllarına yerleşince o zaman çıkmaya razı oldular.

Ve onlar artık bakıyorlar ki başka çare yok, bulundukları kaleden ve diyardan, evlerden çıkarak Hayber'e; Medine-i Münevvere'nin daha kuzeyindeki mustahkem bir mevki olan Hayber'e gidiyorlar. Başlarındaki o hain Huyey b. Ahtab adlı yahudi de Hayber'e gidince oradaki yahudilerin bir müddet için reisi, başkanı durumuna geçiyor Hayber'de. Tabii Hayber'in de sonradan Hz. Ali Efendimiz'in eliyle nasıl fethedileceğini biliyoruz.

Hayber'e, Hayber Kalesi'ne sığındıkları zaman oradaki şartlara razı oldukları takdirde orada yaşayabilirlerdi fakat yine rahat durmadılar. Oradan, Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem hayatta iken kendilerinin rahat edemeyeceklerini düşündüklerinden Resûlullah'a nasıl kötülük yapabileceklerini düşünerek Mekke'ye elçi, haberci gönderip Mekkelileri [Resûlullah ile harp etmeye teşvik etmeyi dşümdüler.] O zaman Mekkeliler müşrikler ya, Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret etmiş, onları kışkırttılar ve onları Resûlullahla harp etmeye teşvik ettiler. Yani Resûlullah'ı ortadan kaldırmanın çarelerini aramanın faaliyetlerinin cümlesinden bir tanesi olarak. Oraya giden elçiye o zaman müslüman olmamış olan, Mekkeliler'in reisi durumundaki Ebû Süfyan soruyor; "Yahu bizim dinimiz mi daha hayırlı? Yani bu putperestlik, bu müşriklik, bu Mekke'nin putperest dini mi daha hayırlı yoksa bu Muhammed'e sallahu aleyhi ve sellem indirilen din mi daha hayırlı?"

Huyey b. Ahtab Tevrat'ı okuyan ehli kitaptan, yani Allah'ın vahyi nedir, Peygamberler hangi haberle gelmişlerdir, Allahu Teâla hazretlerinin sıfatları nelerdir, hak din nedir bunu çok iyi bilir, tilki gibi bilir ama diyor ki; "Sizin dininiz daha iyi. Mekkeliler'e, kendisi ehli kitap olduğu halde sizin dininiz daha iyidir. Yani putlara, taşlara tapmak, yontulmuş ağaçlara tapmak, taşa ağaca tapmak daha iyidir!" diyor. Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu ve vahdaniyet akidesinin, Allah'ın birliği akidesinin müşriklikten ne kadar daha üstün olduğunu bildiği halde hıncından, hasetinden, düşmanlığından, kafirliğinden, şeytanlığından "Sizin dininiz daha iyi." diyor, müşrikliği methediyor Mekkeliler'e. Siz dininiz üzere kalın, Muhammed'le savaşın demek istiyor.

Bu kafirce davranışlarının karşılığında da Allahu Teâla hazretleri âyet indirerek onların durumlarını Peygamber Efendimiz'e ve Müslümanlara bildiriyor ve âyet-i kerîme ile onları lanetliyor kıyamete kadar. O lanet Kur'an durdukça, Kur'an okundukça yâd edilip duracak. O kafirler o lanete bu davranışlarından dolayı uğramış oluyorlar. Ayeti kerimeler şunlar ki:

"Görmez misin ki ey Resûlum! Kendilerine evvelce kitap indirilmiş olup ehli kitaptan olan Tevrat'ı okumuş olan o kişiler puta, tağuta inanıyorlar da ve kâfir olan Mekke müşriklerine; 'Onlar mü'minlerden daha doğru yolda.' diye söyleyebiliyorlar."

Bu ne biçim densizliktir, bu ne biçim insafsızlıktır! Hani nerede kaldı kendilerine kitap inmesi, Peygamber gelmiş bir kavim olması hali nerede kaldı ki müşrikliği mü'minlikten üstün sayıyorlar da puta tapmayı Allah'ın varlığına birliğine inanmaktan öne geçiriyorlar!

Ulâike'l-lezîne le'anehümullâhi. "İşte bu dünya hırsıyla veyahut hınçtan, kinden gözleri kararmış, kanlanmış olan bu hainler, bu zalimler, bu yahudiler, bunlar Allah'ın lanet etmiş oldukları kimselerdir."

Bu laneti de hafife almamak lazım. "Kime Allah lanet ederse artık onun hiçbir yerde, hiçbir şekilde, hiçbir tutulacak dalı kalmaz, hiçbir kimse ona yardımcı olamaz." Kainatın sahibi, Hâlık'ı olan Allahu Teâla hazretleri lanet etti mi bir kavme, o kavim bir daha ıslah olmaz, yardımcı bulamaz, durumundan kurtulamaz.

"Bu heriflerin bu kainatın yönetilmesinde, egemenliğinde, tasarrufunda payları mı var? Öyle bir payları olsaydı insanlara bir bakır şey bile vermezlerdi cimriliklerinden, pintiliklerinden."

"Yoksa bu kafirler Allah'ın fazl-u kereminden bazı şerefli kullarına, mü'minlere, Peygamber Efendimiz'e, ashâbına vermiş olduğu o nimetlere hased mi ediyorlar? Halbuki insafla düşünülecek olunursa Allahu Teâla hazretleri onların inandığı peygamberleri olan İbrahim aleyhisselama ve İbrahim aleyhisselam'ın soyundan gelen insanlara da kitap vermiş, hikmet indirmişti."

Yani o peygamberler de Allah'ın emirlerini onlara söylemişlerdi, onlar mahrum bir kavim değil ki, müşriklikten bir derece iyi durumdalar. Allah'ın elçileri onlara geldi ve onlara nice nice mülkler, hakimiyetler, yeryüzünde hüküm sürme ve egemenlikler nasip oldu.

"Kendilerine o peygamberler gelip, kitap inip, hikmetli emirler geldiği devrede bir kısmı iman etti, imtihanı kazandı, Allah'ın rızasına erdi ve bir kısmı da yine o zaman bile o yahudi kavminin içinde kendilerine kitap indirilen insanlar arasından bir kısmı da yine o zaman bu yoldan yüz çevirdiler."

Şimdi kızıyorlar ama kendilerinin tanıdığı Hz. İbrahim'e geldiği zaman bu emirler, onun soyundan gelen peygamberlere geldiği zaman bile bir kısmı yine inandı, bir kısmı yine sapıttı, yine yoldan çıktı.

"Cehennem böyle zalimler için, bu gibi edepsizler, insafsızlar için, bu gibi yüzsüz arsızlar için azap yeri olarak, ateşli bir azap yeri olarak onların hakkından gelmeye kafidir."

Allahu Teâla hazretlerine kâfir olanlar, Allah'ın indirdiği ayetlere kitaplara inanmayanlar, Resûllerine karşı gelenleri Allahu Teâla hazretleri buyuruyor ki: "Biz onları cehenneme sevk edeceğiz ve ne zaman onların vücutları derileri cayır cayır, cazır cazır yanıp cehennemde o derileri harap olunca onların derilerini tekrar tazeleyeceğiz ki azabı tekrar çeksinler. Çünkü Allahu Teâla hazretleri mutlak galiptir, azizdir, her şeyi hikmetle yapar, emrini tutan kurtulur, emrini tutmayan o çeşit cezalara uğrar." diye bu âyet-i kerîmeleri indirerek o kafirlerin bu edepsizliğini ve bu edepsizliklerinden dolayı kıyâmete kadar lanetullaha müstehak olduklarını da bildirdi.

Demek ki Mekkelileri tahrik etmek için oraya elçi göndermeleri ve onları kışkırtmakta bir bahane olsun diye sizin dininiz daha iyi diyerek kendi peygamberlerine gelmiş olan hakikatleri bile inkâr durumuna düşüp müşrikliği meth etmeleri onların ebedî lanete uğramalarına sebep oldu.

Bunları ne kadar güzel sıralıyor hoca efendi ki derece derece yahudilerin Ümmet-i Muhammed içinde ne gibi düşmanlıklar yaptığını derece derece anlattı ta başından beri...

İlk konuşan insanlar iman etseler bir şey olmayacak, bu insanlar içlerinde biliyor, hak peygamber olduğunu anlıyor ama içlerindeki düşmanlık var o düşmanlıkla gidiyorlar. Efendim suikast yapmaya, fesat çıkartmaya çalışıyorlar, birbirlerine düşürmeye çalışıyorlar, düşmanlarını kışkırtıyorlar. Böylece müslümanlara düşmanlık edip durmuşlar, onları anlatmaya devam ediyor...

Hayber'e kaçıp defolup giden o Huyey, Mekke'ye adam gönderen ve Mekke'deki müşriklere, "sizin müşriklik dininiz daha iyidir" diyen adam Arap kabileleri arasında da dolaşıyordu. Bir Gatafan kabilesi var Araplardan, o Gatafan kabilesi çölde [yaşamaya] alışkın haşin bir kabile, onlara gidiyor, diyor ki; "Müslümanlarla harp edin, size Hayber arazisinin ovasının hurmalıklarının bir senelik mahsulünü vereceğiz."

Şimdi hoca efendi diyor ki; "Bu ne biçim cömertlik! Yahudilerin ne kadar pinti ve cimri oldukları bilinen bir şeydir. Bu bir senelik mahsulü neden veriyor? Hayber arazisi geniş, sulak bir arazi, hurmaları çok ve geliri fazla. Yahudi kabilelerine niye teklif ediyor bunu?"

Müslümanları yok etmek, ezmek, bastırmak, İslâm dinini yeryüzünden kaldırmak için hıncından veriyor. Cimri ama İslâm'a olan kini sebebiyle kesenin ağzını açıyor, senelik mahsullerini, arazilerinin tümünü vermeye razı oluyor ki, yeter ki müslümanlarla o kafirler çarpışsınlar da o müşrik kabileler çarpışsınlar da müslümanlar yok olsun diye. Onların düşmanlıklarının ne kadar şiddetli olduğunu gösteren bir alâmet...

Bu adam, bu herif, bu alçak bu çalışmaları sonunda on bin tane silahlı muharip toplamaya muvaffak oluyor kabilelerden ve Kureyş'ten; ve bu on bin kişi müslümanların kökünü kazımak niyetiyle Medîne-i Münevvere'ye yöneliyor.

İnsan bu on bin rakamının kıymetini, ne kadar önemli olduğunu şimdi kolay anlayamaz. Yani Medine'ye gitmiş olanlar da Medine'nin bugünkü gibi büyük bir şehir olduğunu sanır. Öyle değil, küçücük bir köy, çok az bir nüfusu var. Bunlar on bin kişilik bir muharip ile Gatafan'dan, Kureyş'ten, daha başka müşrik kabilelerden topladıkları, kışkırttıkları, vaat ettikleri insanlarla geliyorlar, fakat karşılarında hendek kazılmış görüyorlar. Yani Medîne-i Münevvere'ye başka yerlerden girmek mümkün değil, bir yerden girmek mümkün; o girme yerinde de hendek kazılmış, müslümanlar bu tarafta savunmadalar. O hendeği aşıp da bu tarafa gelemiyorlar.

O zaman bu Huyey b. Ahtab isimli mel'un Benî Kureyza kabilesine geliyor. Benî Kureyza Medine'nin hurmalıkları civarında kalesi olan, orada yakında komşu olarak oturan ve henüz oradan çıkartılmamış olunan Yahudi kabilesi, tabii surlarla çevrili.

Oturdukları yerleri bana görmek nasip oldu, gittim, harabelerini bir mühendis arkadaş gösterdi; "Bak bunların yeri burasıdır." dedi. Hakikaten böyle hurmalıklar arasında bir tepede etrafı duvarlarla çevrili müstahkem bir mevki...

Kapılar kapalı. Tabii emniyet saikası ile kapatmışlar, Huyey kapıyı çalıyor, o yahudilerin, Beni Kureyza'nın reisi Kâb b. Esed içerden diyor ki;

Kim o?

Niye geldin?

"Ben sana Kureyşlilerle, seyitleriyle, efendileriyle, komutanlarıyla, Gatafan'ın efendileriyle, komutanlarıyla, şunla şunla şunla geldim, hayır getirdim." diyor Huyey. Kâb b. Esed diyor ki;

"Hayır! Sen hayır getirmedin, şer getirdin. Çünkü sen şom bir insansın, uğursuz bir insansın."

"Yahu aç şu kapıyı." diyor;

"Açmam." diyor.

"Aç şu kapıyı!" diye ısrar ediyor.

Nihayet kapıyı açıyor içerdekiler, o onlara teklifte bulunuyor, diyor ki;

"Bak bu kadar orduyla beraber gelmişiz, sen şu müslümanlarla ahdini boz da sen de bizim aramıza katıl ve bu müslümanları burada temizleyelim."

"Hayır! Sizin sonunuzu iyi görmüyorum ve bu teklifleriniz sizin sandığınız gibi sonuçlanacak gibi görünmüyor, onun için ben ahdi bozacak değilim, ahdi bozmam." diyor. Yapılan anlaşmayı bozmayınca müslümanlar dürüst insanlar, anlaşmayı bozmayana bir şey yapmıyorlar, anlaşmayı bozan olursa canını çıkartıyorlar, diyarlarından sürüyorlar, mert insanlar. Onu bildiği için diyor ki; "Ben ahdi bozmam."

Tabii öteki hain, zalim, kurnaz, şeytan ısrar ediyor, ısrar ediyor, tahrik ediyor, vaad ediyor; "Şöyle servete nâil olacaksın, bu iş burada bittikten sonra şunlara sahip olacaksın, bunlara sahip olacaksın." diyor. Onların arazilerinden geçmek suretiyle orası da Medine'ye ulaşıp orayı vurmak için bir yer, orası da bir geçiş yeri, toplanmış orduyu hendekten geçiremeyince Huyey, buradan geçirmeye çalışıyor. "Boz şu ahdi." diyor, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ahdi bozmaya teşvik ediyor.

Huyey diyor ki; "Boz ahdini, buradan hücum edelim, öbür taraftan hendekten geçemedik ama buradan geçip de onları haklayalım, köklerini kazıyalım!" diye söylüyor, nihayet ikna ediyor Beni Kureyze'nin bu başındaki Kâb'ı.

Bu noktada, bu adamların hareket tarzından yahudilerin zihniyetleri, mantıkları, anlayışları, ahlakları ortaya çıkıyor. Yahudiler ancak kendi menfaatlerine olduğu zaman ahde riayet ediyorlar. Ahdi bozmak kendi menfaatlerine olduğunu hissettikleri zaman ahdi derhal bozabiliyorlar. Yahudiler de, hıristiyanlar da, bütün kafirler de böyle. Osmanlılar da tam Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem'in ahlâkı ile hareket etmişlerdir, Balkanlar'da [ve başka yerlerde]; daima yapılmış olan ahidleri karşı taraf bozmuştur.

Bu yahudiler böyle; devamlı huyları, tinetleri, tabiatları çok net, aşikar olarak nasıl kimselermiş bu davranıştan ortaya çıkıyor. Bu davranış şekli, bu huy, bu ahlâk, bu anlayış hâlâ onların temel anlayışıdır demek istiyor ki yani bugün de müslümanlar şey yapsınlar [dikkat etsinler.]

Onun üzerine Allahu Teâla hazretleri âyet-i kerîme indiriyor ki; "O adamlar, ne zaman müslümanlarla aralarında bir ahd ve anlaşma olsa, onları böyle bozmak mı istiyorlar? Onlar ahdi bozuyorlar, onların imanla ilgileri yok."

Resûlullah onlara Allah tarafından gelen emirleri tebliğ ederken aslında ne yapmış oluyor Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem?

Onların kendilerine indirilmiş olan kitabı da tasdik etmiş oluyor. Yani, "Bak, İbrahim hak peygamberdi, Tevrat hak kitaptı, siz ehli kitapsınız, doğru yoldaydınız." diye [bildirmiş oluyor.] Aslında onların menfaatine! Biraz şeytana, nefse uymasalar, hınçlarını yenseler gelen kişinin kendilerini tasdik edici bir nimet olduğunu anlayacaklar. Fakat onu anlamıyor bu ehl-i kitap, bu yahudiler, vesairleri ve kendilerine indirilmiş olan kitaptaki âyetleri de dinlemiyorlar. Orada kendilerine emredilmiş olan şeyleri de yapmıyorlar, onları sırtlarının arkasına atıyorlar ve sanki hiç bilmiyormuş gibi kendi kitaplarına da uymayan kendi inançlarına da uymayan yanlış bir yolda, şeytanların yolunda yürümeye devam ediyorlar.

Bu Benî Kureyza'nın de onların aldatmasına uyup ahdi bozmaya razı olmasından sonra oradan hücum müslümanlara zarar verebilirdi. Hakikaten müslümanlar öbür taraftan düşman gelecek diye hazırlanmışlardı, zarar verebilirdi ama Allahu Teâla hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde bildirdiği üzere müslümanlara yardımcı melekler gönderdi. Meleklerle onları teyit ve takviye etti ve o kafirlerin üzerine bir rüzgar estirdi ki o rüzgar onların gözlerini, ağızlarını, burunlarını doldurdu ve ordunun birliklerinin biribirleri ile irtibatını kopardı, orduyu darmadağın etti. O gelen hainlerin, zalimlerin Medine'ye zarar verecek bir halleri kalmadı o esen rüzgardan, o kum fırtınasından dolayı ve meleklerin yardımı dolayısıyla müslümanlar bir zarara uğramadılar. Yoksa oradan yapılan bir hücum müslümanların hakikaten çok zarara uğramalarına sebep olabilirdi.

Allahu Teâla hazretleri, Beni Kureyza'nın müslümanların zayıf olduğu en tehlikeli anda düşman tarafına meylediverip de ahdi bozmaları üzerine onların cezalandırılmasını murad etti ve Resûlullah Efendimiz'e emretti. Düşmanlar bir şey yapamadan dağılıp gittikten sonra Beni Kureyza kaldı müslümanlarla karşı karşıya, ötekiler savuşup gittiler. Uzun zamanda duramazlardı oralarda, o sıcaklarda, her an tehlikedeler, ihtiyaçları var, malları biter, yiyecekleri içecekleri biter. Uzun zaman oralarda kalamayacakları için defolup gittikten sonra Beni Kureyza'ya yürüdü müslümanlar. Zaten yakın, Medine'nin, hemen Kuba'nın ötesinde kaleleri, onları muhasara ettiler ve teslim olmaya zorladılar.

Hepsi mecburen teslim oldular. Onlar teslim olduktan sonra Saad b. Muaz radıyallahu anh hakem oldu. Yani bu adamlara ne muamele yapılacak? Bunlar ahdi bozdular, müslümanlarla müşrikler harp ederken harpte müslümanları arkadan hançerleyecek, çok tehlikeli bir iş yaptılar, çok büyük bir cürüm işlediler, bunların cezası ne olacak? Hakem, hâkim yani kadı kim olsun?

Saad b. Muaz olsun denildi. Saad b. Muaz da mübarek, çok ciddi, eşraftan, çok kıymetli hürmetli bir insan. O vaziyeti mütâla etti ve savaşan muharib erkeklerin öldürülmesine, savaşa katılıp müslümanlarla savaşmış olanların öldürülmesine, kadınların ve çocukların esir edilmesine, mallarının, oradaki hurmalıkların vesairelerin taksim edilmesine hükmetti. Böylece Beni Kureyza da durum lehine iken ahid yapıp keyfine bakarken müslümanlar sıkıştığı zaman ahdi bozup müslümanları çok müşkül durumda bırakmak, çok tehlikeli bir duruma düşürmek fiilinin cezasını çekmiş oldular.

Bu hükmün hakkında Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki: "Allahu Teâla hazretlerinin rızasına uygun olan hükmü hükmettin, yedi kat semadaki meleklerin beğendiği bir hüküm ile hükmettin." diye Saad b. Muaz'a söyledi ve o Benî Kureyza yahudileri de öylece cezalandırıldılar.

Nihayet bütün bu şerleri, fesatları tanzim eden, o yılanların başı Huyey b. Ahtab yakalanmış olarak getirildi ve Resûlullah'ın huzuruna dikildi. O dedi ki; "Olan oldu ve Allah'ın kaderi böyleymiş, yahudilerin aheyhine takdir böyleymiş." diye insanlara döndü, birkaç söz söyledi, sonra oturdu. Onun da kafası kesildi, böylece o mel'un da cehennemi boylamış oldu.

Yahudiler böyle çeşitli hilelerle müslümanları yok etmek için, Resûlüllah'a kastetmek için uğraşıp, harp ile darp ile hile ile fitne ile bir şey yapamayınca o düşmanlık tohumu yine içlerinde devam etti. Yani o Huyey isimli hain öldürüldü, ötekiler cezalandırıldı, berikiler sürüldü fakat erkekler bir şey yapamayınca bu sefer yahudiler daha gizli, daha hain bir metod olarak müslümanlara, Peygamber Efendimiz'e zarar vermek üzere kadınları öne sürdüler.

Hayber'den bir kadın Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem'e geldi. Hayber yahudilerin kalesi, oradan Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem'e bir kadın geldi ve ona bir et getirdi ikram olarak, hediye olarak. Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem o etten çiğnedi biraz, sonra dedi ki;

"Bu et bana kendisinin zehirli olduğunu bildiriyor."

O eti çıkarttı ama birkaç tanesini çiğnemişti, o çiğnemesi dolayısıyla ağzından vücuduna geçmiş olan o zehirden dolayı Resûlüllah sallahu aleyhi ve sellem'in ağrısı sızısı yıldan yıla ziyadeleşti ve hatta Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in âhirete intikaline sebep oldu o zehirli et. Resûlullah Efendimiz;

"O Hayberli kadının getirdiği etin acısını hala şuramda hissediyorum." diye söylerdi. Yani Resûlullah Efendimiz'in âhirete göçmesine o zehirli et sebep oldu.

Bu anlattıklarımızdan yahudilerin, yahudi kavminin tineti ve müslümanlarla alakasının nasıl düşmanlık temelleri üzerine bina edilmiş olduğunu görüyoruz. Tarih boyunca da bu böyle olmuştur. Yani bir zaman sonra acaba yahudiler bu tinetlerini, bu tabiatlarını değiştirirler de acaba bize dost olabilirler mi, mümkün mü? Bir zaman sonra kurt değişir de kuzularla arkadaş olur denirse, işte o kadar mümkün. Kurt nasıl kurtluğunda devam ediyorsa, yahudi milleti de işte bu günümüze kadar görüyoruz. İşte o istilaya uğramış ülkelerde nasıl taşlarla o zavallı ahalinin kemiklerini ezdiklerini, nasıl eza ettiklerini, nasıl sağa sola hunharca saldırdırıp şey [zulüm] yaptıklarını görüyoruz.

Onlardan, onların tabiatlarından sizlere misaller vermiş olduk ki müslümanlara karşı neler hissediyorlar, bu böyle devam eder, buna karşı uyanık olmamız lazım gelir demek istiyor.

Bu tabiat, bu düşmanlık, bu adâvet Allah'ın takdiridir. Allahu Teâla hazretleri böyle takdir eylemiş ki Kur'ân-ı Kerîm'inde buyuruyor;

Le-tecidenne eşedde'n-nâsi 'adâveten li'l-lezîne âmenü'l-yehâde ve'l-lezîne eşrakû. "Ey Resûlüm! İnsanları inceleyecek olursan görürsün ki iman edenlere karşı en şiddetli düşmanlık besleyenler yahudilerdir ve müşriklerdir." Âyet-i kerîme'de böyle bildiriliyor. Diğer bir âyet-i kerîme'de bildiriliyor ki;

Ve len terdâ 'anke'l-yehûdü ve le'n-nasârâ hattâ tettebi'a milletehüm. İkinci âyet-i kerîme, okuduğu delil olarak getirdiği âyet-i kerîmede de bildiriliyor ki; "Ey Resûlüm! Senden yahudiler ve nasraniler asla hoşnut ve razı olmazlar, olmayacaklar, mümkün değil ilelebet ancak sen onların dinlerine, milliyetlerine, yollarına tâbi olursan ancak onlara uyarsan... Yoksa sen Allah'ın emrini bildirip de hak yolda yürümeye kalktın mı onlar senden asla hoşnut ve razı olmayacaklar." diye âyet-i kerîme'de bildiriyor.

Üçüncü âyet-i kerîmede de buyuruluyor ki; "Yahudiler dediler ki hainler, edepsizler, terbiyesizler utanmadan: 'Allah'ın eli cimridir.'" "Allah cimridir." gibi yani utanmadan Allah'a dil uzatıp böyle haince söz söylediler.

"Halbuki onların elleri öyledir ve bu edepsizliklerinden dolayı ayrıca lanete uğradılar." Allahu Teâla hazretleri rahmeti geniştir, cömertlerin cömertidir, kullarının yaratıklarının rızıklarını nasıl infak ediyorlar. Nasıl bol bol kullarına ihsan ediyor, nasıl nimetler bahşediyor ortadayken utanmadan böyle laflar söylediler; "Ey Resûlüm! Sana Allah tarafından indirilen ayetler onların çoğunun tuğyanını ve küfrünü arttırdı." İnada düştüler, ters duruma düştüler ve nedense sana Allah'ın âyetleri indikçe onların tuyanı arttı, küfürleri ziyadeleşti. "Allahu Teâla hazretleri de onların arasına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve buğz u adâvet ilkâ eyledi. Harp için savaş için ne zaman bir ateş yaksalar Allahu Teâla hazretleri o ateşi söndürmüştür ve onlar buna rağmen yeryüzünde fesat çıkarmaya devam ede gelmişlerdir. Allahu Teâla hazretleri hiç şüphe yok ki fesatçıları, müfsitleri sevmez."

İşte bu mel'un kavmin eskiden beri yaptıkları işlerden, söylemiş oldukları edepsizce sözlerden ve davranışlardan çıkan çerçeve ve manzara onların umumi halleri böyle. Allah'a dil uzatıyorlar, inen âyetler onların küfürlerini tuyanlarını arttırıyor ve müslümanlara olan adâvetleri, kızgınlıkları, kinleri hiçbir zaman sönmüyor ve bu tarzda devam edip duruyorlar.

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini söyleyince biz âmenna ve saddaknâ diye kabul ediyoruz da, yahudiler acaba bu söylenilen şeyleri inkâr ediyorlar mı?

Hayır. İnkar etmek şöyle dursun iftiharla bir de hani, "Şecaat arz ederken merd-i kıptî sırkatin söyler." diye bir söz vardır. Çingene delikanlısı övünmek isterken şu hırsızlığı yaptım, bu edepsizliği yaptım diye hani onu söyler dedikleri gibi, şairin dediği gibi, edepsizliklerini iftiharla söylüyorlar. İşte o [Dr.] Oskar [Levy] isimli yahudinin sözünü naklediyor; "Biz yeryüzünde fitne çıkartırız, insanlar arasına fesadı sokarız, bizim yaptığımız şey budur." diye övüne övüne yaptıklarını bile böyle iftihar yollu söylüyorlar. İnkar da etmiyorlar, kendileri de iftiharla söylüyorlar.

Müslüman kardeşlerim, aziz kardeşlerim!

Yahudilerin tinetlerini, tabiatlarını işte böylece anlatmış olduk. Bize düşen bize düşmanlık edenlerin farkına varmaktır! Bizim hakkımızda başkaları ne niyet besliyorsa o niyetlerini bilmemizdir, ondan gafil olmamamızdır. Bizimle harp edenlerden, Allah'la Resûlullah'la harp etmeye kalkışanlardan, Allah'ın dinine hücum edenlerden gafil olmamamızdır, onların yaptıkları mücadelelerin karşısına çıkmaktır. Bize yakışan budur!

Hakikaten anlatılan bu şeyden [ders almamız lazım.] Allah razı olsun, bu hoca efendi kardeşimiz Mısır'da tefsir hocasıymış, gayet güzel âyet-i kerîmelerle ve İslâm tarihinden olmuş hadiselerle, sahih rivayetlerle durumu gayet güzel anlattı ve manzara çok net olarak ortaya çıkıyor ve şimdiki adamların hallerinin menşeini, kökünü anlamış oluyoruz. Kalplerinin derinliklerindeki niyetlerini tarih boyunca kendilerini besleyen kinlerinin menşeini anlamış olduk, güzel bir konuşma yaptı kardeşimiz, Allah razı olsun.

Bizim bunlardan gafil olmamamız lazım! "Gavurdan dost, domuzdan post olmaz!" demiş dedelerimiz, kısaca kestirmiş atmış. Şimdi bu adamlar sûretâ, dış görünüş itibariyle sanki müttefikmiş gibi veyahut dostmuş gibi görünseler bile asıl niyetleri, halleri bu olduğuna göre, müslümanların bu hususta uyanık olması lazım gelir! Kendilerinin kimler dostlarıdır, kimler düşmanlarıdır farkında olmaları gerekir.

Hiç şüphe yok ki, müslümanların dostu kimdir?

Allah'tır.

Müslümanların dostları kimlerdir?

Diğer müslümanlardır.

el-küfrü milletün vâhidetün. "Kâfirlerin hepsi de yek vücuttur. Tek bir topluluk halindedir." Hepsinin de ortak noktası aralarında ne kadar farklılık olsa, ihtilaf olsa da birleşip müslümanları yok etmek, zarara uğratmak isterler; mümkünse yeryüzünden silip atmak, kökünü kazımak isterler.

Onun için dostlarımızı, düşmanlarımızı bilelim, uyanık olalım, dinimize sımsıkı sarılalım, Allah'ın kitabına sımsıkı sarılalım, Resûlullah sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılalım, gafil olmayalım! Çünkü müslüman uyanıktır, feraset sahibidir. Allahu Teâla hazretleri'nin rızasını kazanma yollarını bilir ve ona göre hayatını tanzim eder.

Hava güzel, manzara güzel, ülke güzel, nimetler güzel, maaş geliyor, dükkân çalışıyor, -bunları biraz ben kendim ilave ediyorum bazı şeyleri- yan gelip yatalım, bir ay, bir buçuk ay tatil, deniz kenarında, plaj kenarında Bodrum'da, Marmaris'te, bilmem nerede filan derken ama düşmanlar öbür tarafta yaşıyorlar! Yaşıyorlar ve çalışıyorlar.

"Su uyur, düşman uyumaz." diye bir söz vardır.

Su ne demek?

Herkes musluklardan akan gölde toplanan şey sanır 'su'yu. "Su uyur düşman uyumaz."

Yanlış, oradaki su, sü demek. "Subaşı" diyoruz ya, asker demek, çeri demek.

Sübaşı ne demek?

Çeribaşı, askerin komutanı demek. Asker uyur da yorulur. Bir sefer yapar, bir yerden bir yere gider, yorgun düşer, çadırları kurar kurmaz yatar uyur, horul horul uyur.

Su uyur, yani senin askerin, ey komutan su uyur ama düşman uyumaz. Senin en gafil zamanını bekler bastırır. Sen Bodrum'da, Marmaris'te, İzmir'de, Erdek'te, Kefken'de, şurada burada zevk ü sefâ yaparken, keyif çatarken, dinini unutmuşken, tarihî düşmanlarını, din düşmanlarını unutmuşken, dünyadan haberin yokken, düşman ne yapar? Sen uyurken o uyumaz, sonunda bir hücum eder! Artık düşmana sayım suyum yok, "Ben şimdi tam uyuyacaktım, uyanıyım da ondan sonra seninle savaşırız." denmeyeceğini herkes biliyor.

Onun için bu kardeşimizin bu güzel konuşmasının arkasından ben de birkaç söz ekleyerek onun sözleri ile bitirmek istiyorum yine.

Allahu Teâla hazretleri bizi gafletten uyarsın. Kendi rızasını kazanmak için dîn-i mübîni uğrunda canla başla, malımızla mülkümüzle her türlü müktesebatımızla çalışmayı nasip eylesin.

Böylece rızasını kazanmayı nasip eylesin! Şu müslümanları kimsenin karşısında hor ve zelil etmesin. İslâm için çalışan, gayret gösteren kardeşlerimizi her yerde muvaffak eylesin. Mücahid kardeşlerimizi mansur ve muzaffer eylesin. Müslümanları galip eylesin. İstilaya uğramış İslâm beldelerini kurtarmayı cümlemize nasip eylesin.

Bir zamanlar ezanları okunduğu, namazların kılındığı, İslâm ahkamının yürüdüğü, hutbelerin okunduğu diyarlar şimdi kafirlerin eline geçti, onlardan o diyarları aldığımız gibi İslâm'ı dünyanın her yerine götürüp, tebliğ edip, Müslümanlığı onlara aşılamayı, İslâm'ı yaymayı ve bütün dinlere galip hâle getirmeyi Allah cümlemize nasip eylesin. O uğurda çalışmayı nasip eylesin. O hali de bize göstersin, İslâm'ın izzetini, aziz olduğunu, yayıldığını, yükseldiğini görüp huzur içinde ölmeyi cümlemize nasip eylesin.

Allah rahmet eylesin! Selahaddîn-i Eyyûbî rahmetullahi aleyh Kudüs müslümanlar tarafından tekrar kafirlerden alınıncaya kadar gülmemeye ahdetmiş, hiç gülmeyeceğim demiş, kaşları çatık duruyor.

Neden?

Allahu Teâla hazretleri bize de kafirlerin elinden bütün İslâm diyarlarını alıp güldürsün. Oradan ötelere de İslâm'ı yaymayı nasip eylesin. Ama o diyarlara İslâm'ı yaymanın hükmü kendi içimizde İslâm'ı yerleştirmektir. Kendimiz has müslüman olacağız. Kendi ailemizde, kendi diyarımızda İslâm'ın kuvvetlenmesidir, ondan sonra oralara yayılmaktır. Onun için var gücümüzle, gecemizle gündüzümüzle, her işimizde her vesile ile baş gâilemiz, düşüncemiz, baş çalışmamız İslâm'a yardım etmek, İslâm'ın ilerlemesi, yükselmesi için çalışmak olmalı, her mesleğimizde İslâm'a yardım imkânı vardır ve meslek seçecek kardeşlerimiz de İslâm'a yardım edici meslekleri tercih etmelidir. Gecesini gündüzünü, zenginler kesesini açarak, gayretli olanlar gayretini ortaya koyarak, ilmi olanlar ilmini etrafa anlatarak İslâm'a yardım edelim de müslümanlar tekrar aziz olsun, İslâm beldeleri tekrar mamur olsun.

Allahu Teâla hazretleri hepinizden razı olsun.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı