M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 494.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdü li'l-lâhi hakka hamdihî ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Yâ Ümme Hârise innehâ cennâtün fî cennetin ve innebneke eshâbe'l-firdevse'l-âlâ ve'l Firdevs ravdetü'l-cenneti ve evsâtuhâ ve efdaluhâ.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı dünya ve âhirette cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri iki cihanda hayırlara nail ve mazhar eylesin.

Peygamber Efendimiz numune-i imtisalimiz Muhammed-i Mustafâ aleyhi efdalü's-salavâti ve ekmelü't-tahiyyât ve't-teslimât hazretlerinin sünnet-i seniyyesi bizim sebeb-i fevzü felahımızdır. Onun için her müslümanın Peygamber Efendimiz'in yolunca yürümesi gerekiyor. Hadîs-i şerîflerini okuması, tavsiyelerini tutması dinimizin direğidir, esasıdır. O bakımdan bu hadîs-i şerifleri okumayı büyüklerimiz bize emretmişler, biz de okuyoruz. Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamadan önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine olan sevgimizin, bağlılığımızın nişanesi olmak üzere ve onun cümle pâk âlinin, ashâbının, etbâının ve ahbâbının ruhlarına hediye olsun diye ve sâir enbiyâ ve'l mürselin ve cümle evliyâullah ve mukarrabînin ruhlarına hediye olsun diye; hassaten okuduğumuz hadîs-i şerîfleri nakil ve rivayet etmiş olan âlimlerin râvilerin, kitabı telif eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi hocamızın, kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zâhid-i Bursevî hocamızın ruhlarına hediye olsun diye; bu beldeleri canlarını mallarını ortaya koyarak fethetmiş olan fatih, mücahit ecdadımızın ruhlarına hediye olsun, Fatih Sultan Mehmed Han'ın ve askerlerinin ruhlarına hediye olsun diye; cümle hayrat-ü hasenat sahiplerinin ve hassaten içinde şu ibadetleri ve ilmi faaliyetleri yapmaya muvaffak olduğumuz İskenderpaşa Camii'sinin bânisi İskender Paşa'nın ve sonradan tekrar tekrar temir, tecrit ve tevsi eyleyip hizmette devamını sağlayanların kendilerinin ve geçmişlerinin ruhu şâd olsun diye ve biz yaşayan müslümanların da rabbimizin rızasına uygun Kur'an-ı Kerîm'in yolunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizn izinde yürümemize vesile olması, Peygamberimizin şefaatine ermemiz ve Allah'ın rızasına vâsıl olup cennetini cemalini görmemi dileğiyle bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerif okuyup öyle başlayalım. Buyurun.

Metnini az önce okumuş olduğumuz hadis-i şerif Râmûzü'l-ehâdîs kitabının 494. sayfasının birinci hadîs-i şerîfi. Tirmizî rivayet etmiş, Enes radıyallahu anh'ten ve hasen, sahih hadîs-i şeriftir, buyurmuş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki; "Ey Harise'nin anası, ey Ümmü Hârise! Senin oğlun bir cennettedir. Cennet bir tane değildir; tabaka tabakadır, sekiz cennettir. Senin oğlun bir cennettedir ki orası Firdevs-i âlâ diye adlandırılır. Bu Firdevs-i âlâ cennetin ortasıdır, yüksek, kıymetli, en faziletli yeridir. Senin oğlun orayı elde etmiştir!"

Hadîs-i şerîfin sebeb-i vürudu:

Bedir gazasında Harise radıyallahu anh şehit olmuş. Tabii annesi geride, savaştan sonra [kendisine] "Oğlun vefat etmiş." diye haber ulaşıyor. İnsanın yüreği yanar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine demiş ki; "Ya Resûlallah! Eğer oğlum cennetteyse ne âlâ ama cennette değilse artık adamakıllı ağlayayım! Hem oğluma yandığıma, oğlumu kaybettiğime ağlayayım hem de onun cennete gidemediğine ağlayayım! Artık bütün gücümle ağlayayım."

Acaba durumu nasıl diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e oğlunun mânevî hâlini vefatından sonraki durumunu sorunca Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş;

"Cennet bir tanecik değildir. Sekiz cennettir, çeşit çeşit cennetler vardır. Senin oğlun cennete girmekten ayrı o cennetin en yüksek yeri, en safalı, en güzel, en faziletli yeri olan Firdevs-i âlâya nail olmuştur. Onu elde etmiştir, onu ele geçirmiştir.

Peygamber Efendimiz'in yanında onun emrinde cihat edip o yolda şehit olduğu için kendisine Firdevs-i âlâ nasip olmuştur.Müsterih ol, sevin!" diye annesine müjde vermiştir.

Başka hadîs-i şerîflerinden biliyoruz ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin "Allah'tan isteyeceğiniz zaman âfiyet isteyiniz." diye tavsiyesi var. Çünkü âfiyet hem hastalıklardan hem de dertlerden, gamlardan, kederlerden korunmayı ifade ediyor. Hem sıhhatli olmayı hem mutlu huzurlu olmayı, hem dünyada hem âhirette hayırlara ermeyi ifade ediyor. Onun için insan; "Yâ Rabbi! Bana âfiyet ihsan et!" dediği zaman her şeyi derli toplu istemiş oluyor. Hem sıhhati, huzuru, mutluluğu istemiş oluyor hem de âhiretin hayrını istemiş oluyor.

Bir de Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs-i âlâyı iseyin!"

En yüksek, cennetin en iyi yeri orasıdır, diye orayı istemeyi bize tavsiye etmiş.

Yâ Rabbi! Biz âciz naçiz, bîçare; yüzü kara, eli boş kulların da Efendimiz'in tavsiyesine uyarak senden Firdevs-i âlânı dileriz. Cemâlini görmeyi bizlere ihsan eyle. Firdevs-i âlâyı bizlere de nasip eyle. Âmin.

Yâ Ümme Râfî izâ künte ile's-salâtî fesebbihillâhe aşren ve hellilîhi aşren vahmedîhi aşren ve kebbirîhi aşren vestağfirîhi aşren fe inneke izâ sebbehti aşren kâle hazâ li ve izâ hellelti kâle hazâ li ve izâ hamitti kâle hazâ li ve izasteğferti kâle kad kafertü lek.

Ümmü Râfî'den rivayet olunmuş bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mübarek sahabiyeye, kadın sahabeye rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn buyurmuş ki;

"Ey Râfî'nin anası, Ümmü Râfî. Namaza kalktığın zaman 10 defa subhanallah de, tesbih et 10 defa tesbih çek, 10 defa suphanallah dedi mi bu vazife yerine gelmiş olur. 10 defa lâ ilâhe illallah de. 10 defada elhamdülillah de. 10 defa da Allahu ekber de. 10 defa da estağfirullah de. Çünkü sen 10 defa subhanallah dedin mi Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki; 'Evet bu tesbihât benim zatımadır, benim içindir, bana layıktır, beni ilgilendiren bir cümle oluyor; kabul ettim.' Ey Ümmü Râfî. Sen lâ ilâhe illallah dediğin zaman Allahu Teâlâ hazretleri yine buyurur ki; 'Lâ ilâhe illallah sözü de bana aittir, kabul ettim. Bu kulum bunu beni iyi bildiğini, bana doğru iman ettiğini gösterecek şekilde ifade ediyor. Bu da benim şanımdandır. Benim sıfatımdır, kabul ettim.' Elhamdülillah dediği zaman da, 'Bu da benim şanıma uygundur, bu cümle de bana aittir, bu cümle de benim sıfatıma, şanıma yakışan cümledir, bunu da kabul ettim.' der. Estağfirullah, afv u mağfiret eyle dediğin zaman da der ki; 'O sözlerin hepsi benimdi, bu senin!' demiş oluyor."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;

"Allahu Teâlâ hazretleri, 'Ey kulum! Hep bana ait güzel cümleleri söyledin söyledin, sonunda affını, mağfiretini mi istiyorsun? Ben seni afv u mağfiret eyledim.' diye afv u mağfiret eder!" diyor.

Ne kadar kolay, ne kadar sade, ne kadar mükâfatı büyük bir şey!

Namaza kalktığımız zaman ne yapacakmışız?

10 defa Subhanallah, 10 defa Lâ ilâhe illallah, 10 defa Elhamdülillah, 10 defada Allahu ekber ondan sonra beşincisi 10 defa da Estağfirullah diyecekmişiz. Çok kolay, gayet basit!

Allahu Teâlâ hazretleri bu kadar basit şeylere neden büyük sevaplar veriyor, [neden] arkasından büyük işler oluyor?

Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri bize rahmetini ihsan etmek için bahane arıyor! Zaten birçok şeyi biz istemeden bize veriyor. Zaten bizim istemeyi bilmediğimiz zamanlarda, daha küçük, bebek olduğumuz sıralarda lütfunu, ihsanını, rahmetini üzerimize saçmaya başlamış. Can vermiş, vücut vermiş, akıl vermiş, göz vermiş, kulak vermiş…

Sonra bizler müslüman bir anne-babadan doğmuşuz, ne mutlu! Ondan sonra akıl etmişiz, Müslümanlığı yaşamak nasip olmuş. Ondan sonra rızkımız her gün geliyor, hiç kesilmez. Sanki biz dünyanın başka yerindeki insanlardan çok mu üstünüz! Öyle olmadığı hâlde Rabbimiz nice nice nimetler verip duruyor. Demek ki şimdiye kadar bize gelenleri, elde ettiğimiz şeyleri zaten biz [hak etmiş] değiliz ki! Zaten onlar bize bedavadan geldi. Hep fazl-ı ilâhîden lütf-u ilâhîden geldi. Bunu da söyleyiverdin mi Allah insanı mağfiret de ediveriyor.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri kulun yaptığı şeyleri bahane edip bol bol veriyor, cömertçe veriyor, çok fazla miktarda veriyor. Kul; ömür boyu günah işliyor, günahı işliyor işliyor; sonra bir tevbe ediyor bir estağfirullah diyor, Allahu Teâlâ hazretleri hepsini siliyor. Kul günahkâr olarak ölüyor, 40 kişi cenazesine geliyor. Soruyorlar ki;

"Bunu nasıl bilirsiniz?"

"İyi biliriz."

Allahu Teâlâ hazretleri; "Ben o kulum hakkındaki bilgilerimin hepsini bir kenara koydum, sizin şehadetinizi kabul ediyorum." [buyurur].

Allahu Teâlâ hazretleri rahmetine bahane arıyor. O bakımdan biz de hiç olmazsa tembellik etmeyelim de bahaneleri kaçırmayalım! Cenneti kazanmak son derece kolay! Cenneti kazanmak işten bile değil! Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

"Annesi-babası sağken cenneti kazanmayanların burnu yerde sürtsün!"

Hiç kazanılmaz mı?!.. Biraz hizmet edersin, elini öpersin, ayağını öpersin, hizmet ediverirsin; cenneti kazanıverirsin. Demek kazanması kolaymış!

Muhterem kardeşlerim!

Kazanamazsak bizim cenneti kazanamamamız çok büyük ahmaklıktan olur; cehenneme düşmek son derece büyük cahillikten olur! Çünkü Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti çok! Hatta rûz-u mahşerde o kadar rahmetiyle tecelli edecekmiş ki şeytan bile bir ara heveslenecekmiş, "Dur bakalım, herkes affoluyor, ben de mi affolacağım…" filan diye o bile heveslenme durumuna gelecekmiş. Rahmetinin çokluğunu gördüğü için.

İlk ne diyecektik?

Subhanallah diyecektik. Bunu namazda da diyoruz.

Subhanallah ne demek?

Arapça iki tane kelime yan yana gelmiş; Subhan-Allah.

Allah; Rabbimiz'in ismi.

Subhanallah ne demek?

Subhanallah; "Yâ Rabbi! Sen her noksandan münezzehsin, her türlü kemalâta sahipsin, kusursuzsun! Eksiğin, kusurun, acizliğin yok!" demek.

Her sıfatın kemal derecesinde, her şeyin sonsuz güzel, her şeyin sonsuz mükemmel, her şeyin sonsuz doğru, her şeyin sonsuz güçlü… diye Allahu Teâlâ hazretlerinin kemalât ile muttasıf olduğunu idrak [etmek] ve nevakıstan, nakisalardan uzak olduğunu anlama demektir. Onun için kıymeti çok fazla oluyor. Bir subhanallah demenin kıymeti son derece fazla oluyor.

Bir subhanallah dedi mi sevabı yerleri gökleri dolduruyor! Çünkü insan, Allah'ı tanımış oluyor, Allah'ın [şanına] uygun sözü söylemiş oluyor. Bu bakımdan bundan sonra subhanallah sözünü söylerken bu mânayla söyleyelim. Bu sözü sonsuz bir takdir, sonsuz hayranlık, beğenme, sonsuz sevgi, O'nu sonsuz tenzih duygusu içinde söylemeliyiz. Bu sözü söylerken altında yatan mânaları, mânalar âlemini, mânalar deryasını idrak ederek söylemeliyiz.

Subhanallah diyoruz, neler söylemiş oluyoruz?

"Yâ Rabbi! Sen sonsuz kudretlisin, her şeyi bilirsin, her şeye gücün yeter, her şeyi çok güzel eksiksiz kusursuz yaratmışsın: Dağların tepelerinden pınarlar çıkartır akıtırsın. Denizden suyu buharlaştırıp rüzgârlarla taşıttırıp toprakları sularsın. Yerden bir tohumdan koca ağaçlar çıkartırsın. İnsanları bir küçücük hücreden koca emsalsiz bir cihan gibi âlem-i asgar olarak yaratırsın. İnsanlara ne kudretler vermişsin! Et parçasına söz söylettiriyorsun, et parçası görüyor, et parçası işitiyor, et parçası düşünüyor… Sonra hafıza dediğimiz şey ne kadar mükemmel bir şey! Eskileri unutmuyorsun, yenileri düşünebiliyorsun. Akıl denilen nimet ne kadar büyük nimet! Yâ Rabbi! Sen bunları nerelerden, nasıl, ne sonsuz kudretle nasıl yaratmışsın yâ Rabbi!.." diye insan hayranlığından mest olur.

Tebârekallâhu ahsenü'l-hâlikîn.

İnsan etrafını dikkatle, ibretle ve ilimle irfanla seyrederse her şeyine hayran olur. Senin baktığın yerlerde nice nice incelikler var. Gördüğün olaylarda, cereyan eden hadiselerde nice hikmetler var. Yerlerin göklerin ne kadar üstün bir nizamı var. İç âlemin ne kadar üstün bir düzeni var! Allahu Teâlâ hazretleri atomun içine büyük kudreti tıkıştırdığı gibi bunların hepsini birden derlemiş toparlamış, subhanallah sözünün içine tıkıştırmış. Subhanallah dediğin zaman,sonsuz bir hayranlık sonsuz Allah'ın kusursuzluğu, her şeyinin mükemmelliği, sonsuz tenzih duygusuyla "Yâ Rabbi! Kafirlerin, cahillerin, müşriklerin senin hakkında söyledikleri şeyler ne kadar eksik, ne kadar kusurlu, subhanallah; yâ Rabbi, sen bunların hepsinden münezzehsin, sen yüceler yücesisin!.." demiş gibi oluyor.

Atom gözle bile görülmez, atom bombasını patlattığı zaman şehirleri bile havaya uçuruyor!

Prensip ne?

Atomun yapısını bozuyorsun.

Neyle bozuyorsun?

Bu taraftan atomun çekirdeğini elektron bombardımanına tutuyorsun; üstüne elektronlar çarpa çarpa çekirdek bir ayrıldığı, patladığı zaman küçücük atomun çekirdeğinden öyle korkunç bir enerji ortaya çıkıyor ki o zincirleme reaksiyonun sonunda şehirler havaya uçuyor! Atmosfere bir mantar bulutu çıkıyor! 20 bin metre, daha fazla… etrafa mantar gibi dağılıyor. O zerreler zehirli, her tarafa saçıldığı zaman aylarca yıllarca milletin başına bela oluyor!

Küçücük bir atomdan mı oluyor bu?

Evet, küçücük bir atomdan oluyor.

Bu küçücük atomun içine bu enerjiyi kim sığıştırmış, tıkıştırmış?

Subhanallah, Allah! Her şeye gücü yeten Allah! İşte bir atomun içine bir bombanın gücünü sıkıştıran Allahu Teâlâ hazretleri subhanallah sözünün içine de kendisinin kemal sıfatlarının hepsini sıkıştırmış, yerleştirmiş. Bir subhanallah dedi mi mânasını anladı mı insanın içinde atomlar patlar, atom bombaları patlamış gibi olur.

Subhanallah böyle bir söz ama insan;

"Ah hocam ah! Cahillik, ben şimdiye kadar subhanallah derken hiç düşünmedim!.." der.

Kaç defa subhanallah dedik, kaç defa secdeye vardık! O secdenin mânasını anlamamışız demek. Kâinatın sahibinin, yaratıcısının, mutasarrıfının önünde eğiliyoruz, anlımızı yere koyuyoruz; Subhanallah Subhâne rabbiye'l-alâ diyoruz. Meğer dilimiz neler diyormuş da kulağımız ağzımızın dediğinin farkında değilmiş! Subhanallah sözü bu kadar güçlü, bu kadar kıymetli, bu kadar değerli, bu kadar doğru bir söz!

Sonra lâ ilâhe illallah diyoruz. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri şerik, nazîr, ortak kabul etmiyor! Kulları edepsizlik yapıyor, affediyor; hırsızlık yapıyor, affediyor; zina ediyor, affediyor; zulmediyor, affediyor… Her şeyi affediyor.

İnnallâhe lâ yağfiru enyüşreke bihî şey'en ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşa'.

Hepsini affediyor affediyor; kendisine şerik koşulmasını, müşriklik yapılmasını affetmiyor. Kul Allah'ı tam bilecek, tam bilmek zorunda:

"Bu kadar nimetleri veren Rabbim Allahu Teâlâ hazretleri'dir, başka ortağı, nazîri, şerîki, veziri müşîri yok! Kendisi tektir!"

Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan gayri ilah yok!"

Peki bu insanların yaptıkları?..

Korkunç büyük bir cehalet! Son derece büyük bir küstahlık! Allah yaratmış, Allah yaşatıyor, Allah rızıklandırıyor; Allah'tan gayrıya tapıyor! Hem de bari taptığı bir şeye benzese! Eliyle yaptığı taşa, heykele, puta, ağaca veya Allah'ın yarattığı aya, güneşe, yıldıza, tapıyor! Akıl alır mı, mantık alır mı?! Bu insanlar nasıl olmuş da bu kadar sapıtmışlar, nasıl olmuş da bu kadar şaşırmışlar?! İşin başlangıcı doğruyken, Hz. Âdem insanların babası ve peygamberlerin ilki iken, bu kâinattaki hayatın mayası iman üzerine kurulmuşken bu insanlar nasıl oluyor da bu kadar sapıtıyor?!..

Bu insanlardan insanın sıtkı sıyrılıyor. Bu insanoğullarında iş yok, insanoğulları nankör, bu insanoğulları cahil!..

Allah bizi cehaletten, nankörlükten kurtarsın, gafletten uyarsın, zulumâttan nuruna kavuştursun.

İnnehû kâne zalûmen cehûla. "Şu insanoğlu ne kadar çok zalimdir, ne kadar çok cahildir! Sonsuz cahil sonsuz zalim!"

Ondan dolayı eliyle putu yapıyor; süslüyor, boyuyor, taşıyor, oturtuyor, geçiyor tapınıyor!

Şeytana tapıyor!

Bizim memlekette Güneydoğu Anadolu'da Yezidîler varmış, Şeytana tapıyorlarmış! Yezidîler denilen bir kavim, bir topluluk, bir grup; şeytana tapıyormuş!

Niye tapıyorlarmış?

"Allah'tan bize zarar gelmez, şeytana tapalım da onun zararından kurtulalım." diye tapıyorlarmış.

Mantığa bak, kafaya bak!..

Hindistan'dakiler öküze tapıyorlar! Be adam, aklını toplasana! Senin hududunun öbür tarafında öküzcükleri, inekçikleri nasıl kesip pişirip yiyorlar. Tapılacak bir şey olsaydı kendisine o işi yaptırır mıydı?

Kafa çalışmıyor! hani tarihte olsa ilim irfan yok, mantık yok, matematik yok, fizik kimya yok, tecrübe yok!.. Diyelim ki bir insana İslâm ulaşmamış, hadi kendi aklıyla yamuk düşündü!

Peki yirminci yüzyılda; İslâm varken, ilim varken mantık matematik varken, fizik kimya varken, biyoloji zooloji, hayvanat ilmi varken bu öküzün öteki hayvanlardan farkı ne, niye ona tapıyorsun?..

Köpek de dört ayaklı öküz de dört ayaklı, koyun da dört ayaklı o da dört ayaklı. Lamalar var, develer var, atlar var…

Sen niye gidip bula bula öküze tapınmayı buldun?

Akıl yok mantık yok! Hatta öyle saçma insanlar ki hiç olmayacak şeylere - söyleyemeyeceğim şeylere- tapıyorlar.

Muhterem kardeşlerim!

Onları ayıplıyoruz da hepimiz gülüyoruz. Çünkü müslümanız, İslâm terbiyesi almaşız ama orada adamlar bayağı inanıyorlar! Sen burada İslâm terbiyesi almışsın, bir şey değil de orada adamlar bayağı inanıyor! Hindistan'da "Siz niye inekleri kesiyorsunuz?" diye müslümanlarla kavga ediyorlar. Aralarında arbede çıkıyor, savaş çıkıyor. Birbirlerini öldürmecesine mücadeleler oluyor. Bunların hepsini geçelim bize faydası olacak söze gelelim.

Muhterem kardeşlerim!

Aslında tapınmak nedir diye şöyle bir düşünecek olursak biz de; yirminci yüzyılın Türkiye'sindeki, Irak'ında, Suriye'sinde, Suudi Arabistan'ında, Mısır'ındaki, Cezayir'indeki müslümanlar da farkına varmadan başka şeylere adeta tapıyoruz! Nefsimize tapıyoruz, şeytana tapıyoruz, paraya, mevkie makama tapıyoruz, kadına, içkiye, kumara tapıyoruz; vazgeçemiyoruz! Onların peşinden gidiyoruz, onların dediğini; şeytanın, nefsin dediğini yapıyoruz. Birçok kimse yapıyor.

Onun için lâ ilâhe illallah derken Allah bizi insanların yanlış olarak tapındığı her çeşit puttan, her çeşit yanlış tapınma malzemesinden korusun kurtarsın. Bir de nefsimize tapınmaktan, dünyaya tapınmaktan, şeytana tapınmaktan, paraya, maddeye tapınmaktan, mevkie makama tapınmaktan; mânevî tapınmalardan da korusun.

Çünkü hakiki tevhid öyle olur:

İnsan; "Ancak sana ibadet ederiz, ancak senden yardım isteriz!" deyip de ondan sonra da o sözüne uygun olmayan yalan yanlış şeylere bağlanır, onların peşinde koşar, onların sözünü dinlerse o da bir çeşit tapınma olur. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor:

Eraeyte menittehaze ilâhehu hevâhu. "Görmedin mi heva-yı nefsini kendisine put edineni?" diyor. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'de;

Lâ ta'budu'ş-şeytân. "Şeytana tapınmayın!" diye emir var.

Demek ki insanlar şeytana tapıyorlarmış, şeytanın peşinde koşuyorlarmış; emrini tutuyorlarmış.

O bakımdan Allah bizi şirkin, müşrikliğin her çeşidinden -görüneninden görünmezinden, aşikâresinden gizlisinden, büyüğünden küçüğünden, hafîsinden celîsinden- korusun.

Riya: Gösteriş için âhiret ameli yapmak.

O da bir çeşit şirk!

Neden?

İbadeti; falanca adam görsün diye yapıyorsun, Allah rızası için yapmıyorsun ki! Kendini başkasına beğendirmek için yapıyorsun, o da şirk! Allah bizi o riyadan da kurtarsın. Yirminci yüzyılda müslümanlar onları bilmediği için saçma sapan bir sürü işler yapıyorlar!

Rabbimiz bize lâ ilâhe illallah derken bütün bu tapılmaya, insanın gönlünü çelmeye yönelik olan her şeyden kurtulmayı nasip eylesin. Ancak kendisine ibadet etmeyi, ancak kendisinden yardım istemeyi öğretsin. Kendisine tevekkül etmemizi sağlasın. Bir nefes alıncaya verinceye kadar masivaya meyletmekten bizi korusun.

Küçük bir cümledir [ama] elhamdülillah demenin de mânası kolay kolay izah edilecek gibi bir şey değildir!

Elhamdülillah; "övmek sana olsun, övmek senindir" filan gibi bir mânaya geliyor ama "hamd" tam [olarak] "övmek" değil ki! Övmekten başka bir şey. Tam "medih" değil, tam "sena" değil ki! Senayı ihtiva ediyor, methi ihtiva ediyor, şükrü, hayranlığı ihtiva ediyor; her şeyi ihtiva eden bir duyguyla söyleniyor.

Elhamdülillah dediğin zaman; "Yâ Rabbi! Hamd sana, hamdolsun." ya da "Hamd senindir." demiş oluyoruz. Allahu Teâlâ hazretlerinin bize olan nimetlerini düşündüğümüz zaman bu cümleyi kullanıyoruz. Bizim kitabımız, Kur'ân-ı Kerîm'imiz; Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn diye başlıyor. İlk önce onun ne mânaya geldiğini öğrenmek lazım.

Mübarek Elmalılı Hamdi Yazır Hocamız'ın tefsirinden Elhamdülillah'ın mânasını bir okuyun bakalım: Mübarek; sayfalarla anlatıyor, ne derin mânalar, ne ince konular işliyor işliyor! Bakıyorsun da Kur'ân-ı Kerîm tercüme olmazmış; hakikaten, gerçekten tercüme olmazmış! Ne desen olmuyor! Hiçbir Türkçe kelimenin içine, başka kelimenin içine mâna sığmıyor. Çatır çatır patlatıp atıyor. Sığmıyor. Engin bir mânası, derin bir mânası var.

O bakımdan Elhamdülillah'ın tercümesi ne?

Tercemesi yok!

Elhamdülillah, "Hamd Allah'ındır." demek. "Allah'ındır." desen de yetmiyor, hem "Allah'ındır." hem "Allah'a olsun." mânasına geliyor. Dua cümlesi de olur ikbal cümlesi de olur, oradan da bir türlü tutturamıyorsun.

İnsan elhamdülillah'ı ne zaman söyler?

Allah'ın nimetlerini, büyüklüğünü, kendisini besleyip büyüttüğünü, kâinatı yönettiğini, her türlü kudrete sahip olduğunu ve kendisine lütfuyla muamele ettiğini düşününce söyler. Ve her hâle, her duruma elhamdülillah der.

Elhamdülillâhi alâ külli hâlin ve fî küllihîn. "Yâ Rabbi! Her zamanda, her hâl üzere hamd senindir, hamd sana olsun!"

Allahu Teâlâ hazretlerine hamd etmenin, methetmenin, O'nu sena eylemenin şu kulların yapacağı bir şey olmadığını herkes anlamalı!

Nasıl methedeyim, neresinden tutturayım, âciz dilimle ne kadarcığını söyleyebilirim?

Lâ uhsî senâ ene aleyk

Keyfe ve küllü senâ in yeûdü ileyk.

"Yâ Rabbi! Ben sana medh ü senâlarımı sayıp bitiremem ki Her medh ü sena sana gider. Her şey senin olduğu için her medh ü senâ sana gider. Kelebeğin kanadının nakışları, çiçeğin kokusu, çayırların çimenlerin güzelliği, dağların, ovaların manzaraları, denizlerin enginliği, göklerin dipsizliği, yıldızların pırıltısı… her şeyin methi, sevilmesi, güzelliği; hepsi Allah'a gidiyor. Onun için;

Elhamdülillâhi alâ külli hâlin ve fî küllihîn. "Yâ Rabbi! Her hâlde, her zamanda, her durum üzerine hamd ü senâ senindir!" deriz. Bir kelime ile bunun da izahı, izahını bitirmek mümkün değil!

Ondan sonra tekbir geliyor:

Kebbirîhi aşren. "Yâ Rabbi! Allahu ekber'sin, en büyüksün!

Ekber ism-i tafdil siygası, Arapça'da mutlak olarak kullanıldığı zaman; "Hiçbir varlıkla mukayese edilmeyecek kadar, mukayese edilmesi mümkün olmayan bir tarzda büyüksün!" demek.

Bir ara tercüme etmişler: Allahu ekber'in karşılığında "Tanrı uludur!" demişler. "Tanrı uludur!"un Arapça karşılığı Allahu azîmün cümlesidir, "Tanrı uludur."

Bu kadar!

Allahu ekber demek, "Yâ Rabbi! Sen hiçbir varlıkla mukayese edilemeyecek derecede büyüklerin büyüklerin büyüğüsün!" demek. Onun için onun da Türkçe'de "uludur" sözüyle filan ifade edilmesi mümkün değil! O kelimenin, o cümlenin kalıbı içine sığması mümkün değil!

Yalnız ben kendim şöyle anlatmayı birkaç defa düşündüm de kardeşlerime nakletmeyi uygun gördüm:

İnsanoğlu, kâinatın ebadını bir düşünsün: Göklerin derinliği ne kadar, kaç karış, kaç metre, kaç kilometre... Dibi metreyle, kilometreyle bulunacak gibi değil; ışık yılıyla ölçülüyor. Işık; saniyede 300 bin kilometre hızla gidiyor. Bir [saniyede] 300 bin kilometre gidiyor. Bir saniyede bu kadar gidiyor, bir dakikada bunun 60 misli gider. Bir saatte bunun 3600 misli gider. Bir günde 24 çarpı 3600 kadar gider. Bir yılda 360 çarpı 24 çarpı 3600 kadar!..

Bu rakamlar ışığın bir yıllık seyahati! Fezada harekete geçtiği zaman bir yılda aldığı mesafeye artık bizim rakamlar yetmez. Rakamın sıfırlarını koyduğumuz zaman defterimizin kenarına geliriz, kenarından aşağı düşeriz, mümkün değil!

Bilmem kaç milyon ışık yılı mesafedeki yıldızdan bize ışık geliyormuş, 5 milyon seneden beri geliyormuş!..

Esrarengiz bir kâinat!

Peki, 5 milyon yıl önce oradan yıldızdan ışık yola çıkmış ha babam de babam fezadan yürümüş gelmiş, 5 milyon sene seyahat etmiş, bizim gözümüze ulaşmış. "Geleceğim yere geldim." demiş, o buraya gelmiş ama bize 5 milyon sene önceki hâli gelmiş.

"Peki, şimdi orada ne var?.."

Onu 5 milyon yıl sonrakilere sor. Ben sadece 5 milyon sene önce gelen ışıktan oradaki parıltıyı gördüm, şimdi o mahalde ne olduğunu hiç bilemem. Daha evvellerden daha ileride başka şeyler vardı da onların da ışıkları bana doğru geliyor idi de henüz gelmediyse onu da göremem. Demek ki bu kâinatın dibini ilim ve mantık bakımından aletle edevatla ölçmek görmek filan mümkün değil! Dipsiz bir kâinat!

Peki, kâinat bu kadar dipsiz, uçsuz bucaksız, muhteşem ve senin aklının idrakinin kavrayamayacağı kadar geniş; Rabbimiz'in mülkü neresi, bunun hangi parseli, [bir yeri] Rabbimiz'in de öbür tarafı başkasının mı?

Her tarafı Allahu Teâlâ hazretlerinin! Allahu Teâlâ hazretlerinin mülkü bu kadar geniş olursa sen her yerde hazır ve nâzır olan Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin azametini, mülkünü düşünerek anla! Allahu ekber dediği zaman insanın gözünde yıldızlar çakmalı. Yıldızlar, fezalar, lacivert, derin, engin boşluklar… İnsan Allahu ekber'i ancak o zaman anlayabilir.

Kardeşlerim!

Bu sözleri bu idrak ile söylemeye çalışalım diye bu sözlerin azametini, mânasını anlatmaya çalıştım. Namaza kalktığınız zaman bunları onar onar söyleyin, gayet kolay! On tane parmağınız var: Parmağınızla ilk başta on tane subhanallah, sonra elhamdülillah, ondan sonra lâ ilâhe illallah [sayıp söyleyiverin].

Bir başka hadîs-i şerîfinde; "Hangisiyle başlasan fark etmez, sonra hangisini yapsan fark etmez." diyor. Ama bu hadîs-i şerîfteki sırası; birinci sırada Subhanallah, ikinci sırada, Lâ ilâhe illallah, üçüncü sırada Elhamdülillah, dördüncü sırada Allahu ekber, beşinci sırada da senin keyfine, benim keyfime uygun olan Estağfirullah sözü.

Estağfirullah; "Yâ Rabbi! Senden benim suçlarımı bağışlamanı dilerim!" demek. Yaptığımız suçlarımızı biliyoruz, kabahatimizi biliyoruz, ne yapalım nefsimiz var, cehaletimiz, zalimliğimiz, cahilliğimiz var… Ömrümüzü yolunda geçiremedik.

Ben pişman olmayan hiçbir insan görmedim! Belli bir yaşa gelmiş:

"Geçtiğin ömründen memnun musun?"

"Memnun olmak ne mümkün! Ah keşke gençlik geri gelse de Rabbim'e şu andaki idrakime göre güzel kulluk etsem! Gerçi küçüklüğünden beri güzel kulluk etmeye niyetli, Rabbine güzel ibadet etmeye alışkın insanlar da gelmiş geçmiş ama Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bile diyor ki;

Subhâneke mâ abednâke hakka ibâdetike yâ mâbud. "Yâ Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz sana layık ibadeti yapamadık!"

Ona layık ibadeti yapmamız mümkün değil!

Ben fakir, fakîr-i pürtaksîr, bîçare, bîkes, bîsermaye, eli boş bir kul; ben ona layık ameli nasıl yapayım?

Mümkün değil! Zaten layık ameli yapamadığımız gibi layık olmayan bir sürü günahı da yapmışız.

Ne yapacağız?

Mahvolduk!

Peygamber Efendimiz; "Mahvoldun." demiyor. "Bunları söyler de sonra 'Yâ Rabbi! Ben edepsizliğimi, kusurumu, hatamı bildim, anladım, mahcubum, üzüntüdeyim, beni affet, mağfiret eyle Yâ Rabbi!..' deyince Allahu Teâlâ hazretleri lütfunun, kereminin çokluğundan; "Peki, mağfiret ettim.' der." diyor.

"Ey Allah'ın yolunda yürüyememiş olan âsi, mücrim, günahkâr kulları! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!.."

Senin günahın ne kadar büyük olursa olsun Allah'ı mağfireti ondan da büyüktür, yeter ki sen doğru yola gel, bundan sonraki ömründe rıza-yı Bârî'ye uygun yaşamaya çalış. Rabbimiz, geçmiş günahların hepsini siler. Bir namaza kalktığın zaman bunları söylersin söylersin, defterin tertemiz olur gider. Bu fırsatları kaçırmayalım. Not edin, bundan sonra yapın!

Üçüncü hadîs-i şerîf:

Yâ Ümme Seleme innehû leyse âdemiyyün illâ ve kalbuhû beyne isbaayni min esâbi illâhi fe men şâe akâme ve men şâe ezâga.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'ya buyurmuş ki;

"Yâ Ümmü Seleme, ey Seleme'nin anası! İnsanoğlundan hiçbir fert yoktur ki hiçbir âdemizâde, âdemoğlu, Allah'ın kulu yoktur ki onun gönlü Allahu Teâlâ hazretlerinin parmaklarından iki parmağının arasında olmasın!"

İki parmağının arasında! İki parmağının arasında küçük kalem olsa nasıl istediğin gibi çevirirsin; Allahu Teâlâ hazretleri kullar anlasın diye teşbih, benzetme yoluyla onların anlayacağı şekilde irad ettirmiş. Peygamber Efendimiz o tarzda anlatmış. Kur'ân-ı Kerîm'de biz kulların anlayacağı bir ifade var. Hadîs-i şerîflerde de Peygamber Efendimiz'in bize Allahu Teâlâ hazretlerini anlatırken söylediği şeyler yine bizim aklımızın alacağı bir tarzda!

Bir keresinde esirler geldi; esirlerin içinden bir kadın koştu, öteki gruptaki bir çocuğu kucakladı, öptü, bağrına bastı, "Ah yavrum!" dedi, sevdi vs. Tabii herkes seyrediyor. Demek ki yolculukta evlatla ana ayrı düşmüşler; orada sarılıyor, bir daha bırakmamak istiyor. Sevgiyle bağrına basmış, kadın da esir çocuk da esir. Demek ki bir kabileyle bir savaş yapılmış, müslümanları asmış kesmiş; esirler oradan getirilmiş. Sımsıkı sarılıyor. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Yâ sahabem, ey benim ashabım! Ne dersiniz, bu kadın bu sevip öpüp koklayıp bağrına bastığı bu çocuğu ateşe atar mı?!"

"Atmaz yâ Resûlallah, yavrusunu nasıl seviyor, atar mı? Hangi anne yavrusunu ateşe atar? Yakar mı? Yakmaz!"

"Allahu Teâlâ hazretleri; bu kadının yavrusuna olan şefkatinden, merhametinden daha fazla merhametli olarak kullarına şefkatli ve merhametlidir!" diyor. Anlamamız eksik olduğundan böyle anlayabiliriz, başka türlü anlayamayız.

Allahu Teâlâ hazretlerinin kullara muamelesini nasıl olduğunu söylemek bakımından bir başka hadîs-i şerîfinde diyor ki;

Devesine bindi, tulumuna suyu, torbasına yiyeceklerini doldurdu, uçsuz bucaksız, çeşmesiz yeşilliksiz kum çöllerinde bir yerden bir yere gidecek. Susadığı zaman tulumundan su içecek, acıktığı zaman torbasından yiyecek alacak, avuçlayacak yiyecek. Buğday kavurması mıdır çekirge kurusu mudur ekmek parçası mıdır, nesi varsa onu yiyecek! Bîtab düşmeden varacağı yere varacak. Gündüzleri sıcaktan bir yere saklanacak, geceleri seyahat edecek; varacak.

Suudi Arabistan'ın sıcağını hacca gidenler bilir. Biraz fazla babayiğitlik kabadayılık yapıp da insan gezdi mi güneş bir çarpar insan kendisini hastanede bulur; buzların arasına yatırırlar eğer kurtulursa kurtulur, kurtulamazsa güneş çarpmasından ölür gider. Şiddetli güneş. Kumun üstüne ayağını basamazsın; terliğini çıkart, bas, ayağının altı cayır cayır yanar. Sıcak, Suudi Arabistan'ın hâli bu.

Bir bedevi bu sıcakta giderken hayvanı kaçsa; insanın ihtiyacı oluyor ya hatta insan binmekten bile yorulur apışları, ayakları acır, biraz da yürüyeyim der veyahut ihtiyacı olur. İndi, ağaç yok ki hayvanı bağlasın. Hayvan kaçtı gitti. Peşinden koştu, yetişemedi. Aradı, bulamadı. Sonsuz, sayısız kum tepeleri, bir çıkış, bir iniş. Bu hayvanı nereden bulacak? Hayvan gitti. Hayvanın gittiğine yanmayacak, su da gitti, yiyecek de gitti. Tepesinde de güneş, yürüdü yürüdü bitap düştü, ölecek hala geldi. Öldürür, insan birazcık yürüdü mü ölür. Ölecek hale geldi. Fakat hayvan da döndü dolaştı, sonunda tam bîtap hâle geldiği sırada yakınına geldi; o da bir seğirtti, hayvanı yakaladı, tuttu.

Ölümden kurtulduğu için; "Yâ Rabbi! Sana çok şükür! Yâ Rabbi! Ben senin âsi kulunum, sen benim rahmeti çok Rabbimsin…" vs. diye teşekkür etmeye, şükretmeye filan çalışır değil mi?

Peygamber Efendimiz; "O şaşkınlıktan, o sevinçten aklı dili dolanıp da 'Yâ Rabbi! Sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim!' diye sevinçten ne yapacağını şaşırır da sevinir ya,

Hatta o şaşırmasını bile anlatıyor ki duygunun kuvveti belli olsun!

işte bir kul eğri yoldan doğru yola girip de Rabbinin sevdiği bir insan olma durumuna geçince Allah bundan daha çok sevinir!"

Allah'ın; kulunun hidayet bulmasından, doğru yola gelmesinden, iyi bir insan olmaya heves etmesinden; eğri yolu, şeytanın yolunu bırakıp da doğru yola gelmesinden ne kadar hoşnut ve razı olduğunu anlatıyor. Hâlbuki Allahu Teâlâ hazretleri bizim gibi değil! Her şeye gücü yeter, ne isterse onu yapar; duyguları da bizim gibi değil ama Resûlullah Efendimiz bizlerden anlayabileceğimiz şekilde misaller vererek [anlatmış]. Kur'ân-ı Kerîm'de de bu var. Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Yâ eyyühellezîne âmenû hel edüllüküm alâ ticâretin tüncîküm min azâbin elîm. "Ey iman edenler! Size feci, elim, fena, kötü bir azaptan kurtaracak bir alışveriş tavsiye edeyim mi? Bir alışveriş ki fena, kötü, elim, bir azaba uğrayacakken uğramayacaksınız, kurtulacaksınız! Bir pazarlık bir ticaret size kılavuzlayayım mı anlatayım mı?" diye Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bize hitap ederek soruyor.

Yâ eyyühellezîne âmenû hel edüllüküm alâ ticâretin tüncîküm min azâbin elîm. "Ey iman edenler! Sizi feci, elim, fena, kötü bir azaptan kurtaracak ticarete delalet eyleyeyim mi?"

Tabii biz böle bir soruya ne deriz?

"Elbette, yâ Rabbi! Buyur, delalet et, göster!"

Tü'minûne billâhi ve resûlihî ve tücâhidûne fî sebîlillâhi bi-emvâliküm ve enfüsiküm zâliküm hayrun lekim in küntüm ta'lemûn. Yağfirleküm zünûbeküm ve yüdhilküm cennâtin tecrî min tahtihe'l-enhâru ve mesâkine tayyibeten fî cennâti adn. "Allah'a ve Resûlullah'a inanırsınız, Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihat edersiniz; ah bir bilseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır. Yaparsanız Allah günahlarınızı mağfiret eder. Size alt yanlarından şırıl şırıl ırmakların aktığı meskenler, Adn cennetlerinde güzel köşkler ihsan eder!" diye bildiriyor.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de işi neye benzeterek anlattı?

Bizim dünyada yaptığımız ticarete benzeterek anlattı. "Size bir ticaret tavsiye edeyim mi?.." diyor.

Ne alacağız, ne vereceğiz?

Can ve mal vereceğiz, cenneti alacağız! Bir ticaret tavsiye ediyor. Tüccar Arap kavmine anlatma şekli bu. Yunus Emre'nin de bizim köylülere İslâmiyet'i, tasavvufu anlatması ne kadar güzel!

Gider bostan dolabının başına. Bostan dolabı dönüyor gıcır gıcır gıcır dönüyor. Kepçeler suya dalıp çıkıyor. Öbür taraftan boşalıyor. Bostan sulanıyor. Diyor ki;

Dolap niçin inilersin

Ah ah vah der gibi o gıcırdadıkça dolaba soruyor; "Niye gıcır gıcır iniliyorsun, niye inilersin?

Derdim vardır inilerim

diyor. Yunus Emre, dolap demiş gibi anlatacak. Sonra soruyor:

Sordum sarı çiçeğe neden benzin sarıdır

"Sarı çiçek, söyle bakayım, niye sarardın soldun, niye benzin sarı?"

Çiçek; "Allah yaratmış." demiyor, "Ölüm var. Ölüm bize doğrudur da bir gün gelecek öleceğim de ondan sarardım." diyor. Çiçek ondan sararmadı aslında ama bize çiçeklerle konuşarak, dolaplarla konuşarak gerçekleri anlatmaya çalışıyor.

Aşkın şarabından içem

Mâsivâdan geçem

filan diye şiirler duyarsınız.

"Allah Allah şaraptan bahsediyor!.."

Kim bahsediyor?

Büyük meşayihten Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Eşrefoğlu-u İznikî, İsmail Hakkı-i Bursevî, veyahut İbrahim Hakkı-i Erzurumî…

"Bu adamlar içki içmez, Allah'ın haramlarını yemezler; niye şaraptan filan bahsediyor?"

Bu şu demektir: "Ey bizim çevremizde olup da yaşayıp da Allah'ın emirlerine âsi olup da zevk ü sefayı meyhanede arayanlar! Ey içki içip de keyif bulacağım sananlar! Bırakın onları, burada Allah yolunda yürümenin bir zevk ü sefası var; onu tadın!" demek. Bu, çevrenin şartlarına göre anlatım tarzı! Kur'ân-ı Kerîm'de öyle buyurulduğu için, Allahu Teâlâ hazretleri o usulü öğrettiği için Peygamber Efendimiz öylece bize dinimizi anlattığından büyüklerimiz de o tarzda hareket etmişler.

Demek ki müslümanın gönlü Allahu Teâlâ hazretlerinin iki parmağının arasındaymış!

"Allahu Teâlâ hazretlerinin parmağı var mı? Şekli, boyu nasıl, ucunda tırnak var mı yok mu?.."

Bunlar hiç bizim söz söyleyeceğimiz bir şey değil, çünkü Allahu Teâlâ hazretlerinin zatını bilmek mümkün değil! Bilemeyiz, mümkün değil! Ancak Resûlullah Efendimiz biz anlayalım diye böyle buyurmuş. Nasıl parmağınla bir şeyi alırsın, iki parmağının arasında fıldır fıldır döndürebilirsin; mü'min kâfir herkesin gönlü Allah'ın iki parmağı arasındadır, nasıl isterse o tarafa çevirir! Hayra döndürür, şerre döndürür. Elektrik düğmesi gibi; biz elektrik düğmesini alıyoruz, bir çeviriyoruz, ışık yanıyor. Bir çeviriyoruz, sönüyor. Allahu Teâlâ hazretleri de;

"Ey Ümmü Seleme! Mü'minin veya insanoğlunun, âdemoğlunun kalbi Allah'ın parmağından iki parmak arasındadır! İstediğini doğrultur, istediğini saptırır."

Bu ne demektir?

Kuvvet, kudret, hidayet hep Allah'tan demek!

Onun için biz ne yapacağız?

Allah'a boyun bükeceğiz, Allah'a yalvaracağız yakaracağız, Allah'tan isteyeceğiz. Gayrıdan fayda yok! Allah'a tevekkül etmesini, Allah'tan istemesini öğreneceğiz. İstersen gayrıdan iste, istersen iste; ama olmaz. Hiçbir şey elde edemezsin. Allah'tan gayrıya bel bağlayanlar himayesiz kalırlar, mahrum kalırlar! Paraya güvenenler parasız kalır, evlada güvenenler evladından hayır görmez, mevkiine makamına güvenenler mevkiden makamdan tepetaklak aşağı düşerler…

Ne varmış?

Ancak Allahu Teâlâ hazretlerine iltica etmek, O'na sığınmak, O'ndan istemek varmış. Gerisi hepsi laf u güzaf, hiçbir işe yaramaz. Mü'min bu idrake erecek!

sana müjdeler olsun, hastalanmışsın ama üzülme çünkü bir müslümanın hastalığı sebebiyle ateşin; altının ve gümüşün kirini pasını giderdiği gibi Allah onun günahlarını siler, temizler!"

Potada altın ve gümüş denilen şey eritilir. Eritildiği zaman içindeki katışıklardan ayrılır. Hatta gümüş biraz okside filan bile olsa yeniden eritildiği zaman düzelir, işte onun gibi olur.

Burada neye benzetiliyor?

Müslümanın hastalık sebebiyle cayır cayır ateşlere yanıp da kıvranmasını; sanki altının, gümüşün potada yanmasına benzetiyor. Ne güzel bir benzetme! Müslüman demek ki altına, gümüşe benziyor. Çünkü kıymetli. Onun da günahları pasa vs. benziyor. Nasıl altının gümüşün pası potada eriyince geçerse o da öylece geçmiş oluyor.

Yâ Ümme Kaysin etereyna hâzihi'l-makberete yeb'atullâhu minhâ seb'îne elfen yevme'l-kıyâmeti alâ sûreti'l-kameri leylete'l-bedri yedhulûne'l-cennete bi-gayri hisâb ya'ni'l-bakiâ.

Ümmü Kays radıyallahu anhâ'dan Taberânî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz o sahabiyeye, hatuna radıyallahu anhâ diyor ki;

"Şu kabristanı görüyor musun? Bu gördüğün kabristandan Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet gününde 70 bin insan ba's edecek, kaldıracak! Ayın on dördünde, ayın yusyuvarlak, pırıl pırıl parladığı şekliyle onlar dolunay gibi pırıl pırıl kalkacaklar. Hiç hesaba dahi uğratılmadan sorgu-sual olmadan dosdoğru cennete gidecekler!"

Peygamber Efendimiz bunu hangi kabristan için söyledi?

el-Bakî' kabristanı için söyledi. Bakiu'l-ğargat veyahut kısaca el-Bakî' denilen Medine-i Münevvere'nin kabristanı için söyledi.

"Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet kopup da insanlar kabirlerinden kalkacakları zaman el-Bâkî kabristanından 70 bin kişiyi ayın on dördü simasıyla pırıl pırıl, nurlu olarak kaldıracak, ba's edecek ve doğrudan doğruya cennete gidecekler." diye buyrulmuş oluyor.

Peygamber Efendimiz Bakî'yi çok ziyaret ederdi. Orada hakikaten onun cennetle müjdelenmiş sahabesinden, akrabasından nice mübarek insanlar yatar. Hatta bir de bazı kitaplarda esrarlı bazı şeyleri anlatırlar. Mâneviyat gözü biraz açık olan bir kimseye demişler ki;

"Bu gece Bakî'yi bir gözetle, kolla bakalım."

O da kollamış ki beyaz develerle tabutlar geliyor, dışarıdan bazı ölüleri Bakî'ye gömüyorlar. Bakî'den bazı ölüleri de o tabutlar alıyor, götürüyor…

"Anlaşılmış ki el-Bâkî kabristanına layık olan kâmil mü'minleri Allahu Teâlâ hazretleri mânevî bakımdan oraya naklediyor. Bakî kabristanına layık olmayan, o beldenin ahalisinden olup oraya gömüldüğü hâlde aslında oraya liyakati olmayanları da mânevî bakımdan oradan sürüp çıkartıp atıyorlar." diye kitaplar yazar. Allahuâlem bi's-savab, nice esrarengiz işler vardır.

Yâ Enes izâ hememte bi-emrin festahir rabbeke azze ve celle fîhi seb'a merrâtin sümmenzur ilellezî yesbiku ilâ kalbike fe-inne'l-hayra fîhim.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz ona şöyle tavsiye buyurmuş:

"Yâ Enes! Bir işi yapmaya himmet edince, gayretlenince o işi yapmaya gayret ettiğin zaman Rabbinden hayırlı olanı iste, hayırlısını iste; sana hayırlı olan tarafı göstermesini iste!

Yâ Enes izâ hememte bi-emrin festahir rabbeke azze ve celle fîhi seb'a merrâtin sümmenzur ilellezî yesbiku ilâ kalbike fe-inne'l-hayra fîhim.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz ona şöyle tavsiye buyurmuş:

"Yâ Enes! Bir işi yapmaya himmet edince, gayretlenince o işi yapmaya gayret ettiğin zaman Rabbinden hayırlı olanı iste, hayırlısını iste; sana hayırlı olan tarafı göstermesini iste! Rabbinden yedi defa bunun hayırlı olan tarafını öğrenmeyi iste! Sonra kalbine hangisi tulû ediyorsa, doğuyorsa, hangisi doğru geliyorsa o tarafı yap çünkü hayır ondadır!" diyor.

Hayır talep etmek; "Rabbim sen bana hayırlısını ihsan et!" diye istemek suretiyle olur. Bir de istihare duasını yapıp da yatmak, uykuda gördüğü şeylere göre hareket etmek suretiyle de olur.

Bizim büyüklerimizden duyduğumuz bir noktayı hatırlatalım:

İstihare; insanın acaba şöyle mi yapsam böyle mi yapsam diye tereddüt ettiği işlerde [yapılır]; şer'î bir delil olmadığı zaman, ikisi de eşit kıymette olduğu zaman yapılır. Yoksa şer'an şunun şöyle yapılması hayırlı, böyle yapılması şeriate aykırı [ise] orada istihare olmaz. Hayırlısı şeriate uygun olanı yapmaktır, orada hiç tereddüde lüzum yok.

"Acaba içki satılacak bir bakkal dükkânı açsam mı açmasam mı, dükkânda içkiyi satsam mı satmasam mı?.." diye istihare yapılır mı?

Hayır yapılmaz!

Neden?

İçkinin haram olduğunu, satılmayacağını dinimiz bildirmiş. Onun için bir [istihare] olmaz. Ama "Acaba şu işyerine mi girsem bu işyerine mi girsem, şunu mu yapsam bunu mu yapsam?.." İkisi de normal bir şey; o zaman istihare yapılabilir. Hatta bizim büyüklerimiz demişler ki;

"İstişare yapılabilecek kıratta alim, fâzıl bir insan varsa istişare yapmak istihare yapmaktan önde gelir! İstişare yaparsın; ayan beyan, akıl mantık, din iman, fıkıh ilmî ne diyorsa ona göre hareket edersin. Ama öyle olmazsa o zaman normal bir şeyin hayırlısını tespit etmek istediğin zaman istihare yaparsın. "Yâ Rabbi, bunun hayırlısını bana göster!" diye normal şekliyle olur. Veyahut da istihare namazı kılıp istihare duası yapıp -o dualar ilmihal kitaplarında vardır- o gece yatmakla olur. Yedi defa insan bunu tekrar etmeli, ondan sonra gönlüne doğana göre hareket etmeli.

Allahu Teâlâ hazretleri bize hep hayırları yapmayı nasip eylesin. Cümle şerlerden hıfz eylesin. Bizi rızasına uygun ömür süren kimselerden eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'in emrine, ahkâmına uygun yaşamayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz'in sünnetini ihyâ etmeyi nasip eylesin. Bid'atlerden uzak eylesin. Sevdiği, razı olduğu bir kul olarak ruhumuzu teslim eyleyip huzuruna yüzü ak, alnı açık varmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı