M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Alim Allah ile Ahdetmiştir

M. Es'ad Coşan

Çoğu kimse İslâm’ı bilmiyor. İslâm deyince kafalarında yanlış şeyler var, onun için düşman oluyorlar. İslâm’ın güzelliğini, İslâm’ın hakikatini, İslâmî gerçekleri onlara anlatmakta çok gayret etmemiz lazım. 

Biz Avustralya’da arabalarımızla bir şehirden bir şehre giderken mola verdik. Oraya kovboy şapkası gibi koca şapkalı, uzun boylu bir adam geldi. Hıristiyan misyoneriymiş; bize Hıristiyanlığı telkin etmeye kalktı. Biz dört-beş araba park bahçe gibi bir yerde mola vermişiz, abdest aldık namaz kılıyoruz. Bize Hıristiyanlığı telkin etmeye geldi. Böyle çalışıyorlar. Türkiye’nin birçok yerinde çalışıyorlar. Kolejler açmışlar, üniversiteler açmışlar. Şu Boğaziçi Üniversitesi’nin olduğu yer, Amerikan kız koleji, Amerikan erkek koleji, Robert koleji dediğimiz yerler misyoner okuluydu. Açmışlar ve Sırp militanları, Bulgar militanları, Yunan militanları o mekteplerde yetiştirmişler. Memleketimizdeki azınlıkları azdırıp isyan ettirip kan döktürten onlar! Çalışmış çabalamışlar. Müslümanlar çalışmıyor. 
Neden? 
Dinini bilmiyor. Ne yapması gerektiğini bilmiyor. Feleğini şaşırmış. Müslümanın bir şeyden haberi yok. Lehine ve aleyhine olan şeyden, yarın kendisine bir zarar gelecek mi, ondan haberi yok. 
Bak millet bir yerde şu fabrika kurulsun kurulmasın kıyameti koparıyor. 
Neden? 
“Yarın sıhhatimiz bozulur.” diye. 
Müslüman dış politikayı takip etmez, iç politikayı takip etmez, ekonomiyi takip etmez, İslâm dininin esaslarını bilmez, müslümanların kardeş olduğunu düşünmez, İslâm için çalışması gerektiğini düşünmez. Böyle boş kafalı yığınlar; bir milyar, bir buçuk milyar müslüman var ama boş, şuurluları da var ama az. Hepsinin şuurlu olması lazım, hepsi şuurlu değil. Onun için ortada bir şey yok. 
Herkes İslâm’ın bu güzel tarafını söyler. Televizyonda benden konuşma isteseler; 
“Hocam! Müsamahadan bahset, sevgiden bahset. Yunus ne demiş? Mevlânâ ne demiş? Sevgi, muhabbet ve müsamahayı anlat.” 
İyi ama o müsamaha senin anladığın mânada müsamaha değil ki! Yunus Emre sağ olsaydı seni sopayla kovalardı. Mevlânâ sağ olsaydı senin canına okurdu. Mevlânâ’nın müsamahası sana değil ki! O küfrüne, içkisine, zinasına müsamaha istiyor. 
Olmaz! İslâm’ın güzel taraflarından bir tanesi de şudur ki sosyete dini değildir. El bebek gül bebek dini değildir. Haksızlık yapıldığı zaman onun cevabını verir. 
Sen misin Bosna başkanının yardımcısını öldüren? Ertesi gün cezasının verilmesi lazım. 
“Ben bunun cezasının infazını görmek istiyorum.” diye bir buçuk milyar İslâm âlemi ayağa kalkmıyorsa o İslâm alemi değil. 
Neden? 
Bak orada kardeşleri öldürülüyor, aldırmıyor. Yarın kendisiyle ilgili bir şey olsa ötekiler aldırmayacaklar; 
“Bunlar ne biçim müslüman kardeş, bizim yardımımıza koşmuyor.” diyeceksin. Sen onların yardımına koşmadın ki onlar senin yardımına koşsun. 
Hatta yıllar yılı aksini yapmışız. İsrail harp çıkarmış, Araplar’ın ülkelerini almış; İsrail’i tanımışız. Fransa gelmiş, Cezayir’i işgal etmiş. Cezayir bizim topraklarımızdı. Cezayir ahalisi kurtuluş mücadelesi veriyor, Fransızlar’ı defetmeye kalkıyor, kendi istiklalini elde etmeye çalışıyor; biz Cezayir’in karşısında Fransızlar’ı tutuyoruz. İnsan utanır, yerin dibine geçer! Bu senin eski ülken. Bu da istila eden, senin eski düşmanın, senin ülkeni koparıp kendisine almıştı. Sen şimdi nasıl Fransız’ı tutabilirsin? 
Nato’ymuş! Nato kafa, nato mermer! Böyle şey mi olur? 
“Bu benim eski toprağımdır, hürriyetini istiyor, insanların hakları ve hürriyetleri önemlidir. Ben hak ve hürriyet taraftarıyım. Evet, böyle olacak. Çekil oradan!” diyeceksin. 
وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
Velâ terkenû ile’l-lezîne zalemû fe-temessekümü’n-nâr.1  “Zalimlere meyletmeyin, sonra size de Allah’ın azabı erişir, cehenneme düşerseniz, yanarsınız.” buyuruyor. 
Zalime iltifat yok, zalime meyletmek yok, zalime destek olmak yok! Bir müslüman ölse, öleceğini bilse bile zalimi desteklemez. 
Peygamber Efendimiz’in mübarek ashabından -rıdvanullahi aleyhim ecmain- bir kadın bir yahudi kalesine mal satmaya gitmiş. Artık çölde ne mal yapmışsa peynir mi, et mi, başka bir şey mi onu satmaya gitmiş. Açık pazarı var, kalenin kapıları açılmış. Kadın müslüman, kale yahudi kalesi. Medine’nin etrafında birçok yahudi kalesi vardı, onlardan birisi. Kalenin kapıları açılmış, pazar kurulmuş, bedevî bir kadın da gelmiş, malını oraya koymuş. Çarşamba pazarı gibi bir yer, orada malını satacak. 
Yahudi hainin birisi geliyor, arka taraftan kadının eteğini dikenle üst tarafa tutturuyor. Geçiyorlar karşısına, kadıncağızın kalkmasını bekliyorlar. Kadıncağız ayağa kalktığı zaman eteği yukarıya gizlice iliştirilmiş olduğundan eteği açılıyor, ayakları görünüyor. Onlar da yaptıkları bu rezalete edepsizliğe gülüşmeye başlıyorlar. Kadın bunun üzerine; 
“Bu ırz düşmanlarına, namus düşmanlarına karşı yok mu benim imdadıma yetişecek?” diyor, bağırıyor, imdat istiyor. 
Orada bir müslüman erkek daha varmış; o pazar yerine, o yahudi kalesine mal satmaya gelmiş. O imdadına yetişiyor. Ötekiler kalabalık, bu bir kişi; mücadele sonunda adam şehit oluyor. Ama şehit olacağını bile bile tek kişi olduğu halde haksızlığın karşısında duruyor. 
Bu İslâm ahlâkı, sahabe ahlâkı. Ve biz bu ahlâkı kaybettiğimiz için Allah bizden yardımını çekti ve düşmanlar bize galebe çalıyor. Biz ölümden korkmasak; “Her ne pahasına olursa zalimin karşısına çıkarım, ona haddini bildiririm, kafasını dağıtırım!” diyebilsek hiçbir yerde zalim yetişemez. Çünkü zulmün yetişmesi, yeşermesi, büyümesi için bir dalkavukluk ortamı olması lazım. Dalkavukluk olmayınca, zulümle mücadele ortamı olunca zulüm yetişmez. Hastalıkla mikropla mücadele ortamında mikrobun üreyemediği gibi. İlacın dezenfektasyonunun yapıldığı yerde mikrobun öldüğü gibi, gelişemediği gibi. 
Müslüman zalimle uğraşacak, haksızlığın karşısına çıkacak. Bir haksızlık yapıldı mı bütün müslümanları ayakta göreceksin, konuşuyor göreceksin, tenkit ediyor göreceksin, zalime nasihat ediyor göreceksin. Zalimin yanında yer alırsa o da zalimle beraber cehenneme atılır ve yanar. 
Bir müslüman erkek ölüyor, kabre konuluyor. Kabre girer girmez başına bir ateşten topuz vuruluyor, beyni parça parça dağılıyor ve kabrin içi ateş doluyor, duman doluyor. 
“Ey melekler! Ben müslümanım niye beni azaplandırıyorsunuz? Ben müslümanım, lâ ilâhe illallah ehliyim, kâfir değilim, müşrik değilim.” diye itiraz ediyor. 
“Sen müslümandın ama bir yerden geçiyordun, orada müşrikler bir müslümana ezâ cefa ediyorlardı, sen zalimlere dur demedin, müslümanın yardımına koşmadın; ceza bundan.” diyorlar. 
Müslüman cehenneme girer mi? Müslüman kabir azabı görür mü? Müslüman cayır cayır yanar mı? 
Yanar. 
Neden yanar? 
Vazifelerini yapmadığı için. Yapılacak vazifeler var, o vazifeler mühim vazifeler, onlar yapılmadığı zaman insan sorumlu olur ve hatta bütün toplum sorumlu olur. Bela hepsine umumî gelir; zalime de gelir, zalime ses çıkarmayana da gelir, zalime yardım edene de gelir, “Boşver, aldırma, neme lazım” diyene de gelir. Onun için durmamak lazım, söylemek lazım. 
Müslümanlar cahil oldukları, koyun sürüsü gibi oldukları için bu anlayışa bu terbiyeye erememişler. Eremedikleri için de -dünyanın hiçbir yerinde- ne yardımlaşabiliyorlar, ne emperyalizmin baskısından kurtulabiliyorlar, ne de zalimlere dur diyebiliyorlar. Böyle gümbürtü gidiyor. 
Bir vücut ki kesilen yarayı tedavi edemiyor, ölür. Bir teşkilat, bir toplum ki bir hastalığı tedavi edemiyor; başındaki bir uyuz, uyuşuk, zalim, kendi menfaatlerine aykırı, kötü, istismarcı, rüşvetçi veya menfi bir adamı değiştiremiyor; bunda hayır olmaz.
 أَفْضَلُ الْجِهادِ مَنْ قَالَ كَلِمَةَ حَقٍّ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ 
Efdalü’l-cihâdi men kâle kelimete hakkin inde sultânin câir.2  “En faziletli, en üstün, en sevaplı cihat zalim hükümdarın karşısında takır takır hakkı söylemektir.” 
Ölümden korkmamaktır, hapisten korkmamaktır. Söylemezsen o zalim zulme devam eder. Söyleyeceksin! Hiç kimse de destek olmayacak. Yüz bulamayacak, yüz bulamaması lazım.
Emevî hükümdarlarından birisi Medine-i Münevvere’ye gelmiş. İyi, mâşaallah! Medine’ye, Peygamber Efendimiz’in şehrini ziyarete gelmiş; o da bir derece. Sabahleyin tatlı yumuşak yatağından kalkmış; 
“Bir alim bulun getirin de bana hadis okusun.” demiş. 
Beyzademize hadis okuyacak. Yatağından kalkmış, canı hadis istemiş. Elma da isteyebilirdi, başka şey de isteyebilirdi. Bu sefer –lütfen- hadis dinlemek istemiş. Adamı hemen sabah o vakitte Mescid-i Saadet’e gitmiş, şöyle etrafı dolaşmış bakmış, hiç öyle yakalayacak bir adam yok, alim kimse yok. Fakat bakmış bir köşede bir mübarek zât, etrafında da ilimden anlayan, alimin kadrini kıymetini bilen üç-beş kimse, orada hadis okuyorlar. Ona işaret etmiş “gel” gibilerden. Adam hiç aldırmamış. Saraydan gelen şaşırmış. “Vay be!” demiş, “Allah Allah! Üzerimde saraylı elbisem var; ne mal olduğum belli, kimin adamı olduğum belli. Ben işaret ediyorum da adam yerinden kalkıp gelmiyor. Bu ne biçim iş?” diye düşünmüş, afallamış. Ötekisi dersine devam ediyor, saraylıymış, kırmızı elbiseliymiş, kılıçlıymış, aldırdığı yok. 
Dersine devam ediyor. Biraz beklemiş, yanına gitmiş; 
“Ben hükümdarın, halifenin adamıyım. Hadis okuyacak bir adam lazım olmuş kendisine, saraya gel.” demiş.
“O kadar hadis dinlemek istiyorsa kendisi buraya gelsin.” demiş. 
Adam bir daha afallamış. Bakmış hiç pervası yok; dersini okutmaya, talebeleri ile ilgilenmeye devam ediyor. 
Saraya dönmüş, titreyerek; 
“Efendim! Kimseyi bulamadım. Birisini buldum, işaret ettim, işaretime aldırmadı, hayret ettim. Yanına gittim, saraya çağırdım, gelmedi. ‘Eğer o kadar hadis okumaya, dinlemeye hevesi varsa gelsin burada dinlesin.’ diyor, bir acayip adam.” demiş. 
Halife çok sinirlenmiş; hemen cellat gönderecek, kafasını kestirecek. 
“Kim bu?” diye sormuş. 
“Efendim! bu filanca adamdır. Bunun kimseye eyvallahı yoktur. Hiç kimseden pervası yoktur.” demişler. 
Alim böyledir. Alim politikacının oyuncağı değildir. Alim Allah ile ahdetmiştir, hakka uyacak. Kibirlinin kibrini kıracak, hakkı söyleyecek, Allah’ın emrini öğretecek, Allah’ın emrini uygulayacak.
----------------------------------
[1]  11/Hûd, 113.
[2]  Nesâî, “Bey’at”, 37, r. 4209; Ahmed b. Hanbel, III, 19, r. 11143; IV, 315, r. 18830; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 551, r. 8543; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 193, r. 7786; Ebû Ya’lâ, Müsned, II, 352, r. 1101; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, X, 67, r. 7174; XII, 38, r. 8978; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, VIII, 282, r. 8081; Kudâ’î, Müsnedü’ş-Şihâb, II, 248, r. 1288; Deylemî, el-Firdevs, I, 358, r. 1448; Begavî, Şerhu’s-sünne, X, 65-6, r. 2473; Makdisî, el-Muhtâre, VIII, 110, r. 122-123; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II, 30, r. 1246; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, III, 64, r. 5511; Gümüşhânevî, Râmûz, I, 76. Bk. Ebû Dâvud, “Melâhim”, 17, r. 4344; Tirmizî, “Fiten”, 13, r. 2174; İbn Mâce, “Fiten”, 20, r. 4011; Bezzâr, Müsned, X, 435, r. 4589; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, X, 528, r. 7936; Kudâ’î, Müsnedü’ş-Şihâb, II, 247, r. 1287; Münâvî, Feyzu’l-kadîr, II, 179, r. 1610.

Sayfa Başı