M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 534 (2).

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî-külli hîn. Hamden kesîran tayyiben ke-mâ hüve ehlüh. Vesselâtu vesselâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsân.

Emmâ ba'dü

Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem, kemâ rave't-tirmîziyyü ve ebû dâvûde ve'n-nesâiyyü ve'bnü mâce 'an ebî hureyrete radıyallahu anhu:

Kâne izâ raffee el-insâne izâ tezevvece kâle bârekallâhu le-ke ve bâreke 'aleyke ve ceme'a beynekümâ fî-hayrin.

Sadaka Resûlullah ne nataka Habîbullah.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz dâreyn saadetini cümlenize nâil eylesin.

Metnini okumuş olduğumuz, Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim'in rivayet ettiği Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın ilk râvisi olduğu habere göre; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bir insan evlendiği zaman onu tebrik ederken; bârekallâhu le-ke ve bâreke 'aleyke ve ceme'a beynekümâ fî-hayr diye dua ederdi." Bir rivayette de Ve ceme'a beynekümâ 'alâ-hayr buyurmuş. Bir insan evlendiği zaman Efendimiz'in yaptığı dua.

Bârekallâhu le-ke. Yani, "Allahu Teâlâ hazretleri sana bu evliliğini mübarek eylesin." Hayırlı eylesin bu evliliği. Ve bâreke 'aleyke. "Ve sana bereketini, ihsanını, ikramını, lütfunu, keremini irsal eylesin, bahşeylesin, göndersin." Yani "Allah'ın lütfuna eresin." Ve ceme'a beynekümâ fî-hayr ev 'alâ-hayrin. "Ve eşinle seni Allah hayır üzere toplasın, hayır üzere eylesin, hayırda birleştirsin, devamlı ikiniz de hayır üzere olun. Hanım da sen de hayırda ol, beraber hayır üzere yaşayın." diye dua edermiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

İslâm'da evlilik çok önemli, çok ciddi, çok sevaplı bir müessesedir. Evlenmek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetidir. Bekârlık sultanlık değildir, evlilik sultanlıktır. "Bekârlık sultanlık" diyenler, haylazlıklarından diyorlar. Bir hanım kahrı, bir çocuk yetiştirme meşakkati, bir ev idare etme ciddiyeti ağır geliyor beyzâdelere; evlendikleri zaman keyifleri yerinde olmadığı için eğlenemeyecekler, saz çalamayacaklar, oynayamayacaklar, kaytaramayacaklar, gezemeyecekler, tozamayacaklar. Çapkınlık yapamayacaklar o zaman. Bekârlık sultanlıktır! Bekârlık bu kafada günah olur.

Her zaman anlattığım, çok sevdiğim, çok önemli bir rivayet;

Sahabeden mübarek bir zât taun hastalığına tutuluyor. Taun, veba, kolera gibi öldürücü bir hastalık. Bir şehre geldi mi, tutulan insanlar vefat ediyorlar. Yani tutuldu mu, o zaman için ilacı bilinmiyor, hastalık ilerliyor, vefat ediyor. Kırıp geçiriyor. Bir ahâli böyle salgın halinde bu hastalıktan kırılıyor.

Kendisi ve mübareğin hanımı bu hastalığa tutulmuş. Etrafında yakınları ve ona hürmet eden, onu tanıyan, bilen kimseler var. Oturmuşlar baş ucunda, o da hasta, son nefeslerini alıp veriyor, vefat edecek. Dünyasını değişterecek, âhirete göçecek. Haber getiriyorlar, diyorlar ki;

"Efendim hani hastalanmış olan zevceniz, hanımınız, eşiniz var ya; o vefat etti. Allah size ömür versin, sabır versin..." gibi vefatını haber veriyorlar.

Muhterem kardeşlerim!

Durumu iyice göz önüne getirin; kendisi hasta, ölmek üzere, kendisinin yarına çıkacak hali yok. Hanımı da hastaydı, öbür taraftaydı, vefatı haberini getiriyorlar, "Hanımın vefat etti, Allah sana ömür versin." diye. Üzüntülü bir an. Zaten kendisi hasta, o da üzüntülü. Belki de üzüntülü değil, bilmiyoruz. Yani onlar Allah'ın kıymetli velî kulları. Onlar kadere inanmış insanlar. Onlar edepli insanlar. Onlar öyle hastalık gelince üzülmezler; taundan ölen şehit sayıldığına göre, kim bilir belki için için seviniyordur da... Onların içinde öyle kimseler var ki;

"Ben Allah'ın kaderini, takdirini gözümün nurundan daha çok severim. Kör olmaya razıyım, Allah'ın takdirine itiraz etmeye rızam yoktur." diyen insanlar onlar.

Karısının, eşinin, mübarek zevce-i muhteremesinin vefat haberini getiriyorlar. Diyor ki;

"Aman beni hemen evlendirin! Aman beni hemen evlendirin…"

Niye "hemen evlendirin" diyor? Kendisi de ağır hasta. Diyorlar ki;

"Rahatsızsın, biraz âfiyet kesbet, şifa kazan, hastalıktan kalk, sıhhatlendiğin zaman evlen."

"Yok, vefat edeceğimi biliyorum ben. Beni çabuk evlendirin,Rabbimin huzuruna bekâr gitmeye utanıyorum. Onun için evlendirin." diyor.

Ismarlama yapmıyor. "Zengin olsun" demiyor, "güzel olsun" demiyor; şart koşmuyor. "Beni evlendirin. Evli olarak gideyim, bekâr olarak gitmeyeyim" diye, o gayrette oluyor.

Evlilik işte böyle bir müessese. Yani has müslümanların nazarında evlilik böyle bir müessese. Bir hayat arkadaşlığı... Ne güzel bir isim koymuşlar birbirlerine; "refîka" diyorlar.

"Refîka" ne demek?

Kendisine refakat eden arkadaş demek. "Bu benim refîkam." Refîka-i hayâtım, "hayat yoldaşım" demektir. Ne kadar güzel! Ne kadar ince bir duygu!

Nerede şu zamane insanlarının evliliğe bakış tarzı, nerede "bekârlık sultanlık" diyenler, nerede ölüm döşeğinde; "aman beni evlendirin, Rabbimin huzuruna bekâr gitmeyeyim" diyenler…

"Miras bölünecek, yeni gelen miras alacak…" O hesapları yapmıyor. "Malımın bir kısmı, yeni evleneceğim, tanımadığım, düğünümü bile yapamayacağım, yanına bile gidemeyeceğim kadının eline geçecek. Onları düşündüğü yok; sevap düşünüyor. Evlilik böyle ciddi bir müessese!

"Bir insan sabahleyin evinden çıkarsa, çocuklarının ihtiyacı için çıkmışsa fî-sebîlillah yola çıkmıştır." Evden çıkışı fî-sebîlillah'dır, o ecri kazanır, akşama kadar dolaştıkça o sevabı alır. "Ana babasına, ihtiyar ana babasına hürmet ve izzet etmek için, infak etmek için çıkmışsa fî-sebîlillah sayılır. Karısına, ailesine hizmet etmek için çıkmışsa fî-sebîlillah sayılır." Yani; "Onlar gayriye muhtaç olmasınlar, helal lokma yesinler; ben onların nafakasının üzerime yüklenmiş bir kimseyim, onların yönetimi bana aittir, onları kimseye muhtaç etmeyeyim." diye çalışmak, namusuyla kazanmak, evin ihtiyacını tedarik etmek getirmek, fî-sebîlillah'dır. Yani savaşa giden gazi gibi, hacca, umreye giden insan gibi o insanın sabahtan kalkıp eve dönünceye kadar gezmesi, dolaşması fî-sebîlillah'dır, kıymetlidir.

Peygamber Efendimiz de tabii bir insan evlendiği zaman böyle dua ediyor. Zaten "Nikâh benim sünnetimdir, benim nikâh [sünnetime] uymayan benden değildir." buyurmuş. Bazı kimseler ibadet edelim, ibadet etmeye vakit bulalım diye evlenmekten kaçmak istemişler. "Hiç evlenmeyeyim, hanım derdi, çocuk derdi olmasın, çekileyim bir kenara; geceleri uyku uyumayayım, ibadet edeyim, gündüzleri oruç tutayım, ibadet edeyim, böyle yaşayayım..." demişler. Onları engellemiş Peygamber Efendimiz.

Demek ki İslâm fıtrat dinidir. Yaradılışa, hilkate uygun dindir. Madem ki Allahu Teâlâ hazretleri insanları böyle eş eş yaratmış, birçok varlıkları eş eş yaratmış; o halde bu aile düzeni de mübarektir. Evlilik münasebetleri, evlilik gayretleri, çalışmaları mübarektir, sevaptır, fî-sebîlillah'dır. Onun için Peygamber Efendimiz; "Allah sana mübarek etsin. Bereket ihsan etsin." derdi. Tabii bir şeye bereket geldi mi yeter, artar, taşar; bitmez. Üç ay, beş ay, altı ay, sekiz ay, bir sene, iki sene, beş sene yeter.

Öyle kimseler var ki hurma torbasına Peygamber Efendimiz'in verdiği hurmayı atmış, torbasından hurma hiç eksilmemiş, hiç eksik kalmamış. Bir yarım tas süt, Peygamber Efendimiz'in ikram ettiği yüzlerce insana yetmiş. Hepsi içmişler, yine kalmış. Bereket oldu mu maaşın az gibi görünür, ferah fahur yaşarsın. Bereket olmadı mı maaşın çok gibi görünür, haydan gelir huya gider. Yine de borç arayacak yer ararsın.

"Allah bereket versin, mübarek kılsın evliliği. Bereket versin; sizi hayırda, hayır üzere toplasın." diyor.

Bir insanın kendisinin dindar olması güzel bir şey. Ama hanımı dindar olmazsa, başına zindan eder dünyayı.

Geçen gün görüştük, bize birisi geldi, dert yanıyor;

"Hacca gideceğim" demiş kardeşimiz. Allah kabul etsin. Hanımı demiş ki;

"Git mahkemeye boşan da öyle git! Ben hacı filan istemem! Sakallı istemem, hacı istemem! Hacca gideceksen boşan da öyle git!" demiş.

Böyle zalim olursa, zalime olursa, böyle insafsız izansız olursa, o zaman tabii çok zor. Böyle bir kadının elinde böyle müslüman bir erkek, boynu bükük gariptir, garibandır. Yazıktır yani.

Bazen de aksi olur. Adam haylazdır, ayyaştır, sarhoştur, kumarbazdır; hanım evliyadır. Beş vakit namazında, niyazında... Bey eve geldiği zaman yapmadığı eziyeti bırakmaz. Kadın tahammül eder. Bu kadın da garibandır, yazıktır bu kadına da... Zalimin elinde yazık oluyor, helâk oluyor.

Allah evlileri, sizleri, bizleri, hepimizi, karıları, kocaları hayırda toplasın. Yani birisi şeytanın yoluna giderse, ötekisi Rahman'ın yoluna giderse bir büyük çatışma oluyor.

"Çocuğunuz var mı?" diyorum;

"Var, iki tane çocuğumuz var." diyor.

Adam hacca gitti diye ipleri kopartıvermiş kadın. Yani başka bir şey yok.

"Ben sakallı istemem, hacı istemem" diyor.

Namaz kılar mı?

Yok. Allah saklasın, hayırda toplasın. Hayır üzerine, şeriatin, Allah'ın, Kur'an'ın, Resûlullah'ın çizdiği yolda, hayırda bir araya gelsinler, mutlu olsunlar, bahtiyar olsunlar.

Bugün de bir kardeşimizin düğünü vardı, biz yetişemedik ama ucuna yetiştik kayın pederini tebrik ettik. Bir kardeşimizin daha düğünü oldu. Onlara da biz el birliği, ağız birliği ile dua edelim: Bârekallâhu le-hümâ ve bâreke 'aleyhimâ ve ceme'a beynehümâ fî-hayrin. Efendimizin duasını onlara uygulayalım. Allah düğünlerini onlara mübarek kılsın. Hanelerine, keselerine bereket ihsan etsin. Hayırlı zürriyetler ihsan eylesin. Karısını da kendisini de hayır yolda, hak yolda eylesin, hayır yolda daim eylesin. Hayırlı işler yapmaya muvaffak eylesin.

Kâne izâ rafe'a yedeyhi fi'd-duâi lem yehuttahümâ hattâ yemsehâ bi-himâ vechehû.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan Tirmizî rahmetullahi aleyh rivayet etmiş. İkinci hadîs-i şerîf, ikinci rivayet. Efendimiz'i anlattığı için bunlara da "hadis" de denilir. Hz. Abdullah b. Ömer diyor ki;

"Peygamber Efendimiz iki elini duaya kaldırdığı zaman, yüzüne sürmeden aşağı indirmezdi."

Yani Efendimiz'in nasıl dua ettiğini, nasıl namaz kıldığını, nasıl abdest aldığını görüyoruz; her şeyimizi ona göre uyduruyoruz. Sahabe-i kirâm öyle yaptılar, biz de öyle yapıyoruz. Bu rivayetler onu gösteriyor. Efendimiz elini böyle semaya doğru açardı, hayır dua ederken. Şerli bir şeyden sığınma bahis konusu olduğu zaman ellerini aşağıya indirdiği, aşağıya doğru çevirdiği olurdu. Yağmur duasına çıktığı zaman ellerini yağsın mânasına yapardı. Ama elini semaya doğru meyilli tutup yüzüne karşı tutardı elini. Dua için elini açtı mı, yüzüne sürmeden ellerini indirmezdi.

Demek ki biz de duada böyle yapacağız. Elimizi açacağız, yüzümüze süreceğiz. Zaten böyle yapıyoruz da, işte Peygamber Efendimiz yaptığı için yapıyormuşuz meğerse.

Nereden öğrendik bunu?

Görerek öğrendik.

Niçin görerek öğrendik?

Çünkü anadan, babadan, dededen, sülaleden müslümanız elhamdülillah. Büyüklerimize baka baka öğrendik. Buna derler böyle pratikten yetişme... Mesela bir İngiliz, bir Arjantinli veya bir Panamalı müslüman olsaydı, tabii onun kültürü başka türlüydü; her şeyi kitapları karıştırıp öyle öğrenecekti. Onlar duayı böyle yapıyorlar veyahut daha başka bir şeyler yapıyorlar, bilmiyoruz. Onları tabii değiştirip Peygamber Efendimiz'in yaptığı gibi yapacaktı. Allah razı olsun, dedelerimiz bize öğretmiş; biz onların yanlarında, usta çırak usûlü, hocalarımızın, dedelerimizin, büyüklerimizin yanında bunları öğrenmişiz. Tabii böyle yüze sürmenin, yüze nur gelmesi, bereket gelmesi nuraniyet gelmesi bakımından daha nice hikmetleri vardır kim bilir...

Kâne izâ rafe'a re'sehû mine'r-rukû'i fî-salâti's-subhi fî-âhiri rek'atin kanete.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, belki ilk defa karşınıza gelen bir rivayet, ilk duyacağınız bir şey;

"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazında ikinci rekâttan sonra dua ederdi."

Bizde namazın içinde dua bir vitirde vardır. Yani vitrin üçüncü rekâtında Allahu ekber dedikten sonra dua ediyoruz. Allahümme innâ nestaînüke ve nestağfirüke ve nestehdîk… diye kunut duaları denilen duayı ediyoruz. Başka mezheplerde, Hicaz'a gitmiş olanlar, Ramazan'da orada namaz kılmış olanlar bilirler. Ramazan'da onlar vitri de cemaatle kıldıkları için görünüyor. Üçüncü rekâtta rükuya varırlar, kalkarlar, ondan sonra uzun uzun dualar ederler. Ona da kunut duası deniliyor. Tabii onların yapış tarzı bizimkilerden farklı.

Sabah namazından sonra da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sabah namazının içinde daha selam vermeden ikinci rekâttan sonra böyle dualar ederdi. Bu İmam Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik rahmetullahi aleyhimâ'ya göre rükûdan evvel olurdu. Yani bizim imamımız Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik'e göre rükûya varmadan evvel; yani "Fâtiha'yı okudu, âyetleri veya sureleri okudu, ondan sonra duayı edip öyle Allahu ekber deyip rükûya varırdı." diyenler var. Şafiîlere ve Hanbelîlere göre rükûya varacak, rükûdan kalkacak, ondan sonra dua edecek, ondan sonra Allahu ekber diye secdeye varacak, onların kanaati öyle olmuş. Harem-i Şerif'te namaz kılarken de öyle yapıyorlar onlar. Rükûya varıyorlar, kalkıyorlar, ondan sonra öyle dua ediyorlar.

Geçen sene Ramazan'da onların o tarzda vitr-i vacib namazlarını kıldıklarını gördük. Fakat Kadir gecesinde onların yaşlı bir imamları var, tam bizim yaptığımız gibi yaptı bu sefer. Yani rükûya varmadan evvel yaptı. Veya son gecedeydi belki de... Bu sefer de bizim Hanefî mezhebine uygun hareket ediverdi demek ki.

Bunlar tabii alimlerin bu husustaki rivayetlerin üzerindeki görüş farklarından doğuyor. Yani böyle bir dua etme durumu var. Biz de Cidde'de Orhan Bey kardeşimize misafir giderdik. Yakınında bir cami vardı. Oranın imamı Irak veya Suriye'den oraya gitmiş, imamlık yapan bir kimse. Kendisi Hanefiymiş; ama o sabah namazında, onun yaptığı gibi yapardı, bu hadise uygun olarak kunut duası okurdu. Birkaç defa onunla beraber öyle nasip oldu. Bu hadise uygun olarak işte o işi de biz de ömrümüzde görmüş olduk.

Kâne izâ rafe'a basarahû ile's-semâi kâl: Yâ musarrife'l-kulûbi sebbit kalbî alâ-tâ'atike.

Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz, anamız radıyallahu anhâ buyurmuş ki;

"Peygamber Efendimiz gözünü semaya diktiği, kaldırdığı zaman derdi ki; Yâ musarrife'l-kulûbi sebbit kalbî alâ-tâ'atike." Mânası; "Ey kalpleri çeviren, döndüren, halden hâle getiren, gönülleri bir halden bir başka hâle çeviren, bir yönden başka yöne sevk eden Allah, Rabbim! Benim kalbimi, gönlümü senin yolunda, sana itaat yolunda, senin ibadetini, taatini yapıp da âsi olmadan sana güzel kulluk etmek yolunda sabit et. Başka tarafa çevirme."

Muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir. Her şey O'ndan. Esmâ-i hüsnâ'sında bir sıfatı Hâdî'dir. Hidayet O'ndandır. Dilediğine hidayet verir. Hidayet verdiği felah bulur. Dilediğine vermez. Edepsizliğinden, isyanından, bir suçundan dolayı hak etmemiştir, vermez. O da dalâlette kalır. Ama dilese herkese âyât-ı beyyinâtını görmeyi nasip ederdi, herkesi hak yola çekerdi. Ama serbest bırakmış işte... Tercihine, irâde-i cüz'iyesini kullanmasına göre kimisi öyle oluyor, kimisi böyle oluyor. Biz Rabbimiz'in mü'min kullarıyız. Her şeye gücünün yettiğini, her şeyin O'ndan olduğunu biliyoruz. O'na tevekkül etmişiz ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bize öğrettiğine göre biz de diyoruz ki;

"Ey kalpleri oraya oraya sevk eden, yönelten Rabbim; benim kalbimi yanlış yola çevirme. Benim kalbimi senin itaatin yolunda sabit et. Şaşırtma, saptırma, eğdirme, büktürme, dalâlete, küfre, inkâra düşürme!" demiş oluyoruz.

Efendimiz böyle dua ederdi. Biz de öyle dua edelim. Biz de Allah'tan kendisine ibadet ve taat ederek yaşamayı isteyelim. Kalbimizi tespit etmesini isteyelim. Kalbimizi nurlandırmasını isteyelim.

Rabbimiz bizi izzetten sonra zillete düşürmesin. İmandan sonra küfre düşürmesin. Kabulden sonra reddetmesin. Haysiyet ve şeref ve itibardan sonra horluk ve hakaret ve idbâra mâruz bırakmasın.

Şu halde, Elhamdülillah camisindeyiz. O'nun ibadethanesinde O'nun misafirleriyiz. O'nun kullarıyız. O'nun resûlünün hadîs-i şerîflerini okuyoruz, nasihatlerini tutmaya gayret ediyoruz.

Rabbimiz bizi yolunda sabit etsin. Yanlış yola saptırmasın.

Kimseye itimadımız yok. Kimseden bir şey beklediğimiz yok. Ancak O'na ibadet ederiz. Ancak O'ndan yardım dileriz. O bize "kulum" derse, yardım ederse kimse bizim sırtımızı yere getiremez. Başka ince hesap yapıp güya akıllıca politika uygulayıp da çeşit çeşit hesapların, düzenlerin içine girişmeye lüzum yok.

İyyâke na'budü ve iyyâke nesteîn. "Ancak sana ibadet ederiz yâ Rabbi! Ancak senden yardım isteriz yâ Rabbi!" Sana dayanırız. Cümle cihan halkı düşmanımız olsa sen dostumuz ol yeter. Sen bizi sevmedikten, gazap ettikten, azap edecek olduktan, reddettikten sonra cümle cihan halkı bizim dostumuz olsa ne kıymeti kalır. Hiç kıymeti olmaz! Çünkü onlar da âciz, nâçiz mahluklardır.

Rabbimiz bizi bu şuur üzerinde hep kendisine iltica eden, hep kendisine bağlı olan, daima hasbiyallah diyen, Allah'tan hidayet isteyen, Allah'tan yardım isteyen, Allah'a dayanan, Allah'a güvenen, Allah'a tevekkül edenlerden eylesin.

Kâne izâ rufi'at mâidetuhû kâle: Elhamdülillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fî-hi. Elhamdülillâhillezî kefânâ ve âvânâ ğayra ve lâ mekfûrin ve lâ müvedde'in ve lâ müstağnen 'anhu rabbnâ.

Buharî, Müslim, Ebû Davud, İbn Mâce, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Ümâme radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, sofrası önüne konulup yedikten sonra kaldırılırken hamd ederdi. Derdi ki; Elhamdülillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fî-hi. Elhamdülillâhillezî kefânâ ve âvânâ ğayra ve lâ mekfûrin ve lâ müvedde'in ve lâ müstağnen 'anhu rabbenâ –veyahut- rabbunâ." Böyle dua ederdi.

Mânasını dilimiz döndüğünce söylemeye çalışalım. Sofrası kalkarken buyururmuş ki;

Elhamdülillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fî-hi. "Allahu Teâlâ hazretlerine çok hamd ile, güzel, iyi hamd ile, mübarek kılınmış ve o sayede bereketine ereceğimiz bir hamd ile hamd ederim."

Yani, Allah'a hamd olsun bu nimetleri bana verdi, çok hamdolsun. İyi, güzel hamdolsun. Ve bu sayede ben Allah'ın rahmetine, bereketine ereyim. Beni Allah'ın bereketine, rahmetine, bolluğuna ulaştıracak bir hamd ile, çok hamd ile, tayyib hamd ile hamd ederim.

Elhamdülillâhillezî. "Hamd, O Allah'a, şu sıfatlara sahip olana layıktır ki." Kefânâ. "Bize ihtiyacımızı ihsan eyledi, kifayet etti." Bize ihtiyacımızı giderecek şeyleri nasip etti, yedik ve, "Bizi barındırdı. Kendisi müstağnidir. Kendisine küfrân-ı nimette bulunmak kullara yaraşmaz. Hamdinden kimse uzak duramaz." Kimse ona dua etmekten müstağni kalamaz. "Rabbimiz öyledir. İşte o sıfatlara sahip olan Rabbim'e o tarzda hamd ile hamd ederim." diye dua ederdi.

Peygamber Efendimiz'in yemek bittikten sonra yaptığı sofra dualarından bir tanesi de budur. Bu Buharî'de de var. Bunun hakkında çeşitli rivayetler, izahlar var. Kelimelerinin burada da [şerhte] geniş izahları var.

Demek ki yemek yediğimiz zaman, bir nimete nâil olduğumuz zaman, onun Allah'tan geldiğinin şuuru içinde, Allah'ın nice kullarının aç açık dururken bizim böyle önümüze bu nimetleri gönderen Allah'a hamd etmemiz lazım.

Allah bizi dünyanın en güzel ülkesinde yaşatıyor. En güzel ülkesi… Her şeyi var. Her türlü imkâna sahip, bolluk, bereket içindeyiz. Tabii Allah yolunda yürümenin hayrı ile bereketiyle elhamdülillah, dedelerimizin cihat etmesinin hayrıyla bereketiyle bu nimetlere nâil olmuşuz. Meyveler sebzeler çeşit çeşit, ucuz ve bol, havası da latif ve güzel, biz de elhamdülillah yiyoruz, içiyoruz.Tabii hamd edeceğiz.

Dünyanın başka yerlerindeki başka insanları bir bilseniz... Zaten gösteriliyor, bazen de para topluyoruz, yardım topluyoruz, gönderiyoruz. Afrika'da yağmur yağmayan, ot bitmeyen, hayvanların, insanların bir deri bir kemik kaldığı diyarlardan resimleri görüyoruz gazetelerde, mecmualarda. Böyle sinekler üstüne üşüşmüş bebeciklerin, zavallıların, derileri kurumuş, ne suyu kalmış, ne eti kalmış, kemiğinin üstüne o kara derisi buruşup yapışmış zavallı, koca kafalı, gözleri patlak gözlü, kurbağa yavrusu gibi böyle bir halde kalıvermiş.

Elhamdülillah, bak bizim memleketimize! İnsan dışarıdaki otları yese yine [doyar] ama onlar ot bile bulamıyorlar. Yani şöyle ormanlarda, deniz kenarında dursa, hamsiler fazla geliyordu da gübre olsun diye tarlalara döküyorduk.Tabii hoyratça kullanıyoruz. Bu arada onu da söyleyelim.

Muhterem kardeşlerim!

İyi bir insan etrafına zarar vermez. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Müslüman bal arısına benzer. Nasıl bal arısı tahrip etmez, çiçeğe gelir, dalını kırmaz, bozmaz, balını alır gider." Faydalı olur hatta... Hatta Allah o arı sayesinde çiçeklerin tozlaşmasını nasip eder. Meyvelerin olgunlaşmasını nasip eder. Meyvelerin aşılanmasına sebep olur yani. O arının gelmesini, gezmesini çiçek istiyor; ihtiyacı var. Onun tozları arının ayağına bulaşacak, öteki çiçeğe gittiği zaman ona bulaşacak, aşı olacak. Tohum aşı olacak, meyve olacak.

Almanya'da bir videocu benim yanıma geldi. "Hocam" dedi, "Ben size bazı filmler göstereceğim; bu gösterdiğim tabiat filmlerinin siz altına sözlerini bulun, yazın. Yani ibretli şeyler göstereceğim, onları yazın." dedi.

Muhterem kardeşlerim!

Fransa'nın güneyindeki denizde bir adada bir çiçek. Resmini gösteriyor; sarı renkli büyücek bir çiçek. Çiçeğin içinde bir deliği var bir de kursak gibi bir torbası var. Şimdi üst tarafından sabahleyin aşağıya koyu bir şey damlıyor; dım dım toplanıyor damla. Resmini çekmiş onun, nasıl çekmişse videoya almış, filme almış; damlıyor. Kursağın dibine o birazcık birikiyor. Bir koku salıyor çiçek, o kokuya arı geliyor. Yani arıyı davet edecek, arının hoşuna gidecek, burada bir şey var filan diye onu çekecek bir koku neşrediyor.

E mübarek! Nasıl bildin arının hoşuna gidecek kokuyu? Nasıl, nerede, hangi laboratuarda îmal ettin, hangi profesöre danıştın, hangi ansiklopediyi karıştırdın da buldun onu?!

Bir koku neşrediyor. Hani kedi nasıl mutfaktaki etin kokusunu alınca camdan içeri girerse o kokuyu duyan arı da çiçeğe geliyor. Çiçeğin o delik kısmından içine başını sokuyor, oradaki kokudan bayılıyor. Bir sersemlik geçiriyor içerideki o bitkinin kokusundan. Arı cup o damlayanin içine düşüyor. Onun da fotoğrafını çekmiş. Şimdi ben seyrederken;

"Eyvah, zavallı böceği bu çiçek yiyecek." diyorum. Yani, "Eritecek orada, onu emecek galiba." diyorum.

Fakat öyle bir şey ki; sadece bayıltmış, sersemletmiş. Suyun içine düşüyor, uğraşıyor, sırılsıklam oradan çıkıyor. Her tarafı ona bulaşmış olarak çıkıyor. Dışarı çıkmak istiyor, çiçeğin o içeri girerken geniş olan ağzı büzülüyor. Dışarı çıkmak istiyor arı, çıkamıyor. Bir zorluyor, çıkamıyor. İkinci defa zorluyor, çıkamıyor. O sırada üst tarafından bir şey uzanıyor arının sırtına doğru, yine insan seyrederken yüreği ağzına geliyor;

"Eyvah, buradan arıya bir suikast olacak." filan derken, oradan iki tane tohum yapıştırıyor sırtına. Sarı tohum.

Nasıl yapıştı?

Arı aşağıdaki balın içine düştü ya, her tarafı ballandı ya, onun sırtına o uzanan iki tane bıyık gibi şeyden, ucundaki iki tane tohum, çiçeğin tohumu, arının sırtına yapışıyor. Bunu görüyorum yani filmini almış. İki tane tohum yapışınca sırtına, o zaman delik açılıyor, arı pır diye uçuyor. Hadi öteki çiçeğe... Yani aynı cinsin erkek çiçek, dişi çiçek demek ki. Buradan aldığı tohumlar sırtında, farkında değil. Onları ayakları ile itemeyecek yere yapıştırmış bitki. Ayaklarında olsa iter, atar. Oradan öteki çiçeğe girerken içeri girerken o tohumları öteki çiçek alıyor.

Muhterem kardeşlerim!

Yani insan sırf bu hadisenin karşısında, Allah'ın azameti karşısında secdeye varır. Kudreti karşısında, sanatı karşısında secdeye varır. Bunun her tarafı bir plan, her tarafı bir incelik, her tarafı bir düşünce, her tarafı bir maksat, bir hikmet, bir gaye ile oluyor yani. Arının kokuyu duyup oraya gelmesi, suyun içine düşüp yapışkan olması, o yapışkanın üstüne iki tane tohumun yapıştırılması, öbür çiçeğe gitmesi, öbür çiçeğin onu alması, çiçeğin böylece üremesini sağlıyor. Arı vasıta oluyor. Şu düzene bakın! Şu intizama, şu olan işlerdeki hikmetlere bakın!

İşte Allahu Teâlâ hazretlerinin her işi böyle. Görene her işi böyle ince, her işi güzel. Tabii O'na hamd edeceğiz. Tabii O'na şükredeceğiz. Tabi O'nun verdiği nimetlerin kadrini, kıymetini bileceğiz. Tabii O'na itaat edeceğiz. Tabii O'nun sofrasından yemeğimizi yeyip kalkarken O'na hamd edeceğiz, ondan geri durmayacağız. Rabbimize küfrân-ı nimette bulunmayacağız. O'nun hamdini terk etmeyeceğiz. Elbette bu şuur içinde Rabbimiz'e şükran dolu, kulluk duygusu dolu olarak, teşekkür duygusu dolu olarak öyle kalkacağız sofradan ve bunu da dilimizle ifade edeceğiz. Efendimiz'in bize öğretmesinden görüyoruz.

Bundan sonraki rivayet.

Kâne izâ reke'a sevvâ zahrahû hattâ lev subbe 'aleyhi'l-mâu lestekarra.

İbn Mesud radıyallahu anh, İbn Abbas radıyallahu anhümâ ve Vâbısa radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Bu râviler rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn diyorlar ki;

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz rükûya vardığı, eğildiği zaman sırtını o kadar düz yapardı ki, o sırtına su dökülse su dururdu orada, aşağıya akmazdı." Yani o kadar düz bir şekilde…

Demek ki, namazda dik duruyoruz, ondan sonra rükûya varıyoruz; o kadar yatay duruyormuş ki ne fazla böyle eğilmiş, katlanmış durumda, ne de böyle tam eğilmemiş de meyilli kalmış. Ne öyle ne öyle... Dümdüz. O kadar düz dururdu ki, sanki üstüne su dökülse sağa sola akmayacak, orada duracak. O kadar muntazam bir şekilde dururdu.

Muhterem kardeşlerim!

Belki bir erkek olduğumuz için yani onu çok iyi hissediyorum. İslâm'da böyle bir askerlik ruhu var gibi. Yani İslâm'ın ibadetlerinde bir düzen, bir intizam var. Müslümanların hepsini sanki asker gibi yetiştiriyor. Saflar, bu rükûdaki, kalkıştaki intizamlar, başlarında bir imamın olması, o Allahu ekber deyince herkesin ona tâbi olması... Her şeyimiz müştereken beraberce bir komutla, bir emirle böyle işlerimizi yapmak, hep bizi terbiye için.

Kurban bayramında kurban kesiyoruz; bizi terbiye için. Yani bunların her birisi müslümanı cihada alıştırmak için, İslâm'ı korumak, hakkı tutmak, hakkı kollamak, hakkı gözetmek, batılı engellemek için müslümanı yetiştirici şeyler.

Allahu Teâlâ hazretleri bizleri bu dünyaya vazifeli bir ümmet olarak gönderdiğini bildiriyor Kur'ân-ı Kerîm'de, demek ki ona göre de bizi yetiştirmekte...

Küntüm hayra ümmetin uhricet li'n-nâsi te'murûne bi'l-ma'rûfi ve tenhevne ani'l-münkeri. Emr-i mâruf yapmak vazifemiz. Nehy-i münker yapmak vazifemiz. Allah yolunda cihat etmek vazifemiz. Ve biz, insanlar doğru yola gelsinler, insanlara örnek ve numune olalım ve insanlara önderlik edelim ve insanları doğru yola çekelim diye gönderilmiş vazifeli bir ümmetiz, diye Kur'an bildiriyor. Yani o şuurda değiliz ama meğer niçin yaratılmışız, meğer niçin düşünülmüşüz, meğer niçin yeryüzüne gönderilmişiz; asıl vazifemiz bu.

Rabbimiz hepimizi vazifelerimizin şuurunda eylesin.

Kâne rake'a kâl: Sübhâne rabbiye'l-azîm ve bi-hamdihî selâsen. Ve izâ secede kâl: Sübhâne rabbiye'l-a'lâ ve bi-hamdihî selâsen.

Ukbe radıyallahu anh'ten Ebû Davud rivayet etmiş ki;

"Peygamber Efendimiz rükûya vardığı zaman üç defa sübhâne rabbiye'l-azîm ve bi-hamdihî derdi. Secdeye vardığı zaman da üç defa sübhâne rabbiye'l-a'lâ ve bi-hamdihî derdi."

Rükûda ve secdede ifadeleri bunlardı. Rükûda sübhâne rabbiye'l-azîm ve bi-hamdihî, secdede sübhâne rabbiye'l-a'lâ ve bi-hamdihî. Ve bi-hamdihî'sini demeden umumiyetle biz de namazları öyle kılıyoruz ama o da olur. Hatta daha başka dualar yapıldığı, daha fazla ifadeler olduğu rivayetler de var.

Kâne izâ rake'a ferrace esâbi'ahû ve izâ secede damme esâbi'ahû.

"Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem rükûya vardığı zaman dizlerinin üstünü kavrarken parmaklarını açardı, eli ile dizlerini tutarken parmaklarını açarak tutardı. Secdeye vardığı zaman da parmaklarını yaklaştırırdı, yani parmaklarını kapatarak secde ederdi." Ama rükûda parmaklarını açardı, secdede kapatırdı.

Kâne izâ remâ el-cimâre meşâ ileyhi zâhiben ve râci'an.

"Peygamber Efendimiz hacda -cemre dediğimiz- şeytan taşlama vazifesini yaparken giderken ve gelirken yaya olarak giderdi." O taşlama yerlerine yaya giderdi, taşlardı, gelirken yine yaya gelirdi. Yaya gider yaya gelirdi. Genel olarak umumiyetle âdet-i seniyesi böyleydi.

Kâne izâ remâ cemrete'l-'akabeti madâ ve lem yakif.

"Sonuncu -büyük şeytan dediğimiz- Akabe cemresini, büyük şeytanın taşlama işini yaptığı zaman durmazdı."

Ötekilerde durup, Mekke tarafına dönüp, elini açıp dua ettiği rivayet edilir. Ama üçüncü şeytanı Akabe cemresinde taşladıktan sonra hiç durmadan yürür giderdi hemen. Orada durmazdı.

Akabe Arapça'da "eşik" demektir. "Bel," yani "iki dağın arasında böyle bir aşılan kısım" demektir. Dağın bu tarafı yüksek, bu tarafı yüksek; öbür taraftaki vadi, çukur. Bu iki dağın nispeten alçak olan eşiğinden öbür tarafa geçer yol, tabii dağa tırmanmaz. İşte o geçit kısmına, eşik kısmına akabe derler. Bu cemretü'l-akabe, Mina'nın Mekke'ye doğru yakın kısmında sonuncu yerdir. Hatta Mina'nın hududu dışındadır. O saha hududun dışı sayılıyor.

Fakat şimdi orada Araplar ne Akabe bırakmışlar, ne eşik ne gedik bırakmışlar. Dağları kesmişler Akabe'yi yarmışlar, aşağıdan bir yol yapmışlar, ortadan bir yol yapmışlar, beton direklerin üstünden bir yol bu tarafa çevirmişler, öbür tarafından bir başka yol öbür tarafa çevirmişler; hiçbir şey kalmamış. Sadece o taşların da olduğu yerler betondan işte böyle belli... Eskiden oraları evlerin arasında böyle meydanda bir yerlerdi, ayrı yerlerdi; şimdi artık tanınmayacak gibi bir manzara kazanmış.

Dağları traşlıyorlar, kademe kademe çadır olsun diye sekiler yapıyorlar. Yolları açıyorlar, dağların içinden deliyorlar tünel açıyorlar, şuradan buradan geçiliyor filan. Vadilerin üstüne köprüler yapıyorlar, tanınmayacak hâle geldi. Arafat ovasını ağaçladılar, Arafat ovasında yemyeşil bir manzara, park gibi oldu orası. Zaten aşağısı sulakmış. Yani kum beş altı metre kazıldığı zaman aşağıda su olduğu söyleniliyor. Kuyu kazanlar öyle söylüyorlar. Ağaçlar tuttu, büyüdü, şimdi aşağıdaki suya kökleri ulaştı. Artık önümüzdeki senelerde orada hac edenler park gibi bahçe gibi yemyeşillikler içinde haclarını yapacaklar. Eskiden çatır çatır sıcak iken, şimdi gölgede olacaklar. İşte ora ile ilgili rivayetler bunlar.

Görmeyen kardeşlerimize Allah yakın zamanda zenginlik versin, haclar ve umreler nasip eylesin. Gören kardeşlerimizin sevgisi, aşkı, muhabbeti, zamanı yaklaştıkça yüreği küt küt atar, dayanamaz hâle gelirler. Tekrar tekrar oraları ziyaret etmeyi nasip eylesin. İnsanın bir umre yaptığı zaman, bir önceki umre ile aradaki bütün günahları affoluyor. Bir hac yaptığı zaman, bir önceki hacla aradaki bütün günahları affoluyor. Mebrûr, makbul bir hac yaptığı zaman mükâfatı cennetten başka bir şey değil; cenneti kazanıyor insan.

Ama eskiden çok zormuş. Eskiden haccetmek o kadar zormuş ki, bunu anlamak için Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sini alın, görürsünüz. O da öyle bir hac seyahati yapmış, dilbaz bir kimse olduğu için güzel yazmış, kalemiyle anlatıyor. Nerede, ne sıkıntı çektiğini, nasıl önüne eşkıyalar çıktığını, nasıl onlardan kaçtığını, nasıl maceralar geçirdiğini, nasıl sıcaklar olduğunu, nasıl susuzluklar çektiklerini, nasıl çöllerden geçtiklerini anlatıyor.

Şimdi bizimki, artık âhir zaman müslümanları zayıf müslümanlar diye Allah çok kolaylıklar nasip etti bizlere. Buradan uçağa biniyoruz Cidde'ye gidiyoruz. "Buyurun efendim!" diye bir serin salona alıyorlar, üşüyorsunuz. Dışarıda terliyorsunuz içeride serin aircondition cihazlarından üşüyorsunuz. Soğuk su mu istersiniz, buyurun içme suları orada. Yüznumara mı istersiniz, abdest mi alacaksınız, buyurun; şırıl şırıl sular, tertemiz yüznumaralar... Gayet temiz. Allah razı olsun. Gidiyorsunuz, her şey rahat. Otobüslere biniyorsunuz, vasıtalara biniyorsunuz, geliyorsunuz. Oturduğunuz evler belki buradaki evlerden daha rahat, daha güzel. Harem-i Şerif'e gidiyorsunuz, pervaneler fır fır fır fır döner. Serin hava, zemzemciler zemzem taşır. Haydi sıcak zemzem içmesinler diye parça parça, kelle gibi, kol gibi, bacak gibi buzları getirirler, kancalarla cup [depoların] içine atarlar, oradan kırmızı, turuncu termosların içine dağıtırlar... Yanına bir defa içilip atılmaya mahsus bardakları dizerler. Çekersin oradan bardağı, içersiniz içeceğiniz kadar. Arkadaşınıza ikram edersiniz. Ayakta durursunuz, Kâbe'ye gözünüzü dikersiniz, Allah'a hamd edersiniz, şıkır şıkır içersiniz.

Allah hepinize afiyetle, sıhhatle nasip eylesin.

Kâne izâ remdet 'aynu'mra'etin min-nisâihî lem ye'tihâ hattâ teberra'e 'aynuhâ.

"Hanımlarından birisine göz rahatsızlığı, iltihaplı, çapaklı göz hastalığı geldiği zaman…"

Göz ağrısı, tabii o hani bizdeki arpacık gibi bir şey mi oluyor bilmiyorum. Bu remet dediğimiz hastalık gözleri de kör edermiş, mikrobik bir hastalık. er-Ramedü'l-hübeybiyyü diyorlar, bir çeşit göz hastalığı. Ekseriyetle o sıcak diyarlarda mikrobik hastalıktan oradaki mübarek dindaşlarımızın gözleri kör oluyor. Tehlikeli bir hastalık.

"O hastalık öyle gelirse, o zaman Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hanımının, eşinin, zevce-i tâhiresinin hücresine, yatağına varmazdı." diye rivayet ediyor Ümmü Seleme radıyallahu anhâ validemiz.

Ebû Nuaym Tıb kitabında bunu yazmış. Efendimiz'in tıbbî bir tedbir olarak demek böyle yaptığı anlaşılıyor.

Kâne izâ zevvece ev tezevvece nesera

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisinin düğünü olduğu zaman da veyahut başkaları yakınlarından birinin evlendirildiği zaman da hurma saçardı."

Hurma saçardı, yani bol bol hurma ikram ederdi, dağıtırdı, verirdi. Böyle bir tatlı ziyafet filan oluyor. Hurma tabii oranın her şeyi; hem ekmeği, hem tatlısı, hem gıdası, her şeyi… Yani hurmayı torbasına doldurdu mu Arap, o zaman sefere çıkarmış. Torbamda şu kadar hurma var, başka bir şey istemez. Küçük bir hurmada 300 kalori var. Son derece besleyici bir şey. Yani insanın ağır bir iş yaptığı zaman, demircilik, kömürcülük, böyle pazu işi yaptığı zaman bilmem ne kadar alması lazım. Yani bu hurmadan birkaç tanesini aldı mı o maksat hâsıl oluyor.

Kâne izâ se'ele ce'ale bâtıne keffeyhi ileyhi ve ize'ste'âze ce'ale zâhirehümâ ileyhi.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah'tan bir şey isterken iki elinin avuç kısmını, iç kısmını yukarıya kaldırırdı. Bir kötü şeyi söyleyip de Allah'a sığınırken de ellerini sırtı yukarı gelecek şekilde avuçlarını aşağı döndürürdü."

Biz de salât ü selam getiriyoruz. Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin diyoruz, böyle açıyoruz elimizi. Salâten tüncînâ bi-hâ min-cemî'i'l-ehvâli ve'l-âfât. Yani; "Öyle bir salât ü selam ile Peygamber Efendimiz'e salât ü selam eyle ki yâ Rabbi, o salât ü selam berekâtına, biz her türlü korkulardan, her türlü âfetlerden necat bulalım." diye. Korkulu şeyleri, âfetleri zikredip de ondan sığınma bahis konusu olduğu zaman, elimizi aşağıya doğru çeviriyoruz. Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed, buraya kadar elimiz böyle [yukarı doğru]. Salâten tüncînâ bi-hâ min-cemî'i'l-ehvâli ve'l-âfât. "Her türlü korkulardan..." Ehval, iki gözlü 'he' ile. Bazıları ahvâl diyorlar. Ahvâl, "haller" demek, öyle değil. 'Ha' ile değil, iki gözlü 'he' ile; ehval, heviller, yani korkular. "Her türlü korkulu şeyden, korkulacak şeyden yâ Rabbi, her türlü afetten sana sığınırız." Elimiz böyle [aşağıya doğru].

Ondan sonra; ve takdîlenâ bi-hâ cemî'a'l-hâcât. "Bize her türlü hacetlerimizi kazâ eyle, ihsan eyle, bahş eyle yâ Rabbi." Ve tutahhirnâ mincemî'i's-seyyiât. "Bizi her türlü seyyielerden, günahlardan temiz ve pâk eyle." bir salât ü selam ile salât ü selam et Efendimiz'e yâ Rabbi. Ve terfe'unâ bi-hâ 'ındeke a'le'd-deracât. "Senin yanında bizi en yüksek mertebeye çıkartacak bir salât ile salât ü selam eyle yâ Rabbi." Ve tübelliğünâ bi-hâ akse'l-ğâyâti min-cemî'i'l-hayrâti. "Bizi dünyada, âhirette her türlü hayırdan muratlarımıza, gayelerimize ulaştır yâ Rabbi."

Çok güzel bir salât ü selamdır. Geçen haftaların birinde bir kardeşimiz diyordu ki;

"Bu salât ü selam işte şu vakitten beri camilerimizde okunuyor; acaba doğru mu okunması, eğri mi?"

Çok doğru, çok güzel, çok hoş mânası olan, çok derli toplu mânası olan bir salât ü selam.

Efendimiz böyle sığınacağı zaman elinin sırtını yukarıya, avucun içini aşağıya getirirdi; bunu da bilin. Ankara'da bir hoca kardeşimiz var. Alim, fâzıl, sessiz, kâmil, ârif kimse. Diyor ki;

"Halkın garipseyeceği şeylerden de sakınmak lazım. Onları fitneye, biribiriyle dedikoduya düşürüp, yanlış günahlı şeylere düşürmemeye de çalışmak lazım diye, yani evet böyle yapmak lazım ama mânasını anlamazlar diye yapmıyorum." diyor. Ben de;

"Yapılsın diye diyorum."

Madem ki Peygamber Efendimiz böyle yaparmış, çekinmemek lazım. Halk da öğrensin, garipsiyorsa bile garipsemesin. Onun o garipsemesi garip.

Şimdi biz musafaha ediyoruz. Musafahada ellerimizin dört parmak tarafı yukarıya doğru olacak, şöyle musafa ediyoruz. Şimdi Batılılar böyle musafaha ediyor. Parmaklar aşağı doğru böyle tutunuyor böyle tokalaşıyorlar. Biz de ellerimiz böyle parmaklar yukarıya doğru birbirimizin elini tutuyoruz sağlam. Bak kardeşliğimiz ne kadar sıkı, sağlam, mertçe böyle böyle musafaha ediyoruz.

Ankara'da bir kuyumcu tanıdığımız var. Allah selamet versin, iyi, camiye geliyor fakat tenkitçi, çok bilmiş ama cahil.

"Niye böyle yapıyorsunuz?"

"Efendimiz böyle yapardı."

"Canım olur mu öyle şey?"

"Olur. Olmuş. Peygamber Efendimiz böyle yapmış."

"Benim aklım almadı."

Aklın dar da ondan almıyor. Almayacak bir şey yok. Peygamber Efendimiz yaptıktan sonra şey yapmamak lazım.

Nikâh kıydık bugün, hanımlar tarafına da mikrofon çekmişler. Dua ediyoruz, diyoruz ki; nestağfirullah, nestağfirullah, nestağfirullah... Kadının birisi oradan çıkmış demiş ki;

"Canım bizim bildiğimiz bu estağfirullah dı şimdi bu hoca niye nestağfirullah diyor?" Birileri de izah etmiş, demişler ki;

"Bak, bu estağfirullah deyince 'yâ Rabbi ben senden mağfiret istiyorum' demek. Nestağfirullah deyince 'yâ Rabbi biz senden mağfiret istiyoruz' demek. Yani kalabalık o halde olduğumuz için ondan böyle diyoruz, nestağfirullah diye ondan söylüyoruz. ' Biz istiyoruz' mânasına gelir." filan.

Yine aklı almamış, bir sürü konuşma... Bakmışlar laf anlamayacak öteki kadınlar, "Tamam tamam..." demişler.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimize, kınayanın kınamasından korkmayacak, Rabbimiz'in emri neyse, Peygamber Efendimiz'in sünneti ne ise, onu çekinmeden yapacak bir şuur versin.

Ben bir bakıma size ibret olsun diye şu Batılıların halini söylemeyi uygun görüyorum. Adamlar nasıl keyiflerine uygun yaşıyorlar... Ne ütü, ne yıkanmak, ne temizlenmek var. Ayaklarına bir meşin don geçiriyorlar, kenarları yağlanıyor. Ayaklarında ne çorap var... Kılları sarı sarı kıvrım kıvrım meydanda... Tırnakları uzamış, topraklanmış. Bir sandal giymiş, ayakları meydanda; baktığı zaman insan leş gibi şortundan, bacaklarından iğreniyor.

Neymiş efendim, bunlar turistmiş!

Yani dövseler biz yapamazdık böyle şeyi. Keyifçi adam; keyfince yaşayacağım diye bulicin giyiyor, atlet giyiyor, çıplak geziyor. Tamamen çıplak geziyor. Şeytanın yolunda yürüyen insanlar, kâfirler böyle kendi bildikleri gibi saç sakal karmakarış, bıyık ağzın içine dönmüş girmiş, arslan yelesi gibi saçlar böyle büyümüş; böyle geziyor.

Ben niye Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun gezmeyeyim? Ben niye Peygamber Efendimiz'in emrini tutmakta çekinme göstereyim?

Biz böyle kendi örfümüze, kendi âdetimize, kendi dinimize sadakatli olmalıyız; onlar görmeli. İşte sen böyle yağlı şortla gezersin, altı ayda bir yıkanırsın; işte biz böyle örtülü gezeriz, her Cuma gusül ederiz. İşte sen tırnaklarını böyle uzatırsın, cadı tırnağı gibi üstünü kırmızı boyarsın; işte biz tırnaklarımızı böyle keseriz, mikrop barındırmayız. İşte sen edepten, ahlâktan, âdaptan yana şöyle nasipsizsin; işte biz de böyle düşünürüz. İşte biz böyle güzel kokular sürünüz, işte biz böyle temiz yaşarız, işte bizim yemek yiyiş tarzımız böyledir...

"Efendim elle yemek yenir mi? Çok utandım."

"Şimdi bu elimi sabunla gıcır gıcır yıkıyorum. Öteki lokantada o çatalı yıkayan, acaba benim istediğim gibi yıkadı mı?" demiş adamın birisi. Yani Avrupa'ya gidenlerden, bizimkilerden bir tanesi.

Olabilir, hani Peygamber Efendimiz'in böyle bir çubukla filan da yemiş. Necip Fazıl merhum onu misal olarak getiriyor. Yani çatal bıçak kullanmış, zaten kaşık da kullanılmış. Öyle kullanmak da olabilir. Ama yani "bu benim örfümdür, elimle de yiyebilirim." diyebilmeliyiz. "Bak bizim soframız; böyle altına bir kasnak koyarız, üstüne bir sini koyarız, bizim soframız böyledir." diyebilmeliyiz.

Japon nasıl kimonosunu giyiyor. Japon nasıl beline yastık bağlıyor, sırt üstü düştüğüm zaman belim kırılmasın diye midir nedir... Sırtına yastık bağlıyor, onun usûlü öyle. O öyle geziyor. Japon kendisinin güreşini yaparken bir jiu-jitsu, kendisine mahsus bir şeyi var, kuşak bilmem ne filan...

Niye bizim kendimize mahsus şeylerimizi biz korumuyoruz? Dünyanın üstünde her millet akıllı da, biz miyiz hepsinin aptalı?

Ya ona uyacağız, ya buna uyacağız. Bizim çocuklarımızı okuttuğumuz zaman, ya gidecek komünist olacak, ya gidecek ne bileyim devrimci olacak, bilmem ilerici olacak, Batıcı olacak. Ya çağdaş olacak, ya cazcı olacak...

Ya bunun bize göre olanı yok mu?"İşte biz buyuz, biz böyle yaparız." diyelim ve sakınmayalım, çünkü her şeyimiz güzel, temiz.

Yani bizde temizlik, başkasını rahatsız etmemek esas oluyor. Mesela Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Ağzınız kokarken camiye gelmeyin." Mesela "Soğan yiyen, sarımsak yiyen kimseler bizim mescidimize gelmesinler." Yani koku etrafı rahatsız ediyor diye. "Benim karşıma dişleriniz böyle sapsarı, sararmış olarak, ağzınız kokar vaziyette gelmeyin. Dişlerinizi fırçalayın." diyor. Bizim her şeyimiz temizlik esasına göredir. Edep esasına göredir. Saygı esasına göredir. Güzeldir yani.

Biz inceliyoruz hepsini; Doğu'yu da inceliyoruz, yani çok uzak Doğu'yu da inceliyoruz, Batı'yı da inceliyoruz, Amerika'yı da, Afrika'yı da, Eskimoları da görüyoruz.

Elhamdülillah 'alâ ni'meti'l-İslâm. "Bizi müslüman yapan Allah'a hamd olsun." En büyük nimeti, nimetlerinin hepsinin kaynağı bizim müslüman oluşumuzdur.

Allah bizi bu nimetlerden mahrum etmesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı