M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 533 (3).

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdülillâhirabbi'l-âlemîn.Alâ külli hâlin ve fî-külli hîn. Vesselâtuvesselâmualâseyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahûbi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâba'düfa'lemûeyyuhe'l-ihvânfe-inneefdale'l-hadîsikitâbullâh ve efdale'l-hedyihedyüseyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûrimuhdesâtuhâ ve külle muhdesetinbid'ah ve külle bid'atindalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâfi'n-nâr. Emmâba'd:

Kâne'n-nebiyyisallallahu aleyhi ve sellemizârae'l-hilâlesarafevechehû'anhu.

Sadaka Resûlullah.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâhazretlerininrahmeti, bereketi,ihsanı, ikramı dünyada, âhiretteüzerinize olsun.

Katâde'denmürsel olarak rivayet edildiğine göre, "Peygambersallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, hilali gördüğü zaman yüzünü ondan çevirirlerdi."

Aşağıda gelecek hadislerde de hilali gördüğü zaman yaptığı duaları göreceğiz.

Yüzünü çevirmesinin izahında, şerhte deniliyor ki;

Enne hikmete sarfivechihîanhu el-cünûhu ilâ kavli ebîhiibrahîme lâ uhibbu'l-âfilîn. Hz. İbrahim aleyhisselam'ın kavmi, zamanındaki cahiller, müşrikler, gafiller aya, güneşe, yıldızlara, puta tapıyordu. İbrahim aleyhisselam onların hep taptığı şeyleri göz önünde bulundurdu, hepsine bir göz attı, baktı. Aya baktı, güneşe baktı; bir müddet gökyüzünde duruyorlar, ondan sonra batıp gidiyorlar. "Ben batıp giden şeyleri, öyle âciz yaratıkları sevmiyorum, sevmem." dedi. Bütün bunların tapındığı varlıkları, gökcisimlerini inceledikten sonra dedi ki;

"Bunlar kulların tapınmasına liyakatli varlıklar olamaz. Ben bunların hepsini yaratan Allahu Teâlâ hazretlerine bağlandım, yönümü O'na döndüm, ancak O'na ibadet ederim." dedi. Hepsinden sarf-ı nazar etti; yüz çevirdi.

İbrahim aleyhisselam'ın mantıkî muhakemesiyle, müşahedesiyle anlıyoruz ki insanoğlu aklıyla, muhakemesiyle Cenâb-ı Hakk'ın varlığını ve birliğini anlayabilir. Çevresine baktığı zaman hem varlığını sezer, anlar,hem debirliğini anlar. İki üç, beş tane olamayacağını gayet net olarak akıl ve muhakeme ile anlar.

Levkâne fî-himââlihetünillallâhu le-fedetâ. Eğer Allah'tan gayri ilahlar olsaydı o zaman Yunanlıların hikayelerine dönerdi iş. Zeüs kızıyor, yıldırımlar yağdırıyor. Şarap tanrısı öbür tarafta bir şey yapıyor. Deniz tanrısı başka bir şey yapıyor. Bir sürü saçma sapan tanrılar birbirleriyle kavga ediyor, çekişiyor. Öyle olur. Gücün, kuvvetin sahibi;lâ havle ve lâ kuvvete illâbillâhi'l-aliyyi'l-azîm, ancak bir tanedir. Birkaç tane otorite oldu mu darmadağın olur. Yerde, gökte nizam kalmaz. Oradan da anlayabilir insan.

Etrafını dikkatle incelediği zamanda bukainâtın boş olamadığını, sahipsiz olmadığını ve intizamsız olmadığını anlar. İntizamsız gibi görünen şeylerin bile incelendiği zaman altında bir intizam,bir incelik olduğunu sezer. Dünya güneşin etrafında eliptik bir yörünge ile yörüngetakip ederekdönüyor. Yani güneşin etrafındadairevî olarak muntazam bir şekilde dönmüyor,şöyle yamuk bir tarzda dönüyor. Bazen güneşe yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor.

Bu intizamsızlık niye?Güneşe hep aynı mesafede olsa ya?

Güneşe hep aynı mesafede olsamevsimler olmayacak; yaz olmayacak,kış olmayacak, bitkilerin tohumlarının soğuklaması,yeşermesi olmayacak. Dünyanın her tarafı kavrulur. Düşünün, yazın bütün sene boyunca kesiksiz devam ettiğini; ne su, ne bitki kalır, ne rahat, ne huzur kalır. Onun öyle bir elips şekli çizecek tarzda… Elipsin bir odağında güneş var; bir yakına geliyor, bir uzağa gidiyor. Sonra Dünya güneşin etrafında dönerken şöyle yamuk durup öyle dönüyor, dik dönmüyor, 23 derece meyilli dönüyor. 90 derece dik değil de 23 derece daha yatık olarak dönüyor. Öyle döndükçe o zaman da bir güney küre, bir kuzey küre,mevsimden vegüneşten istifade ediyor. Hepsi hikmetli. O eğriliğin, o yamuk dönüşün hikmeti var, her şeyin hikmeti var.

Bütün varlıkların, maddelerin istifade ettiği su, acayip bir madde! Herşeyi eritiyor. Sonra donduğu zaman katısı üstüne çıkıyor, hafif oluyor. Su donduğu zaman, katı hâli sıvı hâlinden daha hafif oluyor. Halbuki demiri eritseniz, içine erimemiş demir atsanız dibine çöker. Başka bütün maddelerin katı hâli dibine çöker, sıvısı daha hafiftir. Ondan sonra daha da ısıtırsanız, buhar olur gider. O daha hafiftir. Suda öyle değil.

Onu da "Neden acaba böyle?" diye düşünüp taşınıyorsunuz. Bakıyorsunuz ki bütün varlıkların istifade ettiği, hayatın üzerine kurulmuş olduğu bu kıymetli su maddesinin böyle acayipliğinde fayda var, hikmet var. Çünkü donan kısmı üste çıktığı zaman altı sıcak kalıyor. 4 derecede en ağır oluyor. Ağır olan kısmı dibe gidiyor, sıcak,yaşam için müsait. Donduğu zaman, sıfır dereceyi bulduğu zaman üste çıkıyor. Böylece su dibine kadar donmaktan ve içindeki varlıkların ölmesinden korunmuş oluyor. Bir kış geçse, suyunda katısı olan buz ağır olsa dibine çökecek, dibine çökecek... Onbin metre okyanus derinliği aşağıdan yukarıya kadar buz olacak. Erimez artık o; okyanusta hayat bitti. Ne deniz kalır, ne hayat kalır...

Her şeyde bir intizam var. Onun için;

İnnemâyahşallâhemin-'ıbâdihi'l-ulemâ. "Allah'tan en çok alim kulları, O'nun varlığını, kudretini sezer de O'ndan korkar. "En çok alimler korkar.

Cahil?

Cahil anlamaz ki! Cahil, ahmak, dolaşır ortalıkta; Allah'ın kudretini bilmez, etraftaki sanatı, sanattaki ustalığı, inceliği bilmez, güzelliği sezmez, faydayı anlamaz; gafil gafil gezer. Ama alimler anlar, inceleyen anlar.

Bakın, biz "dağ taş" diyoruz; bunların hepsinin içi gayet muntazammış. Molekülleri, atomları varmış; hepsi belli bir düzen, intizam içinde o maddeleri teşkil ediyorlarmış. Gecenin, gündüzünpeşpeşegelmesinde, rüzgarlarda, yağmurlarda, denizlerde, bulutlarda, yeryüzündeki suların miktarında, havanın içindeki azotun oksijenin miktarında, hepsinde hikmet vardır. Alimler bir inceliyor, bakıyorlar ki eğer oksijen biraz daha fazla olsa yandık. Biraz daha azot fazla olsa başka türlü zararlar olacak.

Demek ki aklı olan insan için, ne kadar derin olursa aklı o kadar iyi, o kadar faydalı. Ne kadar aklı çoksa, ne kadar görgüsü, bilgisi ileri ise, âlet yapabiliyor da daha derin inceleyebiliyorsa... Buyur geç mikroskobunbaşına... Teleskopun geç karşısına... Buyur, en ince cihazların içinde incele; bakacaksın ki her şeyde bir düzen var. Bir sanat, bir kanun, bir hikmet, bir güzellik var. O zaman o kanunun koyucusuna, o hikmetin yaratıcısına, o düzenin sahibine bu kainâtı böyle güzel, böyle hikmetle yöneten, o kudret-i külliye sahibiHâlık'a insan hemen inanacak, hayran kalacak ve gözyaşları içinde secdeler edecek... Onun için akıl ve mantık Allah'ın varlığını ve birliğini anlayabilir. Anlamamışsa, adam akıllı değil;adam yarım akıllı. Yarım akıl da fenadır.

Neden fenadır?

İnsan tamamen ahmak,aptal olsa,"benim aklım ermez" diye gider bilenlere sorar, yine onun işi yürür. Ona buna sorar,"zavallı, acizdir" diye başkaları yardımına gelirler, yine adamın işi yürür. Ama yarım akıllı oldu mu hem kendisini akıllı sanır hemde yanlış işler yapar bütün işleri berbat eder. Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder. Yarım akıl işte insanı böyle orta yerde mânasız, anlamsız bir durumda, kibirli, ucublubir halde bırakır.

Allah hepimize kâmil akıl ihsan eylesin. Akl-ı selîm,zevk-i selîm,hiss-i selîm ihsan eylesin. Güzellikleri görmeyi nasip eylesin.

Allah göz vermiş görülsün diye; görmezse demek ki mânevî bakımdan kör. Demek ki aklını çalıştırmıyor göremiyor. Bak Avrupalılar nasıl nice nice incelikleri görmüşler. Avrupalılar, Japonlar, daha başka bir sürü milletler ne çeşit aletler yapıyorlar! Ne çeşit aletler yapıyorlar hayret ediyoruz. Hiç tahmin edebilirmiydiniz demirin,madenin böylehavalarda uçacağını? İçine de yüzlerce insan,300-500 insan binecek de havalarda uçacak. Düşünürmüydünüz, tahmin edermiydiniz görüntünün bir yerden bir yere gideceğini, sesin bir yerden bir yere gideceğini, çok uzaklardaki insanlarla tık diye aleti açtığınız zaman görüşebileceğinizi, yüzyüze görüşebileceğinizi, konuşabileceğinizitahmin eder miydiniz?..

Akıl bu yaradılışın, şu kainâtın sırlarını arayıp bulduğu zaman insanne kadar istifade ediyor. Bak Batılılılar, bizim hasımlarımız, bizim dışımızdaki insanlar istifade etmişler, memleketlerine nizam, işlerine düzen getirmişler. Onlardan mecbur kalıyoruz, istifade etmek zorunda kalıyoruz. Onları eksper olarak, uzman olarak,"Gel, şu işin yapılmasında yardımcı ol." diye çağırmak zorunda kalıyoruz. Bazılarını bizde yapabiliriz,biribirimizeselahiyet versekama içimizde onurumuzuda kaybetmişiz. "Ben müslümanım, kimseye muhtaç olmadan Allah'ın izniyle bu işleri yaparım." diye o düşünceyi de kaybetmişiz.

Bir baraja gittim. Barajın yetkilileri beni aldılar, gezdirdiler. Elektrik üreten kısımlarını gezdirdiler. Muazzam makineler... Kaç katlı, yerin altına iniliyor, demir parmaklıklardan merdivenlerden görüyorsun; güldür güldür, güldür güldür suyun döndürdüğütirübünlerden elektrik hâsıl oluyor. Nice şehirler, nice fabrikalar istifade ediyor. Dedim;

"Ne muazzam şeyler, bunları kimler yaptı?"

"Almanlar yaptı." dediler.

"Biz yapamazmıyız?"

"Yaparız hocam." dedi.

"Hattaaynen böyle bir şeyi tamamen yerli malzeme ilebiz yaparız diye teklif ettik ama kabul etmediler." dedi.

Cesaret vermek, fırsat vermek lazım. Yapılsın; bir kusurlu olur, ikincisi daha güzel, üçüncüsü daha güzel olur, en mükemmeli bulursun. Sonunda kimseye muhtaç olmadan yaşarsın.

Allah insana iman verirse zevk de verir. Düşüncede de doğru yolu gösterir. Kimseye de muhtaç etmez. Alnı açık yaşar insan.

Rabbimiz bizi şerefli, haysiyetli, alnı açık, aklı yerinde kullar eylesin.

Her şeyin başı iman olduğundan, her şeyin başı Allah'ın varlığını, birliğini anlamak olduğundan, Efendimiz ona çok önem vermiştir. Aya, güneşe bile,-evet, gördüğü zaman dua ediyor ama bazende- sırtını çeviriyor, bakmıyor.

Neden?

O da bir mahlukât. Rabbî ve rabbukallâh."Benim de Rabbim, senin de Rabbin Allah'tır."derdi. Yani onlara tapılmayacağını söylüyor. Ümmeti de bilsin diye kendisi de içindeki duygusunu ifade ediyor. "Benim de senin de Rabbin Allah'tır. " Yani,"Sen tapılmaya, ibadet edilmeye layık değilsin, ancak bir yaratıksın." diye söylüyordu. Onun için yüzünü de döndürürdü, şerrinden sığınmak, şerrine uğramamak düşüncesiyle.

Kâneizârae'l-hilâle, kâle: Hilâluhayrin ve rüşdin. Allahümmeinnîes'elükemin-hayrihâzâselâsen. Allahümmeinnîes'elükemin-hayrihâze'ş-şehri ve hayri'l-kaderi ve eûzubi-ke min-şerrihîselâsemerrâtin.

Hilali gördüğü zaman derdi ki;"Hayır ve rüşt hilali olsun bu. 'Yâ Rabbi!Ben senden bunun hayrını isterim.'" diye üç defa söylerdi. Yani o bir yeni ayın girişini gösterdiği için, "senenin ayları" diyoruz ya, "on iki ay" diyoruz; o ayların yenisini gösteriyor. Yeni bir ay girdiğini gösteriyor. Recep, Ramazan veya Şevval, neyse… O ayın hayrını isterdi; "Yâ Rabbi!Ben bu ayın senden hayrını isterim ve hayırlı takdirler takdir buyurmanı, mukadderâtımın hayırlı olmasını dilerim ve bu ayın şerrinden sana sığınırım." diye üç defa söylerdi. Yeni bir mevsime, yeni bir aya giriliyor diye başında dua ediyor. Peygamber Efendimiz bize yeni bir aya girildiği zaman oruç tutmayı da tavsiye etmiştir. Yeni bir aya giriyorsun, gördüğün zaman böyle dua edersin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yaptığı gibi.

Peygamber Efendimiz yeni bir aya girildiği zaman oruç tutmayı da tavsiye ediyor. Başında bir oruç tutarsın, bir gün; ortasında bir oruç tutarsın, iki gün; sonunda bir gün daha tutarsın, üç gün. Üç gün tutarsan, el-Hasenetübi-aşriemsâlihâ. "İyiliği Allahu Teâlâ en aşağı on misli ile mükâfatlandırır. "Demek ki üç gün tutarsın, on misli ile otuz gün kadar oruç tutmuş gibi olursun. Her ayda böyle yaparsan bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevap kazanırsın. Onun için her Arabî-kamerî ayınbaşında, ortasında, sonunda oruç tutmayı tavsiye etmiş.

Ayın ortasında mehtap oluyor biliyorsunuz, ayın on üçü,on dördü, on beşi… O günlerde de oruç tutmayı tavsiye etmiş. Başında da;"Bu ayın şerrinden sana sığınıyorum yâ Rabbi! Bu ayın hayrını senden isterim yâ Rabbi! Hayırlı şeyler takdir eyle." diye dua etmiş. Sizde zamanı böyle kollayın, zaman dönemlerini, değişmelerini böyle dua ile karşılayın. Allah'tan her şeyin hayırlısını isteyin, her şeyin şerrinden Allah'a sığının.

Kâneizârae'l-hilâle, kâle: Allahümme ehillehû aleynâbi'l-yumni ve'l-îmân ve's-selâmeti ve'l-islâm rabbî ve rabbükellâh.

Talha radıyallahuanh'ten rivayet edildiğine göre, hilali gördüğü zaman bazen de şöyle dua edermiş;" Yâ Rabbi!Bu ayı sen bizim başımıza bereket ayı,uğurluluk ayı olarak getir. Bu aya bizi böyle başlat, böyle sürdür bu ayımızı. Uğurluluk olsun ve iman ayı, selamet ve İslâm ayı olsun." Yani içinde imana, İslâm'a uygun yaşayalım; her türlü elemlerden, kederlerden sâlim olalım, hayırlara, bereketlere erelim." diye dua edermiş.

Sonunda da, "Ey hilal!Benim de Rabbim, senin deRabbinAllah'tır." diye ona da hitap ederek öyle söylerdi.

Aşağıdaki hadîs-i şerîf de yine aynı konuyla ilgili rivayet.

Kâneizârae'l-hilâle, kâle: Allahuekber, Allahuekber. Elhamdülillah. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah. Allahümme innîes'elükemin-hayrihâze'ş-şehri ve e'ûzu bi-ke min-şerri'l-kaderi ve min-şerri yevm.

Biz 29, 30, 31 gün olan zaman birimine "ay" diyoruz ya; Arapça'da ona şehr derler. Şehr-i Ramadan, şehr-iReceb, şehr-i Şa'ban gibi şehr derler, bu "ay" demektir. Bizde "ay" iki mânaya gelir; bir bu "30 gün" demek oluyor, birde gökteki "kamer" veya "hilal" demek oluyor,iş karışıyor. Onlar ayırmışlar. Yani gökteki o parlak gördüğümüz şeye, inceyse "hilal" diyorlar, yuvarlaksa "kamer" diyorlar, ayrılıyor iş. O zaman birimi olan "30 günlük"dilime deşehr diyorlar, ayrılıyor.

Peygamber Efendimizyeni bir hilali gördüğü zaman böyle dua edermiş;

Allahuekber, Allahuekber. "Allah hiçbir yaratıkla,hiçbir şeyle mukayese edilmeyecek kadar uludur, yücedir. "Elhamdülillah."O'na hamd olsun. Her türlü hamd, övgü,medih,senâ, şükür O'nadır. " Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah. "Güç ve kuvvetin sahibi ancak O'dur. O'ndan başka güç kuvvet sahibi yoktur. O'nun emrindeki güçten, kuvvetten başka güç kuvvet de yoktur. Ohâkim-i mutlaktır. Her şeye gücü yeter, ne dilerse onu yapar."

Allahümmeinnîes'elükemin-hayrihâze'ş-şehri. "Yâ Rabbi!Ben bu ayın hayrını senden isterim." diyor. Ve eûzubi-ke min-şerri'l-kaderi. "Ve kaderin kötüsünden sana sığınırım."Ve min-şerri yevmi'l-haşri. "Mahşer gününün şerrinden sana sığınırım." derdi.

Bu zamandeğişimindenâhireti de hatırlayıp Allah'tan hayırlar takdir etmesini, eylemesini dilerdi, dua ederdi. Bir de mahşer gününün şerrinden, şerrine uğramaktan yani orada kötü bir duruma düşmekten Allah'a sığınırdı.

Tabiikendisi Allah'ın en sevgili kulu da, biz öğrenelim diye bu duayı böyle talim ediyor, ondan söylüyor. Bir de, işte böyle iyi kul olunuyor, onu anlıyoruz. Yani o peygamber, Allah kendisine çok yüksek makam vermiş, insanların en şereflisi kılmış; ama ne kadar mütevazı! Yani hani bir insan yüksek bir mevkiye çıksa,çalımından yanına yaklaşılmaz, yanına sokulamazsın; yüzüne bakmaz insanın, tepeden bakar. Çalımlı çalımlı dolaşır ortalıkta. Peygamber Efendimiz padişahların,paşaların, ağaların, gelmişin, geçmişin, herkesin üstünde en yüksek makama çıkmış;ama ne kadar mütevazı, nasıl dualı ve nasıl istikbalini garantili diye, garantiye alıp da böyle gevşemiyor da, nasıl Allah'a sığınıyor!

Bak ne diyor?

"YâRabbi!Şer takdirden,mukadderâttan,mukadderâtın kötü-şer olmasından sana sığınırım." Yani,"Bana iyi şeyler takdir et." diyor. Birde;"Mahşer gününün, kıyamet gününün şerrinden de sana sığınırım." diyor. Kendisinin öyle olacağını bildiği halde, ona rağmen tevazu ile ve mahviyetkarâne hareket ederek kibirlenmeden, böbürlenmeden böyle söylüyor.

Bize de onun ümmeti olarak,ondan edebi, erkanı,usûlü, adabı, ahlâkı öğrenen kimseler olarak daima mütevazı olmak yakışır. Mevkiimiz ne olursa olsun, ne kadar zengin, ne kadar yüksek itibarlı, ne kadar soylu olursak olalım işte Peygamber Efendimiz'in yanında tabii solda sıfır kalacağımız muhakkak. Onun hareketi ortada. Nasıl mütevazı, nasıl boynu bükük, nasıl dualı, nasıl böyle sade bir kul olarak kendisini görüyor.

Hocamız rahmetullahi aleyhi de size anlatıvereyim, hatırlatıvereyim.

Hocamız tabiimeşâyih-i kirâmdandı, büyük şeyhlerdendi. Kerametleri dezâhir bir kimseydi. Yalnız ben söylemiyorum, bütün tanıyan kimselerin kendisi ile birer hatırası vardır. Herkes bir şey söyler. Daha dün söylediler. "Salih kimselerin anılmasında rahmet iner." diye nakledeyim.

Birisinin şeker hastalığı varmış. Hanım da evde sütlaç yapmış. Sütlaç da hoşuna gidiyormuş;

"Hanım, şu sütlaçtan,küçük bir kasedegetirde birazda biz yiyelim."demiş.

Dün anlattılar, taze haber, ben de ilk defa duyuyorum. Ondan sonra hanımda;

"Ya, şeker hastasısın, vermiyorum." demiş. O da;

"Vermezsen verme!" demiş, hafif kızarak evden çıkmış.

Tabii hanımı iyilik için vermiyor ona,"şekerin artacak, sonra başıma dert olacaksın, başlayacaksın doktor çağır filan diyeceksin,sabret." demek istiyor. O da alamadığına canı sıkılmış kapıyı çarpmış, çıkmış evden. Bizim buraya, Hocamız'ın ziyaretine gelmiş, içeri girmiş. Hocamız evin iç tarafına, rahmetli valide hanımımıza, annemize sesleniyor;

"Hanım, bir sütlaç gönder, hacı efendinin canı çok sütlaç istedi. Bir sütlaç gönder, bizim sütlaç dokunmaz." demiş.

"Bir şey demedim. Oraya içeriye hemen girdim, 'Hanım, sütlaç gönder' dedi." diyor.

Hocamız böyleydi. Birçok kimsede böyle hatıralar vardır. Herkes bilir yani şu cemaatin içinde de nice kimseler vardır. Hani ben damadıyım diye onun kerametlerini görmüş olmak sırf bana mahsus bir şey değil. Fakat yakını olduğum için çok iyi biliyorum, çok mütevazı idi. Hiç kendisinin o makamına uygun öyle bir çalım, böbürlenme bir şey yoktu.

"Eh..." derdi, boynunu bükerdi,"Ben âciz,nâçiz kardeşiniz..." derdi, "Ben günahkâr..." derdi, öyle konuşurdu. Demek ki büyüklerin hali, büyüklük hali… onları hakikaten büyüten hal tevazu oluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemde zâtenhadîs-i şerîfinde buyurmuş;

Men tevâda'arafe'ahullâh. "Kim mütevazı olursa Allah onu yükseltir, aziz kılar." Ve men tekebberavada'ahullâh. "Kim kibirli olursa, -'Herkes bana saygı göstersin. Var mı benim gibisi?' filan diye dolaşırsa- Allah onu alçaltır." diyor. Yani hor bir duruma düşürür, başına bir şey getirir, rezil bir duruma düşürür. Yukarıya bakıp dururken çukura düşürür, çamura batırır. Yani onun o kibrinin cezasını çektirtir.

Allah hepimizi haddimizi bilenlerden eylesin. Kibre,ucuba düşmeyenlerden eylesin. Sevdiği huylarasahip eylesin. Sevmediği huylardan, hallerden, sıfatlardan berî ve pâk eylesin.

Kâneizârae'l-hilâl, kâle: Allahümmeehillehû'aleynâbi'l-emnive'l-îmânve's-selâmeti ve'l-islâmive't-tevfîki li-mâtuhibbu ve terdâ. Rabbünâ ve rabbükellâhü.

Bu da o duanın bir başka çeşidi. Demek ki zaman zaman birkaç kelimesi değişebiliyor duaların. İbn Ömerradıyallâhuanhümâ'dan bu da.

"Hilali gördüğü zaman Peygamber Efendimiz derdi ki; 'Yâ Rabbi!Bu hilali bize emniyet, iman, selamet, İslâm ve tevfik ayı eyle. Bu ayın içinde bizi senin sevdiğin, razı olduğun şeylere uygun hareket etmeye muvaffak eyle. Bizim Rabbimiz; ey hilal, ey kamer, senin de Rabbin Allah'tır." diye, burada da kelimeler böyle geçmiş.

Allahümmeehillehû'aleynâbi'l-emnive'l-îmânve's-selâmeti ve'l-islâmive't-tevfîki li-mâtuhibbu ve terdâ. Rabbünâ ve rabbükellâhü.

İki tane dahagelecek böyle dua.

Kâneizârae'l-hilâl, kâle: Allahümmeehillehû'aleynâbi'l-emnive'l-îmânive's-selâmeti ve'l-islâmi ve's-sekînetive'l-âfiyeti ve'r-rızki'l-haseni.

Bu duada da, burâvide öyle duymuş. Demiş ki Peygamber Efendimiz;"Yâ Rabbi!Bu ayı bize emniyet, iman, selamet ve İslâm ayı eyle. Sekinet ve âfiyet ayı eyle. Helal rızık, iyi rızık ayı eyle." diye burada da rızkın güzelini, helalini istediğini bildiriyor.

Nice aylar gelir geçer hiç hatırımıza gelmez, değil mi muhterem kardeşlerim... Yani gökyüzüne bakmayız, görsek bir şey söylemek hatırımıza gelmez. Bak Efendimiz'in her seferinde ne güzel şeyler düşündüğünü anlıyoruz bu rivayetlerden. Rızkın, kaderin güzel olmasını düşünüyor; sıhhat,âfiyet düşünüyor; imanın,İslâm'ın sağlam olmasını düşünüyor; emniyet ve huzur içinde olmayı düşünüyor. Başından öyle dua ediyor.

Biliyoruz ki Allah duaları kabul edicidir. "Bana dua edin, ben duanızı kabul ederim." diye vaat etmiş, bütün kullarına. Umumi yani sadece has bazı kullarına mahsus değil. "Ey kullarım bana dua edin, ben duanızı kabul ederim." Biz dua etmiyoruz, biz kazanamıyoruz. Bak Allah'ın iyi kulları, sevgili kulları dua etmesini bildikleri için demek öyle yükselmişler.

Sizde duayı öğrenin, ağzınız dualı olsun. Her fırsattan istifade ederek aklınızı, zekânızı kullanın, Allah'tan güzel şeyleri isteyin, isteyelim beraberce.

Kâne izârae'l-hilâl, kâle: Hilâlu hayrin. Elhamdülillâhillezî zehebe bi-şehri kezâ ve câebi-şehri kezâ. Es'elümin-hayrihâze'ş-şehri venûrihî ve bereketihî ve hüdâhu ve mu'âfâtihî.

Hilali gördüğü zaman derdi ki;"Bu hilal hayır hilali olsun. Şu geçtiğimiz ayı bitiren, bu yeni ayı getiren Allah'a hamd olsun. Yâ Rabbi! Ben senden bu ayın hayrını, nurunu, bereketini, hidayetini isterim; paklığını, temizliğini,afiyetini isterim." diye elini açar dua ederdi.

İşte çeşit çeşit dualarını görüyorsunuz. Tezgâhın üstünde, sergide ResûlullahEfendimiz'in türlü türlü, güzel güzel duaları; beğen, beğendiğini al; hangisini zihnine yerleştirirsen yerleştir. Sen de böyle fırsatlarda böyle güzel dualar eyle.

Kâneizâreâsüheylen, kâle:La'anellâhusüheylen fe-innehûkâne'aşşâran.

Hz. Ali Efendimiz'den rivayet edilmiş. Başka râvilerdende gelen rivayetler var. Süheyl diye bir yıldız var gökte. Yemen taraflarında parlak görünürmüş. O taraftan gökyüzüne baktığın zaman o Yemen semasında pırıl pırıl parlak görünürmüş. O Süheyl yıldızı hakkında rivayet şöyle;

"O Süheyl'i gördüğü zaman, Allah Süheyl'e lanet etti. Çünkü o zalim bir haraççı,aşşâr idi." diyor. Yemen'de zalim bir Süheyl isminde kişi varmış ki halka çok zulmedip, haksız mallarını alır, toplarmış. O vesile ile onun böyle mesh olduğunu ve o kişinin o yıldız hâline getirildiği şeklinde rivayetler bu tarzda… Fe-musiha. Yani "Böyle bir zalim kimseydi de sûreti böyle tebdil olundu." diye rivayet var.

Buradan tabii anladığımız şu ki; hiç kimse kimsenin malını haksız yere almayacak, layık olmadığı bir şeye elini uzatmayacak, başkasına gadir ve zulüm etmeyecek. Onun kötülüğü görülüyor. Allah'ın öyle kimseleri cezalandırdığı anlaşılıyor.

Kâneizâreâmâyuhibbu, kâle: Elhamdülillâhillezîbi-ni'metihîtetimmu's-sâlihâtü. Ve izâreâmâyekrahukâle: Elhamdülillâhi'alâ külli hâlinrabbi e'ûzubi-ke min hâl-i ehli'n-nâri.

Hz.Âişe validemizden bu rivayet. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemhoşlandığı, sevdiği bir şey görünce, bir durumla karşılaşınca derdi ki;

Elhamdülillâhillezîbi-ni'metihîtetimmu's-sâlihâtü. "Nimeti sayesinde salih amellerin tamamlanmasının mümkün olduğu Rabbimiz'e,Allah'a hamd olsun. "Güzel,hoşlandığı bir iş, bir hareket, bir şeyle karşılaşınca böyle derdi. Yani iyiliği yapmak, salih ameli işlemek onunla tamam oluyor. Allah nasip ediyor, ondan oluyor. Veyahut iyi bir şeyle karşılaşınca, insan hamd edince iş tamam oluyor, o zaman tamama ermiş oluyor,diye böyle elhamdülillâhillezîbi-ni'metihîtetimmu's-sâlihâtderdi.

Her iki mâna da doğrudur, gerçektir. Hakikaten Allahu Teâlâ hazretleri tevfîkinirefîk etmese, imkân vermese, lütuf etmese, hidayet etmese, insanın hayırlı bir şey yapması da mümkün olmaz. Yani hayır da Allah'ın lütfuyla, kerimiyle oluyor; ikramı, iltifatıoluyor. Tabii insan böyle hayırlı bir şeye sahip olunca da elhamdülillah dedi mi, şükretti mi o zaman nimet de tamam olur. O iş tamam olur. "Tamam, eksiksiz, kusursuz; sende hamd ettin, iş tamama erdi."denilebilir. Bu duayı ezberleyelim:Elhamdülillâhillezîbi-ni'metihîtetimmu's-sâlihâtü.

Allah'ın verdiği nimetlere hamd edici olalım. Allah'ın bize verdiği nimetleri bilelim, nimetlere nankör olmayalım ve onu bize verenRabbimiz'den gafil olmayalım. Onu bize Allah'ın verdiğinden aklımız gafil olmasın, cahil kalmasın.

Sevmediği bir şeylerle karşılaşınca; Ve izâreâmâyekrahu. "Hoşuna gitmeyen, hoşlanmadığı, sevmediği bir olayla, bir işle, bir durumla, bir hareketle karşılaşınca da,Kâle."Derdi ki;

Elhamdülillâhi'alâ külli hâlinrabbi e'ûzubi-ke min hâl-i ehli'n-nâri. "Her hâlükârda Allah'ahamd olsun. Her durumumuza; iyi halimize de, kötü halimize de, sevincimize de, sıkıntımıza dahamd olsun." derdi. "Yâ Rabbi!Ben cehennem ehlinin hâline, o duruma düşmekten sana sığınırım." derdi.

Demek ki iyi bir şey gördüğü zaman;elhamdülillâhillezîbi-ni'metihîtetimmu's-sâlihâtdiyor; hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman,elhamdülillâhi'alâ külli hâl diyor. Yani "Her halde Allah'a hamd olsun."

Tabi her halde Allah'a hamd olur,hamd olması, hamd edilmesi lazım. İyi günler, iyi haller gördüğü zaman hamd edip de, öteki zaman dahamd etmemek uygun olmaz. Her hâlinehamd edecek insan. Ama nimet olursa,elhamdülillâhillezîbi-ni'metihîtetimmu's-sâlihâtdiyecek veya şükredecek. Kötü bir şeyle karşılaşırsa,elhamdülillâhialâ külli hâldiyecek.

Hapşırdığı zaman da elhamdülillah demekgerekir. Öyle diyene de ötekisinin yerhamükellahdemesi vardır. Onun da onayehdînâ ve yehdîkümullah diye dua etmesi vardır.

Kâneizârâ'ahûşey'un, kâle: Allâhurabbî lâ şerîke le-hû.

Sevbanradıyallahuanh'tenNesâî rivayet etmiş. "Peygamber Efendimiz bir şeyden biraz telaşlanır korkarsa, heyecanlanırsa derdi ki;Allahurabbî lâ şerîkelehû.' Allah benimRabbimdir, O'nun şerîki,nazîri yoktur.' " Yani heyecanlandığı, korktuğu zaman, bir hadise onu telaşlandırdığı zaman böyle derdi.

Tabii AllahuTeâlâ hazretleri her şeyin sahibi, her şeyin hâlıkı; kendisine iltica edeni, tevekkül edeni kötülüklerden korur. Korkulacak şeylerden emin kılar, selamete çıkartır. Kendisine iltica edeni mahrum eylemez. Onun için Allah'a iltica eder, O'nun şerîki olmadığını ifade ederdi.

Kâne izâ radiye şey'en sekete.

"Resûlullah Efendimiz bir şeyden hoşnut olduğu zaman sükut ederdi, susardı."

Herhalde onun için olsa gerek, dedelerimiz ne diyorlar?

"Sükut ikrardan gelir."

"Kız, söyle bakalım, bu işten memnunmusun?" Susuyor mesela. Hani,"Şunu şöyle yapayım mı, sana şunu alayım mı?" Susuyor. "Tamam, al." demek o. Yani sükut etti mi, sükut ikrardan yani kabulden gelir, o zaman razı olduğuna alâmet.

Peygamber Efendimiz bir şeyden hoşnut ve razı oldu mu sükut ederdi, tamam.

Hoşlanmadığı bir şey olduğunda ne olur?

Bu orada söylenmiyor ama hoşlanmadığı bir şeyde susması mümkün değildi Peygamber Efendimiz'in; susmazdı. O zaman söylerdi. Nasihat etmesi gerekiyorsa nasihat ederdi, müdahale etmesi gerekiyorsa müdahale ederdi, muhakkak o işi düzeltirdi.

Hatta sünnet-i seniyye biliyorsunuz, birkaç kısma ayrılıyor. Kavlî sünnet, fiilî sünnet, takrirî sünnet diye ayrılıyor.

Kavlî sünnet ne demek?

Peygamber Efendimiz'in söylediği sözler, tavsiyeler, emirler, yasaklar. Diliyle ifade ettikleri…

Fiilîsünnet ne demek?

Efendimiz'in yaptığı. "Efendimiz şöyle yapardı, böyle otururdu, kıbleye doğru yönünü dönerdi, duada elini kaldırırdı, yüzüne doğru çevirirdi. Kötü bir şeyden sığınacağı zaman elini aşağı indirirdi..." Fiilini anlatıyor, yani fiilî sünnet.

Takrirî sünnet ne demek?

Yanında bir şey yapıldığı zaman ses çıkartmamışsa, demek ki kötü değil ki ses çıkartmamış. Efendimiz'in yanında bu iş yapıldı da gık çıkarmadı, ses çıkarmadı; demek ki yapılabilir. Çünkü biliyoruz ki Efendimiz öyle yanında kötü bir şey yapıldığı zaman durmaz, "Bunu böyle yapmayın,bugünahtır." diye söyler.

Birisi yemek yiyordu Peygamber Efendimiz'in yanında, sol eliyle yiyordu. "Canım, bırak işte, cahil, çölden gelmiş bedevi, köylü, dağlı, görgüsüz... Sağ eliylede yese ağzına girecek sol eliylede ağzına girecek..." filan demedi. Sol eliyle yemek doğru olmadığından;

"Ey filanca, sol elinle yeme, sağ elinle ye!" dedi. Hemen bak müdahale ediyor, sol eliyle yemek doğru olmadığı için. Birisi yanlışbir şey yapsa,"Onu öyle yapma." diye söylerdi hemen, bunun yapılması böyle doğru olmuyor diye.

Muheterem kardeşlerim!

Buradan bize büyük bir ders çıkıyor. Evet, her şeye çok karışmak uygun olmuyor. Sabretmek iyidir, sükut etmek iyidir ama kötülüğün karşısında sükut etmek olmaz. Söylenecek yerde sükut etmek, yani hakkın ezildiği, çiğnendiği yerde sükut etmek kötü bir şey, şeytanın sıfatı o. Şeytânunahras. "Dilsiz şeytanın işi o." Kötülük yapılıyor da ses çıkartmıyor. Öyle şey olmaz.

Müslüman kötülüğe müdahale eder, onu düzeltmeye çalışır. Ya eliyle düzeltir, ya diliyle nasihat eder, onu düzeltmeye çalışır. Hiç birine gücü yetmiyorsa içinden Allah'a sığınır,buğz eder, der ki;

"Yâ Rabbi!Ne yapayım, bu kadar zalim kişi toplanmış; ben bunlara şimdi bir söz söyleyecek durumda da değilim, bu işi düzeltecek durumda da değilim. Ama ben bunlardan değilim. Ben bunların ameline razı olmuyorum, istemiyorum ama düzeltmeye de gücüm yetmiyor. Affet beni yâ Rabbi. Beni onlardan sayma,bu zalimlerin arasına katma yâ Rabbi!" diye dua edecek. Müslümanın[tavrı] bu olacak.

Maalesef İslâm'ın bu ahlâkını, Peygamber Efendimiz'in bu tavsiyesini, bu huyunu ihmal etmişiz biz. Şimdi evimizde, çevremizde bir sürü kötü şey olur ses çıkartmayız. Alışmışız, artık kötülükler alışkanlık olmuş,iyi şeyler yapılmaz hâle gelmiş. Bu kötü bir huy; bugünden itibaren, şu hadisten sonra kötülüğün karşısında susmayalım.

Âcizane bende dergimizde üç beş sayı evvel yazmıştım. Umumiyetle bu yersiz sükûtu uygun görmüyorum. Arkadaşlarıma onu bildirmek için demiştim ki;

Mübarekler, bir mecliste, bir toplantıda bulunuyorsanız; o toplantıda konuşan kişi eğer sizin hoşlandığınız, sizin aklınıza, mantığınıza uygun güzel şeyler söylüyorsa, sonunda elinizi kaldırın, söz isteyin;

"Tamam, bu konuşmaları beğendim, ben de sizin fikrinize katılıyorum, bende sizin gibi düşünüyorum." deyin.

Neden?

Ona takviye olur, destek olur. O da sevinir. "Ha, bak, yalnız değilmişim." der.

Hoşlanmadığınız ters bir fikir, dine, imana, akla, mantığa aykırı bir şey oluyorsa, söyleniyorsa; o zamanda elinizi kaldırın;

"Hayır, ben böyle düşünmüyorum, bunun aslı böyle değildir, şöyledir. Sen yanılıyorsun. Ben sana katılmıyorum, senden farklı düşünüyorum." filan deyin.

O zaman ne olur?

O zaman da kötü insanlar;" Ya bu memlekette insana yanlış bir iş yaptığı zaman müdahale edecek kişiler var, ben onun için her şeye öyle karışmayayım." der. Kötüler kötülükten geri durur. Kötülüğün engellenmesi için bu şart. O bakımdan aktifmüslüman olun.

Ama tabiiemr-i marufun,nehy-i münkerinusûlü var; kibarca olacak. Usûlüne uygun, temiz bir şekilde olacak. Karşı tarafın kalbini kazanacak tarzda olacak. Edeb-ikelâma riayet edeceksin. Karşındaki insanın iyiliğini isteyeceksin. Onu sevdiğini, onun iyiliğini istediğini ihsas edeceksin ona. Senin böyle hasbetenlillah iyi niyetle konuştuğuna kâni olacak. Kibirli olarak konuşmayacaksın. Ona münakaşada galip gelmek maksadıyla konuşmayacaksın. Böyle olursa sözün tesir eder. Aksi takdirde tabiiiş inatlaşmaya gider. O zaman münakaşa olur, münakaşadan da bir hayır ve fayda gelmez. Ama usûlüyle yapıldığı zaman çok faydalı olur.

Üç beş kişi bir taşra kasabasında içki içiyorlarmış. Her akşam toplanmayı âdet edinmişler. Bir akşamda birisinin evine gelmişler. Nöbetleşe her hafta ev değiştiriyorlar, birisinin evine gidiyorlar, içki içiyorlar. Mezeler filan hazırlanıyor, karıları da hizmet ediyor bu işe. Fakat o gittikleri evde kadınmüslüman,mütedeyin bir kadınmış;

"Hey, hey!Bu sizin haliniz ne olacak?" diye bir çıkışma yapmış, acı acı birkaç söz söylemiş. O günden sonra kesmişler. Yani söylemek lazım!

Adam yanlışı yapmaktan yılmıyor, biz doğruyu söylemekten nasihat etmekten yılıyoruz. O yanlışı yapıyor günaha giriyor, ondan yılmıyor, günahtan kaçmıyor; biz müdahale etsek sevap kazanacağız, biz sevaptan kaçıyoruz. Akıl ve mantığa uygun değil. Yani Müslümanlığa uygun değil.

Müslüman ne yapacakmışdemek ki?

Razı olmadığı bir şey olduğu zaman susmayacak, söyleyecek. "Ben buna razı değilim, yapmayın böyle." diyecek. "Ayıptır, günahtır" diyecek.

Mesela eskiden dedeler camiye gidip gelir, yaşlı bastonuyla, mahallenin bütün çocukları korkardı. Hele bir edepsizlik yapsın; indirir bastonu kafasına! Hele bir başkasının ağacına çıksın, hele bir başkasının eriğini, elmasını yolsun, hele bir kötü bir laf söylesin! Bakarsın sırtına, kafasına, poposuna bir baston inmiş.

Kimden geliyor?

Hacı dededen geliyor.Hacı dede duydu; "Seni edepsiz seni! Bir daha duymayayım, ağzını yakarım senin. Böyle şey yok!" dedi; tamam, ondan sonra olmaz.

Şimdi kimse kimseye karışmıyor. Karıştığı zaman da ana baba da razı olmuyor;

"Sen benim çocuğuma ne karışıyorsun?!" diyor. Komşuya da karıştırtmıyor,kendi annesine babasına da karıştırtmıyor. Öyle şeyler hatırlıyorum ben.

"Ben çocuğumu kendim terbiye ederim,sen karışma benim çocuğuma!" diyor gelin,çaçaron!..

"Niye karışmayacakmışım? Ben senin ananım, babanım."

Peygamber Efendimiz razı olduğu bir şey olunca susardı da razı olmadığı zaman da susmazdı.

Şeyh SâdîŞîrâzî var, mübarek bir filozof adam. Böyle çokgüzel söz söyleyen bir kimse. "İki şey insanı çileden çıkartır, çok kızdırır." diyor.Yani "tepesinin tasını attırır" mânasına.

Neymiş?

"Bir, susulacak yerde konuşmak. İki, konuşulacak yerde susmak."

Yerini bileceksin!Susulacak yerde konuşursan olmaz. Adam şurada namaz kılıyor, burası ibadethane; o da yan yana gelmiş öbür tarafta,dırdırdır… Namaz kılıyoruz, herkes dönüp bakar bu sefer. Ya burada Kur'an okunuyor; konuşacaksan caminin dışında konuş, mesela. Susulacak yerde konuşuyor.Veya bir alim, büyük birzât vardır. Onun meclisinde herkes edepleduruyor,ötekisi konuşuyor; olmaz. Susulacak yerde konuşmak uygun değil. Buna kızar insan.

İki, konuşulacak yerde susmak. Tam hakkı söyleyeceksin. Tam sırası geldi, fırsat elinde; söylesene be adam! O zaman susuyor. Olmaz! Yerini bileceğiz. Konuşmanın da sükutunda yerini bileceğiz. Kime nasıl söyleyeceğimizi de bileceğiz. Edeb-i kelâma söylemenin şekline şemâline de dikkat edeceğiz, o zaman çok sevap kazanırız.

Bu dille insan cenneti de kazanır, cehenneme de düşer. İşte bu dille! İnsanı en çok zarara uğratan iki uzvundan bir tanesi bu dildir. Batırır da çıkartır da...

"Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı."

Bazen bir güzel söz söylersin savaş kesilir, bazen bir ters söz söyler adam, hadi bakalım kelle gitmişcellata... O bakımdan sözümüze dikkat edelim.

Sükutun ibadet olduğunu biliyoruz,hadîs-i şerîflerden öğrendik.

Sükut nedir?

Büyüklerin halidir,sükut ibadettir. Sükututefekkür olan bir insana ne mutlu! Sustuğu zaman zihninden Allah'ın hikmetlerini, ibretlerini düşünüyor, tefekkür ediyor. Sükut ibadettirama yeri geldiği zaman da konuşmak lazım.

Be adam sen bu hadiseyi gördün, bu zalim bu mazlumu tepeledi. Sende şahit oldun. Konuşsana, şahitlik yapsana!

"Yok, sükut iyidir."

Yoo, burada iyi değil. Burada söylemek lazım. Burada söylemediğin zaman adalet olmuyor, adalet kayboluyor, haksızlık devam ediyor.

O bakımdan, bunları da Allah insana yine zevk-i selîm verecek de öyle anlayacak insan. Konuşulacak yeri bilmek, susulacak yeri bilmek... Çocuklarınıza filan bunu küçükten öğretin.

Nerede konuşacak?

Büyüklerin yanında konuşulmaz."Bak evladım, o zaman dinlersin, büyüklerden ibret alırsın. Ama bir şey sorulduğu zaman cevap verirsin."

"Adın ne senin?"

Söylemez.

"Nereye gidiyorsun?"

Söylemez.

"Şunu biliyormusun?"

Söylemez.

"Bunu biliyormusun?"

Söylemez.

Olmadı. Söylenecek yerde söylemesini, ciddi ciddi konuşmasını da öğretmek lazım.

Hz. Ömer babayiğit babayiğit geliyormuş yolun öbür tarafından, dev gibi adam, mübarek, Allah şefaatine erdirsin. Kahramanda bir kimse. Sinirli, asabi mizaçta bir kimse. Çocuklar onu görünce çil yavrusu gibi dağılmışlar. Sokakta kimse kalmamış.

Kim geliyor?

Hz. Ömer geliyor.

Kadınlar da bir keresinde öyle kaçışmışlar da Hz. Ömer geliyor diye, Peygamber Efendimiz gülmüş;

"Şeytan yoldaHz. Ömer'i görse yolunu değiştirir." demiş. Peygamber Efendimiz'inböyle bildirdiğine görekorku verici bir insan.

Hz. Ömer'in geldiğini gören mahallenin çocukları çil yavrusu gibi dağılmışlar, hepsi kaçmış. Bir tanesi duruyor,Hz. Ömer'in de dikkatini çekmiş, gelmiş yanına;

"Yavrum, hepsi kaçtılar, sen niye kaçmadın?" demiş. Diyor ki;

"Bir kabahat işlemedim ki kaçayım. Yol senin geçmene yetmeyecek kadar dar değil ki kenara çekileyim, onun için böyle durdum." diyor.

"Aferin, sen akıllı çocuksun." diyebaşını okşamış.

Eh işte böyle sorulduğu zaman mantıklımantıklı cevap verene ne mutlu!

Bir arkadaşımız var, mühendis. Bir arkadaşın evine gitmiş, küçük bir çocuk… Küçük çocuk görünce severiz, takılırız. "Nasılsın iyimisin, ne var ne yok?.." filan, biraz böyle çocuksu şeyler sorarız. Diyor ki;

"Bir soru sordum, bir cevap verdi adam gibi, okkalı bir cevap… Bir soru daha sordum,bir daha cevap verdi ki o da okkalı. Toparladım kendimi... Yani bu çocuk ama adam gibi bir çocuk, büyümüş de küçülmüş…"Bazen de böyle oluyor.

Demek ki çocuklarımızı güzel yetiştirelim, küçükten öğretelim.

Bir de bir arkadaşımızın başından geçmiş bir fıkra var. Birisi misafir etmiş, evine çağırmış. Sofrada oturacaklar, boyuna küçük çocuk konuşuyor. Babası da;

"İşte bak, bu bunu bilir"diyor; onu söylüyor, "bunu bilir" diyor, onu söylüyor çocuk. Burasına gelmiş, artık dayanamamış;

"İyi, şimdiye kadar çocuğuna konuşmayı güzel öğretmişsin, şimdi de susmayı öğret." demiş. "Biraz da susmayı öğret." demiş.

Demek ki çocuklarımıza küçükten öğretelim, kendimiz de öğrenelim; nerede konuşacağımızı,nerede susacağımızı bilelim. Nerede hangisinin daha uygun olacağını seçmek artık bizim zevkimize, aklımıza, mantığımıza, olgunluğumuza kalmış bir şey oluyor ama tecrübeyle bu elde edilebilir.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyoruz.

Kâneizârafe'ayedeyhifi'd-duâi lem yehutta hattâ yemse habi-himâ vechehû.

"Efendimiz elini dua için kaldırdığı zaman yüzüne sürmeden yere bırakmazdı." Dua etti mi duanın arkasından muhakkak elini yüzüne sürerdi,öyle tamamlardı duasını.

Duanın adâbındandır elini gökyüzüne doğru çevirmek; ama meyilli olarak, yüzüne doğru tutarak yukarıya doğru çevirmek. Dua bittiği zaman da yüze sürmek onun için adaptan oluyor. Abdullah b. Ömerradıyallahuanh'ın bildirdiğine göre böyle yüzüne mesh ederdi,elini yüzüne sürerdi. Ondan sonra indirirdi.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi her halimizde Resûlullah'auyanlardan eylesin. Sünnetini ihyâedenlerden eylesin. Böylece şehit sevapları gibi, şehit dereceleri gibi yüksek dereceler kazanmayı cümlemize nasip eylesin. Cennetiyle, cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin. Şu hadisleri okuyup da kendisine sevgi ve hayranlık duyduğumuz ResûlullahEfendimiz sallallahualeyhi ve sellem'eâhirette komşu eylesin. Dünyada kendisinden çok sonra dünyaya geldik de göremedik, âhirette onun sohbetinden, cemalinden, meclisinden bizi mahrum eylemesin.

Fâtiha-ı şerîfemea'l-Besmele.

Sayfa Başı