M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 536 (2)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Âlâ neâmihi'z-zâhiretü ve'l bâtıneh. Ve âlâ külli hâl. Vesselâtu vesselâmu alâ senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmâîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Kâne izâ şehide cenâzeten eksere's-sumâte ve eksere hadîsi nefsihî.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi, ihsanı ve ikramı dünyada ve âhirette üzerinize olsun. Rabbimiz iki cihan saadetine cümlenizi nâil eylesin.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vazife yapmak, namazını kılmak, dua etmek üzere bir cenazede hazır bulunduğu zaman çok sükut ederdi ve kendi nefsine, kendi kendine konuşması çok olurdu."

Peygamber Efendimiz'de hadîs-i nefs yani mülâhaza, tefekkür, kendi kendisine, içinden derin derin düşüncelere dalma çok olurdu.

Kâne izâ şehide cenâzeten. "Bir cenazede hazır bulunduğu zaman Peygamber Efendimiz." Rüiyet aleyhi keâbetün. "Onun üzerinde mahzunluk, gamlılık, kederlilik havası görünürdü." Ve eksere hadîse'n-nefs. "Ve kendi kendine tefekkürü, mülahazası, kendi nefsiyle söyleşmesi, içinden düşünmesi çok olurdu."

Üçüncü rivayeti de okuyalım.

Kâne izâ şeyyi'a cenâzeten 'alâ kerbuhû ve ekalle'l-kelâme ve eksera hadîse'n-nefsi.

"Cenazeyi teşyî ettikleri, uğurladıkları zaman kabristana, âhiret alemine, hüzünleri, üzüntüsü yükselir, ziyadeleşir, sözünü az söyler, sözü azalır, kendi kendine mülahazası, kendi içinden tefekkürü çoğalırdı."

Muhterem kardeşlerim!

Bu hadîs-i şerîflerin biraz izahına geçelim. Ölüm acı ve gerçek bir hadise. Hepimizin çevresinde, hepimizin başında. Yaşayan herkes ölümü tadacak. Ölümden kaçmak ve kurtulmak mümkün değil. Ve ölümün ne zaman olacağını, nerede olacağını da bilemiyoruz. Ne kadar yaşayacağımızı da bilemiyoruz. Akıllı insanın bu durumda yapacağı, ölüme daima hazır olmaktır. Tasavvufun da yaptığı budur. Bizim yolumuzda, büyüklerimizden gördüğümüz edep, terbiye de budur. Bizim kardeşlerimizin bir kısmı;

"Mehdi çıkmış, çıkacak, yaşıyor, şimdi 20-25 yaşında yaşıyor..." gibi sözler söyledikleri zaman dedik ki;

"Gaybdır. Allah bilir. Sizin kesin bir deliliniz yoksa bunu böyle söylemeyin, biz uygun görmüyoruz." dedik. Ama şunu Peygamber Efendimiz çok net söylüyor ki, ölüm herkesin başında!

İzâ mâte'l-insânu fe-kad kâmet kıyâmetühû. "İnsan öldü mü, onun kıyameti kopmuştur."

Mehdi 25 yaşındaymış, 40 yaşına kadar 15 sene bekleyeceğine bir an sonra, yarın öleceğini düşün!

Niye o kadar geriye atıyorsun?

Hemen öleceğini düşün, ölümün başında dolaştığını düşün. Her zaman ölüme hazır olun.

Edebiyat kitaplarında rastlamışsınızdır, "ölmeden evvel ölmek" diye bir tavsiye veya bir felsefî, edebî söz vardır. Ölmeden evvel ölmek. Hem "ölmeden evvel" diyor, hem de "ölmek" diyor.

Bu nasıl olur?

Büyüklerimiz; "tefekkür-ü mevt" ile olur demişler. Yani ölümü düşünürsün, ölümden sonraki hâli düşünürsün, kendini ölmüş farz edersin. Öldükten sonra başına gelecek olan hadiseleri; kefenlenmeni, yıkanmanı, namazının kılınmasını, kabre girdiğini, kabirde Münkereyn'in suallerini, cevaplarını; o kabirden kalktığın zaman mahşer gününü, mahşer gününde defterlerin verildiğini, hesapların açıldığını, sevapların, günahların tartıldığını düşünürsün. Ehli cennetin yüzleri ak pak olarak cennete gittiklerini, sevinçli nurlu bahtiyar kimseler olarak ebedî saadete erdiklerini düşünürsün. Ehli cehennemin mahvolduğunu, perişan olduğunu, feryad u figân ettiğini, saçını başını yolduğunu, diz dövdüğünü, göğüs dövdüğünü, yalvarmanın yakarmanın fayda vermediğini, onların o kara yüzlerine bakıp, meleklerin, zebanilerin onları yakalayıp saçından, ayağından yüzüstü sürüyerek, yüzüstü sürükleye sürükleye o yüzün ne hâle geldiğini düşünün. O horluğu, o hakareti, cehenneme atıldığını düşünürsünüz. Her gün düşünürsünüz. Her gün zikre oturduğunuz zaman düşünürsünüz ki ölümün gerçek duygusu içinize yerleşsin. Aksi takdirde "tamam tamam anladık canım, öleceğiz işte, tamam..." filan diyor millet. "Tamam tamam..." diyor ama hiçbir şey anlamadı; hiçbir şey anlamıyor, hiçbir şey düşünmüyor.

Hani çocuk böyle meraklı bir hikâye kitabına daldığı zaman;

"Evladım haydi şunu getir."

"Hı hı..." diyor.

"Evladım haydi şunu şöyle yap."

"Tamam tamam." diyor. Sonra başını kaldırıyor;

"Ne demiştin anne?"

"Demin üç defa söyledim ya sana..."

Kitap okuyordu, farkında değil. "Hı" dedi ama farkında değil. İçine işlemedi yani duyduğu söz kulağından gönlüne tesir etmedi, mantığına intikal etmedi.

Birçok kimse ölümü böyle koyun kaval dinler gibi dinler. Pek umurunda değildir. Ancak bazen insan bir ağır hastalığa düştüğü, veyahut yaşlandığı, veyahut yakınlarından birisinin bir vefatı halinde veyahut bir amansız hastalık emaresi belirdiği zaman, bu gibi hallerde biraz ölümü daha gerçek olarak düşünüyor.

Bizim profesör vardı, ben onun fakültede asistanıyım,

"Uzat elini." dedi.

Tuttum, kalbi küt küt küt, böyle hızlı hızlı çarpıyor.

"Buna işte aşırı çarpma, ekstrasistol derler." dedi.

Yaşlı adam, beyaz bıyıklı filan, böyle yetmişlik bir kimseydi.

"Bu ilk önce bir lokantada geldi, o zaman ölümden çok korkmuştum. Şimdi yavaş yavaş biraz hazmettim o korkuyu." dedi.

Muhterem kardeşlerim!

İşte o gibi durumlarda filan insan hisseder ama işin acı olan tarafı şudur; insan ölümü sezdiği zaman iş işten geçmiş oluyor. Ömür geçmiş, gençlik gitmiş oluyor. Elindeki imkânlar kaybolmuş, fırsatlar kaçmış oluyor. Seneler yok olmuş, silinmiş oluyor. Ondan sonra aklı başına geliyor, bu sefer diyor ki;

Leyte'ş-şebâbu ye'ûdu yevmen. "Ah! Ne olaydı gençlik geri gelseydi!" Gelmez. Değil gençlik, bir an önceki saniye bile geri gelmez. Bu çark hiç geri tarafa doğru çalışmaz. Böyle bu tarafa doğru bir diş attı mı mümkün değil geri gelmesi; daima ileriye doğru gider. Ve insan bir gün bakarsın ki hiç de hazırlıklı değilken Azrail aleyhisselam karşısına gelivermiş;

"Ver bakalım emaneti."

"E daha ben hazırlanmadım hiç, hiç hazırlanmadım!"

Öyle yakalanır, çoğu kimse öyle yakalanıyor.

Evliyâullahtan bir zât, müritleriyle bir yerden bir yere gidiyormuş. Sıcakmış, yaz günüymüş. Buz satıcısı, devenin iki tarafına buzları çuvallara sarmış, çuvalların içinde buzlar duruyor. Bir taraftan da damlıyor ama mümkün mertebe ıslak şeylerden sarmış, buharlaşma dolayısıyla çabuk erimesin diye. Kar satıyor, buz satıyor. Arap diyarında lazım. Hemen adam alacak onu, testisinin içine koyacak soğuk su içecek. O zaman buzdolabı yok, daha başka imkânları yok. Karları dağlardaki mağaralara depo ederlermiş, sıkıştırırlarmış kış günü. Ondan sonra deveciler alırmış, şehirlere getirirlermiş buz satarlarmış. O bir parça buzu aldı mı, şerbetin, hoşafın içine koydu mu, aman ne kadar güzel oldu, serin oldu diye zevkle yerler, içerlermiş o zaman. Şimdi buzcu buzu satıyor, diyor ki;

İrhamû men yezûbu re'sü mâlihî yâ müslimûn. Yani Arap diyarında olduğu için adam Arapça bağırıyor. Malını, buzunu satacak ya, böyle bağırıyor;

İrhamû. "Merhamet edin, acıyın..." Men. "Şu kimseye acıyın ki." Yezûbu re'sü mâlihi. "Sermayesi eriyip duran şu kimseye acıyın ey müslümanlar."

Çünkü sermayesi devenin üstünde, çuvalın altında, bir taraftan damlayıp duruyor. Kimse satın almazsa sermayesi bitecek. Bir taraftan adam satıyor, "Buuzz.." bilmem ne filan diye bağırıyor, bir taraftan da, "Sermayesi eriyen şu adama acıyın ey müslümanlar! Alın şu malımı bir an evvel..." filan gibi şaka yapıyor.

İnsan böyle bir semt pazarına gittiği zaman, böyle o satıcıların nice tatlı nükteleri, şakaları vardır;

"Çiçek maşallah! Çiçek çiçek, şuna bak!" filan diye gidersin, çiçek filan yok ortada ama yani "çok taze" demek istiyor.

"Şerbet şerbet! Bal şerbeti bu!"

"Un kurabiyesi sabah kahvaltısında al bundan..." filan.

Karpuzu alırsın bakarsın, içi kabak çıktı. Öyle bağırdı, böyle çıktı, ayrı. Hani böyle bağırıyorlar... O da bağırmış;

"Sermayesi eriyen şu kardeşinize acıyın ey müslümanlar!" derken, şeyh efendi bir "ahh!" diyor, yığılıp kalıyor, bayılıyor. Hemen getiriyorlar suları, yüzüne döküyorlar, ovuşturuyorlar bileklerini, yüzünü filan, uyandırıyorlar. Diyorlar ki;

"Efendimiz! Size ne oldu? Bir şeye çok üzüldünüz, kederlendiniz. Sıhhatli sıhhatli yürüyordunuz, birden, "Sermayesi eriyen şu adama acıyın!" diye bu buzcu bağırınca onu dinlediniz, ondan sonra bir "ah!" çekip, öyle yığıldınız olduğunuz yere. Diyor ki;

"Düşünmüyor musunuz ki onun sermayesi nasıl eriyorsa, bizim de sermayemiz erimiyor mu? Bizim de ömür sermayemiz eriyip gitmiyor mu? Saatler onları eritmiyor mu? Günler onları eritmiyor mu? Yıllar onları eritmiyor mu? Bizim sermayemiz de bunun gibi geçmiyor mu? Onu düşündüm de çok kederlendim, üzüntümden ah ettim, ondan bayıldım."

Muhterem kardeşlerim!

İşte bizim ömrümüz böyle. Bir buzcunun çuvalının içindeki güneşin altındaki buz gibi aşağıdan damlayıp, eksilip duruyor. Ve ne kadar kaldığını da bilmiyoruz. İçinde ne kadar kaldığından da haberimiz yok.

Bir arkadaşım vardı, bir yerde toplandık. İşte bizim arabamızın boyasına tamir mi yapmıştı;

"Sizin arabayı biraz daha yenileyelim, biraz daha güçlü motorlu bir araba yapalım." filan [dedi.]

"Eh inşaallah" dedik biz.

Neden "inşaallah" deniliyor?

Çünkü Allah dilerse olacak. Dilemezse yarına çıkıp çıkmayacağımızı bilmiyoruz ki! Şimdi o, Almanya'ya giderken, bu hududu geçince Bulgaristan'da bir kaza yapıyor, yanındaki arkadaşıyla beraber öldü gitti. Allah rahmet eylesin. Cümle geçmişlerimizle beraber ona da rahmet eylesin. İnnâ lillâh ve innâ ileyi râciûn. Bak işte ne olacağı belli olmuyor. Yani yarına çıkacağını insan bilemiyor. Ama güçlüydü, kuvvetliydi, pehlivan gibiydi. Belki birkaç kişi köşe başında üstüne çullansaydı hepsini devirirdi ama ecelden kaçamadı. Ecel meleğinin önünden kaçılmıyor. Ne zaman olduğu da bilinmiyor.

Onun için ölüme hazırlanalım. Hazırlanalım değil de hazırlıklı bulunalım.Hazır olalım. Vasiyetimiz yastığımızın altında hazır bulunsun. "Evlatlarım ben öldükten sonra beni seviyorsanız, en büyük vasiyetim takvâ ehli olun. Dinden, imandan ayrılmayın. Namazınızı, ibadetinizi bırakmayın. Benim ruhumu şâd etmek istiyorsanız, dindarlığınızda bir gevşeme olmasın. Benim malımın şu kadarı şurayadır, şu kadarı şurayadır, şu kadarı şurayadır. Öldükten sonra beni filanca yere gömün. Şu hayrı yapın, şu hasenatı yapın. Şuraya şu kadar borcum vardır, onu ödeyin. Şuradan şu işi yapın, filanca kimseye şöyle borcum vardır, onu ödeyin." Böyle vasiyeti hazır olmalı. Zihnen de insan ölüme hazır olmalı.

Rabia-ı Adeviyye, o mübarek hatun, sabaha çıktığı, uyandığı zaman nefsine dermiş ki;

"Ey nefis! Bugün senin son günündür. Akşama çıkmaz, ölürsün sen. Onun için bugününü Allah'ın rızasına uygun geçir. İbadet et. Taat et. Sevaplı işler yap." Akşam olunca da;

"Haydi bugün ölümden kurtuldun, ama bu gece öleceksin. Sabaha çıkmazsın. Haydi bu geceyi son gecen olarak Allah'a güzel ibadetle, taatle geçir." dermiş. Sabaha kadar hayır, ibadet yaparmış. Ertesi gün yine;

"Bu son günündür." dermiş.

Zarar mı etti? Öyle yapan zarar mı etti? O mu zarar ediyor bizim zamanımızdaki ölümü hiç düşünmeyenler, hiç hazırlanmayanlar mı zarar ediyor?

"Yok canım daha genciz, dur bakalım daha hocam, daha çok yaşayacağız.

Gencim, ölmem. Arzular kanımda bir çağlayan, şırıl şırıl.

Ama senin "ölmem" demenle Azrail insanın yakasını bırakmıyor ki... Bazen gelir de hastanın başucunda bekleyen insanın canını alır. Hasta sağlam kalkar, hastayı bekleyen insan ölür. Yakınlarımızdan oldu, yani bildiğimiz bir kimse; hasta bekleyen bey öldü, onu gömdüler, ötekisi geriye kaldı. Kimin ne yapacağı belli olmuyor. Hazırlıklı olalım. Hayatın yapısını bilelim. Bu ömrün vefasızlığını, zamanın süratle geçtiğini bilelim, hazırlıklı olalım. Ölümden ibret alalım.

Hz. Ömer radıyallahu anh mührüne yazdırmış; Kefâ bi'l-mevti vâizan yâ Omer. "Ey Ömer! Vâiz olarak sana ölüm yeter!" Kürsüye çıkmış adamları dinlemeye ne hacet, işte cenaze, işte kabir, işte selvi, işte kabir taşı...

Söylemiyor mu sana bir şeyler?

Sessiz vâiz. Sessiz ama neler söylüyor. O selviler, o taşlar neler söylüyor... Bu kavuk gösteriyor ki, bir zamanlar bu adam sadrazamdı, kazaskerdi, devletli bir adamdı, vezirdi ama şimdi toprağın altında. Kabrini açsan kim bilir ne halde!.. Belki toprak belki...

Peygamber Efendimiz, "Toprak iki kimsenin cesedini yemez." buyurmuş.

İnne'l-emîra'l-'âdile ve'l-âlime'l-'âmile lâ te'külü'l-arzu luhûmehumâ. "Adaletle hükmeden hükümdarın ve ilmiyle âmil olan alimin tenini toprak çürütmez." buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Harunu'r-Reşîd'in yanında okunmuş bu hadîs-i şerîf, demiş ki;

"Müslümanın mezarı açılmaz ama şu İran hükümdarlarından Enûşirvân-ı Âdil veya Nûşirevân-ı Âdil denilen bir Sasani hükümdarı var, adaletli diye tarihe geçmiş. Bakalım gerçekten adaletli miymiş, değil miymiş, açalım şunun kabrini, görelim. Çürümüşse adaletli değil, laf boşuna söylenmiş ona. Bu sıfata layık değil."

Bakalım nasıl diye açmışlar. Bakmışlar ki aynen duruyor. Aynen öyle duruyor! Ama öyle adaletliymiş ki... Ava çıkmışlar, avda av avlamışlar, ocak yakmışlar. Pişirecekler, tuz yok. Demiş ki;

"Gidin, şu karşı köyden tuz isteyin, tuz ekelim üstüne etin de öyle yiyeyim. Yalnız tuzun parasını verin."

"Efendim" demişler, "Dağ taş tuz, yani tuzun da parası mı olurmuş, ne olacak?" Hoşuma gidiyor sözü;

"Hükümdar tebânın tuzunu parasız alırsa, memurları derisini yüzer."

Hükümdar tuzu parasız aldı mı, o kapı bir açıldı mı, memurlar neler yapar... Aşağıdakiler derisini yüzerler, alimallah saman doldururlar içine.

"Onun için parasını verin, kimsenin hakkı üzerimize geçmesin." demiş.

Hocamız rahmetullâhi aleyh'i çağırmışlar, demişler ki;

"Caminin avlusu tanzim ediliyor, sizin kendisinde okuduğunuz hocanız, filancalar, kabirleri şurada, duvarın şu tarafına alınacak, burası şöyle yapılacak." filan. Hocamız da gitmiş kabir nakli esnasında hazır bulunmuş;

"Açtılar kabri" diyor, "aynen, hiçbir şeyi değişmeden, öyle öbür tarafa hocamızı naklettik." diyor.

O da ilmiyle âmil olan işte... İlmiyle âmil olan öyle, adaletle idare eden öyle.

Muhterem kardeşlerim!

Bu dünyada insanı överler göklere çıkartırlar, alkış tutarlar, şiirler yazarlar, kasideler yazarlar. İnsanı Allah övsün, Allah sevsin. Bu dünya insanlarının övmesi, sevmesi rüzgar fırıldağı gibidir. Rüzgar buradan estiği için o tarafa doğru dönüyor. Buradan eserse bu tarafa doğru döner, hiç belli olmaz.

Bizi [19]83'de İran'a çağırdılar, devlet tarafından gönderildik. Baktık ki İran şâhının heykeline bir ip takmışlar, çekmişler devirmişler bronz heykeli yere... Kafası bir tarafa gitmiş, kolu bir tarafa gitmiş. Bir zaman o orada dik duruyordu ama işte şimdi devrim oldu, durum değişti, o şimdi yerde... Onun için hepsi geçiyor, hepsi fanî...

Her şey fanî, kalır hak... Sen hak ile olmaya bak.

Yani Cenâb-ı Hakk'ın sevgili kulu olursan, Allah severse ne âlâ; Allah sevmezse cümle cihan halkı sevse faydası yoktur. Allah sevdi mi cümle cihan halkı düşman olsa faydası yoktur yani zararı yoktur. Allah sevdi mi dünya ve âhiretin saadetine erdirir.

Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz, kendisi Allah'ın en sevgili kuluydu. Cennetle müjdelenmişti. Hayatında Mirac'a çıkmıştı. Cenneti, cehennemi görmüştü. Kendisine cennette verilecek Makâm-ı Mahmûd'u görmüştü, biliyordu. Her hâli biliyordu ama çok ref'etli, çok yumuşak kalpli, çok mülayim tabiatlı, çok rikkatli, çok sevgili idi. Torununu kucağına aldı da ağladı. Severken ağladı da, dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Ne o, ağlıyor musun?"

Bir rivayete göre de çocuğu vefat ettiği zaman tabii ağladı.

"Biz ağlamayız, biz çocuklarımızı sevmeyiz." dedikleri zaman;

"Bu" dedi, "Allah'ın insanın kalbine vermiş olduğu bir duygudur, sana vermemişse ne yapayım..."

Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem duygulu, hassas mizaçlı bir kimseydi. Sabah namazından sonra cemaate dönerdi;

"Hastası olan varsa söylesin, ziyaretine gidelim." derdi, hasta ziyaretine giderdi. Mü'minin mü'min üzerindeki haklarından bir tanesi de şudur ki, bir cenaze olduğu zaman öteki mü'minler onun cenazesini kaldıracak, vazifelerini yapacak; yıkayacaklar, kefenleyecekler, kabre koyacaklar, öyle dönecekler. Peygamber Efendimiz de çok kimselerin cenaze namazını kıldırdı, kabre defninde son hizmeti yaptı. Buna teşyî-i cenâze derler. Cenazeyi teşyî etmek, yerine kadar götürmek.

Bu üç rivayette de görüyoruz ki, Peygamber Efendimiz böyle bir cenazenin peşinde onun merasiminde iken, ona ait vazifeleri yaparken mahzunlaşırdı. Ölüm üzücü bir hadise, büyük bir ibret olduğundan, mahzunlaşırdı ve kendi kendine tefekkürü, içinde mülahazası çoğalırdı. Bizim de öyle olmamız gerekir. Biliyorsunuz Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var;

"Ben sizi kabir ziyaretinden men etmiştim bir ara, şimdi onu ziyaret edebilirsiniz. Çünkü o size âhireti hatırlatır." diye tavsiyesi var. "Çok susardı, sükûtu ihtiyar ederdi ve kendi kendine çok tefekkür ederdi."

Devamlı abdestli gezmek de önemli bir tedbir olmuş oluyor.

Sabahleyin sabah namazını kıldıktan sonra Sure-i Haşr'ın sonundaki hüvallâhüllezî... âyetlerini okumak, eûzü billâhi's-semî'i'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm'i üç defa söyleyip, ondan sonra besmele çekip bunu okumak [da bir tedbidir.] Sabah okunmuşsa akşama kadar 70 bin melek kendisine istiğfar ediyor; akşam okunmuşsa sabaha kadar 70 bin melek kendisine istiğfar ediyor. Biz burada camide okuyoruz. Sizler de okursunuz inşaallah. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar insan zikirle, ibadetle meşgul olursa, o gün ölürse imanla göçmesine vesile olur. Bunu da bilesiniz.

Geceleyin de abdest alıp yatarsa [bu da bir tedbirdir.] Abdest alacaksınız, aldığınız abdestle de iki rekât, dört rekât bir namaz kılarsınız. Abdestli olarak yatarsanız, o gece ölüm gelecekse imanla göçmeye garanti ve vesile oluyor.

Yani abdestli yatmaya gayret edin. Bu hüvallâhüllezî'leri okumaya gayret edin. Gündüzleri de abdestli gezmeye gayret edin ki, melekler etrafınıza toplanır, şeytan yanınıza sokulamaz. Böylece kendinizi korumaya garantiye bir vesile olmuş olur.

Allah cümle geçmişlerimize de rahmet eylesin, ruhları için Fâtiha da okuyalım. Buyurun...

Kâne izâ sa'ide'l-minbera selleme.

"Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz Cuma günü minbere çıktığı zaman, yukarıya çıktı mı, cemaate doğru yüzünü döndüğü zaman oradan es-selâmü aleyküm derdi." Tabii camiden girdiği zaman der, karşılaştığı insanlara söyler ayrı; bir de oraya çıktığı zaman es-selâmü aleyküm ve rahmetullah derdi, minberde selam verirdi.

Kâne izâ salle'l-ğadâte câe ehli'l-medîneti bi-âniyetihim fî-he'l-mâu fe-mâ yu'tâ bi-inâin illâ ğaese yedehû fî-hi.

"Peygamber Efendimiz sabah namazını kıldırdıkları zaman, Medine ahalisinin hizmetçileri, sakaları, su taşıyanları, içinde su dolu kovalarla Peygamber Efendimiz'in yanına gelirlerdi ve kendisine hangi kova getirilmişse hayır olsun,bereket olsun diye hepsinin içine elini daldırırdı."

Hiç kimsenin kalbini kırmazdı, hiçbir kimseyi mahzun ve mahrum bırakmazdı; hepsinin içine elini daldırırdı. Elinde öyle bereket vardı ki, bir keresinde -bu meşhurdur yani yüzlerce insan tarafından görülmüştür- orduda su sıkıntısı oldu. Su yok, çeşme yok, seferdeler. Suya büyük ihtiyaç var. Su kabının içine ellerini daldırdı, herkes o kaptan suyu aldı. Kendileri içtiler, abdest aldılar, hayvanlarını suladılar, hâlâ kabın içinde su vardı!

Demek ki o bereket olsun diye sabahları sakaları gelip sularını ona sunuyorlarmış.

Efendimiz'in cenazede sakin olarak gittiğini söyleyince bir şeyi de eklemek istiyorum. Hatırlatıverelim çünkü bazıları yapıyorlar. Peygamber Efendimiz sükut ederdi, kendi kendine tefekkür ederdi. Bir de bizim cenaze teşyî edişlerimizi düşünürseniz hatırlayacaksınız. Hele sevilen kimse olursa, tekbir filan getiriliyor değil mi yüksek sesle? Yok böyle bir şey, mekruh. Böyle bir şey yok.

Peygamber Efendimiz'in yapmış olduğu şey ne?

Sükut etmek, mahzun bir şekilde yürümek ve kendi kendine tefekkürde ve mülahazada olmak.

Onun için burada [şerhte] yazmış ki; yekrahu li-müşeyyii'l-cenâzeti ref'u's-savti bi'z-zikri ve'l-kırâeti ve yezkuru fî-nefsihî. Yani "Cenazeyi teşyî eden, götüren kimselere zikir için bile ses yükseltmek bile mekruhtur." Hani bir de;

"Aah! Vah! Kömür gözlüydün, kara kaşlıydın, nereye gidiyorsun bizi bırakıp..."

Nereye gidecek, işte kabristana gidiyor. Yani böyle saç baş yolmak, bilmem neler… Bunlara hiç lüzum yok da... Ona da "niyâha" diyorlar. Yani ölünün arkasından ağıtlar söyleye söyleye, saç baş yolarak... Kimisi yüzünü tırnaklarıyla yırtıyor. Kimisi zincirlerle sırtını dövüyor şak şak, buralarını yırtıyorlar... Böyle şeyler yok! Şia'nın 10 Muharrem günü yaptıklarının dinde yeri yok. [Cenazeye katılanların] zikri bile yüksek sesle yapması mekruhtur. Kendisi içinden zikreder, dua eder.

Kâne izâ salle'l-ğadâte celese fî-musallâhu hattâ tatlu'a'ş-şemsü.

Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî, -bunların hepsi mühim hadis alimleri, büyük kitaplar- rivayet etmişler.

"Peygamber Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra namaz kıldığı mahalde güneş doğuncaya kadar otururdu."

Bunu niye böyle kaynaklarını söyleyerek size naklediyorum?

Bir hoca kardeşimiz, yine bizim ihvanımızdan hoca kardeşimiz, sevdiğimiz kimse yani;

"Bu sabah namazından sonra oturmak ne oluyor?" gibi böyle sormuştu. Hocamız burada oturur, Yasinler okunur, hadîs-i şerîflerden dualar edilir, tesbihler çekilir, hatm-i hâce yapılır, işrak namazı kılınır, öyle gidilirdi. Onun zamanında da öyleydi. Şimdi de devam ediyor.

Sanki bu rivayet yokmuş, zayıfmış gibi böyle bir ifadeyle [sormuştu.] Halbuki Ebû Davud'da, Tirmizî'deki hadîs-i şerîf hasen hadîs-i şerîf. Daha başka kaynaklar da var. Bak buradaki de aynı mânayı kuvvetlendiriyor.

Peygamber Efendimiz'in âdeti hakkında râvi Câbir b. Semure radıyallahu anh diyor ki;

"Peygamber Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra namaz kıldığı mahalde güneş doğuncaya kadar otururdu."

İşte aynı şeyi tatbik ediyoruz. Yani sünnet-i seniyyeye uyuyoruz. Hatta Peygamber Efendimiz bağdaş kurup otururmuş, güneş doğuncaya kadar öyle beklermiş. Ondan sonra işrak namazı kılıp gidiyor. Ebû Davud'un rivayetinde;

"Böyle hareket ederse, o gün rızkı bol olur. Hatta sabahleyin öyle yapmak bütün afâkı, ufukları dolaşıp da rızık aramasından daha çok kendisine rızık celbeder." diye böyle rivayet ediyor. Çünkü insan ekseriya;

"Hocam, kalacağım ama çarşı var, pazar var, dükkân var. Bırak da işime gideyim." diye düşünür.

En çok o sebepten oraya gelmeyebilir. Kimisi de dükkânı açacağım diye o yüzden kalkıp gidiyor. İşte burada oturmak rızkın daha çok kendisine gelmesine vesile olur. Tecrübeyle sabittir.

Bana, "Bizim Hocamız'ın hayatını yaz." dediler.

Ben damadıyım, halefiyim; tabii, pekâlâ, normal. Ben de yazdım. Gördüğüm şeyleri yazdım. Bizim gençlerin arasında mektep-medrese görmüş, mürekkep yalamışlar var. Tabii mâlum biraz da din kitapları filan okumuşlar. Şimdi;

"Hocamızın gittiği yerde bereket olurdu." dedim ben. Gördüğüm, bildiğim bir şeyden dolayı "bereket olurdu" diye söyledim.

"Vay efendim, olur muymuş da, var mıymış da dinimizde bunun aslı esası?!"

Vardır. Yani Allahu Teâlâ hazretleri bereket ihsan eder. Eve bereket ihsan eder, sofraya bereket ihsan eder, su kabına bereket ihsan eder, hurma torbasına bereket ihsan eder.

Peygamber Efendimiz'den aldığı hurmayı, hurma torbasına koyuyor da sahabeden bir kimse, ömrünün bilmem kaç senesi o torbadan hurma eksik kalmıyor da, sonra bir şeyde bitirmiş, ondan sonra tüh vah ediyor. Peygamber Efendimiz'in yüzüğü Hz. Osman'ın parmağından o kuyuya düşünceye kadar hal başka oluyor, düştükten sonra başka oluyor. Böyle mânevî şeyler var.

Peygamber Efendimiz'in zamanında böyle olduğu gibi evliyâullaha da böyle oluyor. Salihlerin de durumu böyle oluyor.

Biz hocamızla gittiğimiz yerde, yani kıtlık yeri, dağ başı, ıssız yer olsa aynı bereketin olduğunu gördüğümüz için yazdık bunu. Hatta hocamız dedi ki;

"Filanca yere gidelim, ayaklarım ağrıyor. Deniz kumunun sıcağı ayaklarının ağrısına iyi gelir." diye.

Tabii deniz mevsimi yok, geçti. Biz oraya gittik ama gittiğimiz yerde yol yok, dükkân yok, fırın yok, bir şey yok. Issız bir yer yani gittiğimiz yer. Hocamızı da biz götüreceğiz oraya, içime bir endişe geldi. Burada ben ne yedireceğim, ne içireceğim, yani nasıl olacak bu iş diye.

Muhterem kardeşlerim!

Bir odada hocamız kaldı, bir odada ben kaldım; öbür odalar gıdadan, bolluktan ayak basamayacak kadar doldu! Dükkân yok, pazar yok. çarşı yok. Elmalar, kavunlar, karpuzlar, üzümler, meyveler... Yiyemedik yani.

Nasıl oldu?

Allah müsebbibü'l-esbâb. Filanca getiriyor, falanca getiriyor, filan gibi olur ama gönderen Allah. Yani orada o bolluğu müşahede ettik. Her yerde öyle.

Şimdiki bu hadise neye bağlayacağım, niye bu hadisin arkasından söylüyorum?

Sabah namazından sonra böyle işrak vaktine kadar vaktini zikirle ihyâ ederse bir insan, onun da sofrası bereketli olur. Onun için söylüyorum, bilesiniz diye.

Kâne izâ sallâ bi'n-nâsi'l-ğadâte akbele 'aleyhim bi-vechihîfe-kâle: Hel fî-küm marîdun e'ûdühû? Fe-in kâlû lâ, kâle: Fe-hel fî-küm cenâzetün ettebi'uhâ? Fe-in kâlû lâ, kâle: Men reâ min-küm rü'yâ yekussuhâ 'aleynâ.

Okuduğum bu rivayet İbn Ömer radıyallahu anhümâ'den rivayet edilmiş.

"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem insanlara sabah namazını kıldırdıktan sonra, yüzü ile onlara doğru dönerdi." Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz cemaate yüzünü dönerdi.

"Ve buyururdu ki; Hel fî-küm marîdun e'ûdühû. 'İçinizde hasta olan, hastası olan var mı, ziyaretine geleyim?'" Cemaate sabahleyin böyle söylerdi. İçinizde hastası olan var mı hasta ziyareti yapayım?

Fe-in kâlû lâ. "Yok yâ Resûlallah!" diye cevap verirse cemaat, o zaman derdi ki; Fe-hel fî-küm cenâzetün ettebi'uhâ. "Bir cenazesi olan var mı cemaatten, Medine ahalisinden vefat eden kimsesi olan varsa cenazesine gidelim."

Cenazeye gitmek çok sevap. Mü'minin ilk müjdesi, cenazesine gelenlerin mağfiret olunmasıdır. Yani mü'min kul cennette çok dereceler alacak. Kabre girdiği zaman, kabir cennet bahçesi olacak.

Allah çok mükâfatlara erdirecek de vefat eden mü'min kulun ilk mükâfatı nedir?

Cenazesine gelen mü'minlerin mağfiret olunmasıdır. Cenazeyi teşyî etmek, cenaze namazı kılmak çok sevap. Bir camide bir namazı kıldıktan sonra bir cenaze namazı buldunuz, oh ne mutlu! Hemen Allahu Ekber, [imama] uymak lazım. Mümkünse cenazenin peşinden gitmek, biraz taşımak lazım. Mümkünse kabre kadar götürmek lazım. Çok sevap.

"Var mı cenazesi olan, var mı bir cenaze içinizde, gideyim." derdi. Fe-in kâlû lâ. "Hayır, yok yâ Resûlallah." derlerse, Ve men reâ minküm rü'yâ yekussuhâ 'aleynâ. "Sizden kim bir rüya gördü, bize anlatsın." derdi bu sefer. Rüya tabiri yapardı. Yani cenaze yok, hasta yok, o zaman "Haydi rüya gören birisi varsa söylesin, onun tabirini yapayım." derdi.

Efendimiz'in rüyaya çok önem verdiğini görüyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'de de var. Fakat benim bir şey başıma geldi. Ankara'da vaaz veriyorum. Cami tıklım tıklım dolu, buranın dört misli. Ben de bu rüya ile ilgili biraz genişçe anlattım. Kur'ân-ı Kerîm'den, Yûsuf aleyhisselam'ın gördüğü rüyalardan, Peygamber Efendimiz'den anlattım.

Rüya önemli çünkü iç aleminize geceleyin bilgiler geliyor. Bu bilgilerin bir kısmı sizin önceden bildiğiniz şeyler değil, hakikaten bir şeyler geliyor. İnsanın bu sosyal, ruhî ve psikolojik hayatında önemli bir hadise…

Mesela şahsen ben kendim bir hadise söyleyeyim. Yani lise talebesiyken, ortaokul talebesiyken ertesi gün gireceğim imtihandaki durumu gördüm.

Nasıl oluyor bu?

Olmadan evvel bazı şeyi görüyor insan. Rüya esrarengiz ve önemli bir şey. Ruh âlemimizin esrarından, imanla ilgili bir şey.

Bunları böyle anlattım, bir tanesi bir kağıt göndermiş, hani böyle kağıt gönderiyorlar ya. Yani Allah'ın kulları hepsi aynı olmuyor;

"Ben buraya rüya dinlemeye gelmedim, bir daha vaazınıza gelmeyeceğim." Dedim ki;

"Bana itiraz edeceğine, sen git Peygamber Efendimiz'e itiraz et. Çünkü ben hadîs-i şerîfi okuyorum. Sırada o geldi, onu söylüyorum." Bak burada da şimdi bu geldi, bunu söylüyorum.

Yani hadîs-i şerîfleri seçme mi yapacağız?

Eski adamlardan bir tanesi eline makası almış, Kur'ân-ı Kerîm'in cırt cırt cırt, şu âyetler bu âyetler, kimisini kesmiş, kimisini koymuş, şunlar okunsun da bunlar okunmasın…

Efetü'minûne bi-ba'di'l-kitâbi ve tekfürûne bi-ba'd. "Allah'ın kitabının bazı âyetlerine inanıp da bazısına inanmayacak mısınız?"

Şu benim işime geliyor, tamam gelsin. Bunlar işime gelmiyor, tamam makasla...

Böyle mi olacak?

Hadîs-i şerîfler de öyle. Sen kendini onlara uyduracaksın, onları kendine değil!

Millet şimdi bir yol tutturmuş, İslâm'ı buna uydurmaya çalışıyor. İslâm bunun içine, senin daracık kafana sığmaz ki... İslâm büyük. Kendisi bir yol tutturmuş, İslâm'ı ona uydurmaya çalışıyor. Öyle şey olmaz. Sen kendini, İslâm'ı iyice inceleyip İslâm'a uydurmaya çalışacaksın. Sivriliklerin varsa, İslâm'a giremiyorsan, burada dikenin var, kır; burada sivri tarafın var, yont; şurada bir acayip durumun var, tornalattır. Bir şey yap, oraya uyumlu hâle gel de gir şu İslâm'ın kapısından. Giremiyorsan kusur senin. Semeri sırtında oldu mu tabii bazen giremez, onu alacaksın, şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın, bir sürü şeyleri olacak....

Millet İslâm'ı kendisine uydurmaya çalışıyor. "Bakalım Resûlullah Efendimiz nasıl bir hayat yaşamış, ona uyayım. Bakalım Kur'ân-ı Kerîm nasıl bir hayat tavsiye ediyor, ona uyayım." demiyor. Kur'ân-ı Kerîm'i kendisine uyduruyor. Beğenmediği şeyi reddediyor. "Benim aklım öyle şeye ermez." diyor. Peygamber Efendimiz'in beğenmediği tarafını tevil ediyor. Bakıyorsun âlim kitap yazmış. Beğenmedi bir âyet, bir hadis oldu mu aşağıya bir dipnot düşüyor. Bunun mânası bu değildir de bu değildir! Sen orada zorlanıyorsun. Orada Müslümanlığın ahkâmını kabul etmekte zorluk çekiyorsun.

Sahabeden birisi geldi Peygamber Efendimiz'e;

"Uzat elini yâ Resûlallah sana bey'at edeceğim, söz vereceğim, tâbi olacağım. Ama ben korkak bir adamım, bana cihadı mükellef tutma, cihadı bana emretme." dedi. "Bir de" dedi, "çoluk çocuğum çok kalabalık, develerim az, ancak kendi aileme yetebiliyor, bana zekâtı da farz kılma." dedi. Peygamber Efendimiz dedi ki;

"Cihat olmadıktan sonra Müslümanlık neye yarar? Cihat olmadıktan sonra Müslümanlık neye yarar? Cihat olmadıktan sonra Müslümanlık neye yarar?" Böyle söyleyince;

"Tamam tamam, affet yâ Resûlallah! Ne dersen razıyım." dedi, elini sıktı, teslim oldu.

İnsanlar kabul edemiyorlar bazı şeyleri. Hanıma "örtün" diyorsun, kabul edemiyor;

"Arkadaşlarım kızar, darılır, beğenmez!"

Allah beğenmiyor! Allah'ın beğenmesi mi önemli, arkadaşların beğenmesi mi önemli?

"Sakal bırak."

"İhtiyarlayayım da öyle."

Gençliğinde bırakırsan kıymeti var.

"Hacca git."

"Biraz yaşlanayım da öyle."

Yani yorumları da hep öyle. Bakıyorsun mesela günahları işliyor, "yapma bunu" diyorsun, "Allah affeder." diyor. Allah affeder ama yolunda yürümekte olan insanın istemeyerek, bilmeyerek yaptığı şeyi affeder. Yoksa böyle bile bile içkiyi iç, "Allah affeder." Allah affeder diye faizi ye. Allah affeder diye zinayı yap. Allah affeder diye kumarı oyna. Allah affeder diye harama bak. Allah affeder diye… Allah o durumda affetmez. Küçük günahlar bile ısrarla büyük olur. Lâ sağîrate meâl'l-isrâr. Israrlı yapılan günah, küçük günah olmaktan çıkar, büyük günah olur.

Neden?

Israrlı yapıyor, aynen devam ediyor, huy edinmiş... Millet bunu bilmiyor.

"Güzele bakmak sevap." diyor.

"Çok zikretme, deli olursun." diyor.

"Tarikata girme bilmem şöyle" diyor, "böyle" diyor.

"Bu kadar müslüman olma." diyor.

"Bu kadar sıkı Müslümanlıkla kafayı üşütürsün." filan...

Yani kendisine göre bir yol tutturmuş. Mecmualar da gerçi onu teşvik ediyorlar. Bir mecmua yazmış baş tarafa; "Elhamdülillah laikiz" diye. "Elhamdülillah laikiz" demiş. Açıyorsun içindeki makaleleri okuyorsun, diyor ki;

"Türkiye'de müslümanlar genellikle hoşgörü sahibi, geniş kafalı. Bayram günü geldi mi camiye gider, namazını kılar. Sırası geldiği zaman da meyhanede de içkisini içer." diyor. "Elhamdülillah laikiz" diyor, yani "geniş kafalıyız" diyor.

Bu senin dediğin münafıklık, fısk u fücûr! Bunu Allah sevmez ki...

Sonra bizim makalelerimizden pasajlar almış;

"Bu adamlar İslâm'ı tam uygulamayı istiyor." diyor.

Evet öyle istiyoruz. Tam doğru anlamışsın, yani İslâm'ın eksiksiz uygulanmasını istiyoruz. Allahu Teâlâ hazretlerinin emri öyle. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi öyle. Birazcık müslüman ol, birazcık günah işle, birazcık budiste benze, birazcık hıristiyana benze, birazcık yahudiye benze...

Bizim eski başbakanlardan, Ordinaryüs Prof. Sadi Irmak'ın karısı yahudi imiş. Kendisi tabib Ordinaryüs profesör doktor yani. Bizim arkadaşlar anlatıyorlar;

"Çocuklar" diyormuş, "Ben demokratım; bizim çocuğu Cuma günü oldu mu beraber alıyorum camiye götürüyorum, namaz kılıyoruz. Cumartesi oldu mu da anasıyla Havra'ya gidiyor." diyormuş.

Yani sanki bu daha iyiymiş gibi anlatıyorlar. Anlatırken hani

"İnsan biraz hoşgörü sahibi olmalı; zamanı gelince dans etmeli, zamanı gelince günah işlemeli" gibi, bunu hoş görüyorlar.

Öyle şey yok! Peygamber Efendimiz'in hayatı öyle değildi. Peygamber Efendimiz günaha hiçbir şekilde müsamaha etmiyordu. Evlerinin içine bir nakışlı perde asıldı, üstünde hayvan motifi var diye Peygamber Efendimiz o perdeyi hemen kaldırttı.

Peygamber Efendimiz'in sözü, tavsiyesi neyse, kendimizi ona uyduracağız. Müslümanlığı kendimize uydurmaya çalışırsak, o zaman yeryüzünde ne kadar insan varsa o kadar Müslümanlık çeşidi olur. Ne kadar millet varsa o kadar çeşitli Müslümanlık olur. Yugoslav Müslümanlığı, Arnavut Müslümanlığı, Yunan Müslümanlığı, Bulgar Müslümanlığı, Türkiye Müslümanlığı, Laz Müslümanlığı, Kürt Müslümanlığı, Trabzon Müslümanlığı, Diyarbakır Müslümanlığı, Şam Müslümanlığı, Irak Müslümanlığı, İran Müslümanlığı…

Öyle şey olmaz!

Öyle şey olmaz. Darmadağın olur din. Çığırından çıkar. Herkes Kur'ân-ı Kerîm'in çizgisine, hizaya gelecek. Önde gidenler geriye gidecek, geride kalanlar öne gelecek, o çizgiye gelecek. Herkes Resûlullah Efendimiz'in çizgisine gelecek. Sünnetin çizgisine gelecek, öyle hareket edecek.

Peygamber Efendimiz rüyaya önem verirdi, yorumlardı ve yorumladığı gibi de çıkardı.

Kane izâ sallâ rek'ateyi'l-fecri ittaca'a 'alâ şıkkıhi'l-eymeni.

Hz. Âişe radıyallahu anhâ validemizden naklediliyor;

"Peygamber Efendimiz sabah namazının iki rekâtlık ilk sünnetini kılınca sağ yanına doğru şöyle yatardı." Uyumazdı da hafif uzanırdı.

Bizim rahmetli Vahdettin abi anlatıyor: "Bir gün bizim mescide girdim baktım, herkes uzanmış yere." diyor.

Nerdir bu? filan.

Almanya'dan gelen müslüman kardeşler duymuşlar bu hadîs-i şerîfi, sabah namazının sünnetini kılmışlar, hepsi şöyle uzanmışlar. Uyumuyorlar da sünnet yerine gelsin diye sağ yanlarına böyle bir uzanmışlar.

Hz. Âişe validemizin anlattığına göre demek ki evde yapıyordu öyle. Ezan okunduğu zaman sünneti evde kılarsınız, buraya camiye gelebilirseniz öyle gelirsiniz. Hem ev ibadetten nasibini almış nurlanmış olur hem de böyle bu sünneti de yaparsınız. Şöyle bir uzanırsınız Efendimiz böyle yapardı diye, ne güzel olur. Çünkü bir insan Peygamber Efendimiz böyle yapardı diye öyle yaptı mı sevap kazanır. Uyurdu, uyursun sevap kazanırsın. Sütü böyle içerdi, içersin sevap kazanırsın. Her şeyimizi ona uydurmamız gerekiyor.

Kâne izâ sallâ salâten esbetehâ.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz nafilelerden bir namaz kılmaya başladığı zaman orada sebat ederdi." Yani diyelim ki;

Bizim hocalarımız bize ne tavsiye etmiş?

"İşrak namazını kılın, sevaptır."

Tamam, devam edeceksin.

"Duha namazını kılın."

Tamam, devam edeceksin.

"Akşam namazından sonra evvabîn namazı kılın."

Tamam, devam edeceksin.

"Teheccüd namazı kılmak çok sevaptır."

Devam edeceksin. Yani başladığı namazda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sebat gösterirdi. Onun yapılmasına gayret gösterirdi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz her şeyinde istikrarlı idi. Yaptığı şeyi güzel yapardı, ibadeti de hakkını vererek yapardı. Bizim de öyle yapmamız lazım.

Bir de biz ibadetin şuuruna varmadan yapıyoruz. Mesela insan abdest aldı, abdest alırken duaları var bunun;

"Yâ Rabbi! Yüzlerin bazılarının ak olduğu, bazılarının kara olduğu günde benim yüzümü ak eyle."

"Yâ Rabbi! Benim kitabımı sağ yanımdan ver, solumdan veya arkamdan verme."

"Yâ Rabbi! Benim ayaklarımı senin yolunda, sırât-ı müstakîmde, cehennemin köprüsü sıratta sabit eyle, kaydırma, düşürme..." diye, "gözümü nurlandır" diye, "aklımı ziyade eyle" diye dualar var; o duaları yapacak.

Namazda söylediği şeylerin hakkını verecek, mânasını bilecek. Rükûya vardığı zaman tam duracak, kalktığı zaman tam duracak. Hızlı hızlı ve şuursuz yapmayacak. Nereye gittiğini, ne yaptığını bilmez bir tarzda yapmayacak.

Peygamber Efendimiz sebatlı idi. Hocamız rahmetullahi aleyh'i de hep öyle [düşünüyorum;] çok istikrarlı ve çok sebatlı idi. Şu İskender Paşa'ya duayı dünyanın neresini dolaşsa ihmal etmezdi. İskender Paşa'ya duayı illa yapacak. Vâdettiği şeyi yerine getirirdi ve vefâ gösterirdi.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi vefalı, gayretli, istikrarlı, sebatlı kullar eylesin. Güzel huylara sahip eylesin, çirkin huylardan uzak eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı