M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm’ın İki Büyük İşi: Sabır Ve Şükür

M. Es'ad Coşan

 Rükûda Sübhâne rabbiye’l-azîm deniliyor, secdede Sübhâne rabbiye’l-â’lâ deniliyor. Sübhâne rabbiye’l-azîm tesbihi Kur’ân-ı Kerîm’de;

 فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ

Fe-sebbih bi’smi-rabbike’l-azîm1  âyet-i kerîmesinden hâtıra ve yadigâr. Ve yapılması hadîs-i şerîfle emredilmiş. Sübhâne rabbiye’l-âlâ tesbihi de;

 سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى

Sebbihi’sme-rabbike’l-âlâ2  âyet-i kerîmesinden Peygamber Efendimiz tarafından emredilmiş. Kur’ân-ı Kerîm’de olan emirler -namazda- böylece hayatta uygulamaya konulmuş oluyor. 

Allah için böylece tesbih eder. Rükûya varıp da üç defa tesbih ettiği, Sübhâne rabbiye’l-azîm dediği zaman vücudunda 333 kemiği, 333 damarı Allah’ı tesbih etmiş olur. Üç tanecik söylüyoruz ama hepsi tesbih etmiş oluyor. 

Az söze ve az işe çok mükâfat vermek Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfundan ve keremindendir. Azımızı çoğa sayıyor. Hatta şairin birisi şöyle diyor:

 Rahmeteşrâ behâ nemî cûyed, 

Belki ûra behâne mî cûyed. 

Güzel bir şiirdir, Farsça bir sözdür. 

“Allah; rahmetine bahâ, bedel, ücret talep etmiyor; belki rahmetine bahane talep ediyor, bahane arıyor; bir bahaneden rahmetini veriyor.” 

Yoksa zaten ücretini bahasını ödemeye kimsenin gücü yetmez. Baha istemiyor; bazı şeyleri bahane ediyor. 

“Kulum secde etti, hadi rahmetime erdireyim.” 

Nasıl olsa rahmetinin bahasını ödeyemeyiz. 

“Kulum Allahu Ekber dedi, hadi şu kadar sevap vereyim.” 

Bahane ediyor. 

“Kulum bir gün oruç tuttu, hadi şöyle yapayım.” 

Az bir işe çok çok büyük lütuflar, çok çok büyük ikramlar! 

Bir kez Allah dese aşk ile lisan, 

Dökülür cümle günah misli hazan. 

Bir kere Allah deyince günahlar dökülüyor. Bir estağfirullah deyince affolunuyor. Hâlis muhlis olarak, lâ ilâhe illallah diyen cennete giriyor. Yoksa kim o cennetin bir karış toprağını alabilir? Kim bir küçük taşının parçasının, bir anlık kokusunun bedelini ödeyebilir? Kokusu 500 yıllık mesafeden duyulurmuş, güzel cennet kokusu burunlara gelirmiş. “Kokusunu bir koklayabilsem.” diye kokusunun bedelini koklamaya bile insanlar canlarını verirler. Bedelini, bahasını ödemeye imkân yoktur. 

Nasıl oluyor? 

Allah baha istemiyor; bahaneler bulup rahmetini veriyor, bahane ediyor. Hani biz; “Falanca adam filanca adama kızıyor da, falanca işi de bahane etti, patakladı.” deriz ya. Aslında pataklayacak bir şey yok ama küçücük bir şeyden hır çıkardı, bahane etti, patakladı. Aslında biz Allah’ın rahmetine layık değiliz, hak etmiş değiliz, karşılığını ödemiş değiliz ama rahmetine bahane ediyor da lütfunu veriyor. 

Lütfunun çokluğundan. Hamd olsun, şükrolsun, Rabbimiz’in ekremü’l-ekremîn’liğinden. “Bunu bilelim, içimiz şükür dolsun.” diye söylüyorum. Yoksa O’nun dergâhına layık bir ameli kimse yapamaz. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurur:

سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يا معبود 

Sübhâneke mâ abednâke hakka ibâdetike yâ ma’bûd!3  “Sen’i tesbih ederim yâ Rabbi! Sana layık ibadeti yapamadık.”

 Yapamaz, kimse yapamaz. Bütün ömrünü ibadetle geçirse bile bir şeyi ödeyemez. Talebe bütün tahsili boyunca sekiz sene, 10 sene, 12 sene çalışıyor. Niçin? “Memur olacak.” diye. Memur olunca karşılıksız para mı veriyorlar? Ondan sonra yine çalışacak. Sırf memur olabilmek için diploma almak için 12 sene, 14 sene çalışıyor. Emekliliği almak için 25 sene, 30 sene çalışıyor. Menfaat sağlamak aslında ne kadar zor ve birçok kimse menfaat sağlayamıyor da geçim sıkıntısı çekiyor. Kimisi aç kalıyor, kimisi açık kalıyor, kimisi yoksul kalıyor. Çalıştığı halde yetmiyor, çoluk çocuğu çok oluyor, sıkıntı çekebiliyor. 

Bunları neden söylüyorum? 

“Allah’ın rahmetinin karşılıksız olduğunu bilip şükür dolalım.” diye. “Şükrümüz artsın.” diye. Yoksa neyine layıkız? Bizim Allah’ın yanında makbul neyimiz var ki Allah bu kadar nimetleri bize veriyor? Kendi lütfundan, kendi cömertliğinden, kendi kereminden, kendi rahmetinin enginliğinden veriyor. Kul isyan ediyor, isyan ediyor, isyan ediyor… İsyan ettiği halde rahmetini kesmiyor. Lütfunu, yiyeceğini içeceğini kesmiyor. Ancak bazı şartlarla. Tabi bazen de kesilir. “Hiç kesmiyor, hiç cezalandırmıyor.” mânasına değil de; “rahmeti çok geniş” mânasına. 

Onun için insan her vesile ile nimeti anlayacak, Allah’ın kendisine verdiği nimeti, rahmeti anlayacak, şükredecek.

 وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ 

Ve emmâ bi-ni’meti rabbike fe-haddis.4  “Rabbinin nimetini söyle, zikret, yâd et, bildir, duyur.” 

Rahmeti duymak için rahmete, nimete şükretmek için rahmeti idrak etmek lazım. Rahmeti idrak etmek için rahmeti fark etmek lazım. Rahmeti fark etmek için de o rahmete, o nimete erişmemiş insanlarla mukayese yapmak lazım. 

Kendini Bosna’daki bir müslümanın yerine koy bakalım, bir düşün onun durumunu; kaç aydır muhasara altında, Birleşmiş Milletler hain, düşman, zalim. Hava sert, su yok, içecek yok, yakacak yok, yiyecek yok. Can korkusu var. Her aileden kimbilir kaç kişi öldü, kaç kişi yaralı? Izdırap, sıkıntı, dert, korku, bela... Bak bir mukayesede nasıl çıkıyor. Burada beş parasız bir insan bile “Çok şükür yâ Rabbi!” demesi lazım. Teneke kulübede yaşayan insan bile “Çok şükür yâ Rabbi! Hanımım, çocuğum Sırp’ın eline düşmemiş. Elhamdülillah, hamd olsun, verdiğin nimetlere şükrolsun.” demesi lazım. 

Çok şükür; bu huzur da nimet, sağlık da nimet. Sonra bu İslâm, en büyük nimet! Müslüman olmuş olmak, mü’min olmak, bunlar büyük nimet! Mü’min olmayan kimsenin âhireti mahvolacak, isterse dünyası saraylarda geçsin. Mü’min olmak çok büyük nimet! Bu yeter zaten. Onun için bazıları “Âhiretim kurtulsun da dünyada ne çekersem çekeyim.” demişler.

Peygamber Efendimiz’in sahabesinden bazısı; “Ben ebediyen artık kadınlarla ilgilenmem, evlenmem, zevk sefa peşinde koşmam.” demiş. Bazısı; “Ben bundan sonra ebediyen artık geceleri uyumam. Sabahlara kadar ibadet ederim.” Bir diğeri; “Ben bundan sonra her gün oruç tutarım, hiç yemek yemem.” demiş. Âhireti düşünen insan, dünyanın musibetlerine aldırmaz. “İki paralık dünya, bir göz yumup açıncaya kadar geçecek ömür.” der, aldırmaz, âhirete rağbet eder. 

Ama Allah celle celâlüh “Böyle yapın.” da demiyor. “Benim istediğim gibi yaşayın da yine nimetlerden de istifade edin.” diyor. “Dünyada hiçbir nimetten istifade etmeyin, hiçbir nimetin peşinde koşmayın.” da demiyor. “Helal çizgi içinde, şeriatin müsaade ettiği çizgi içinde nimetlerimi yiyin, istifade edin, rahat edin, lütfuma erin.” buyuruyor; lütfunu da her zaman görüyoruz. Hayatımız boyunca karşılaştığımız lütuflar kahırlar, gelir gider cetveli gibi bir muhasebesi yapılıp toplansa, görürüz ki ömrümüz lütufla geçiyor. Bütün ömrümüz sıhhatli iken bir hafta hasta olmuşsun, ne olacak? İki gün dişin ağrımış, ne olacak? Çok az bir şey. Esas itibariyle insanların ömrü nimetlerle geçiyor. Bunları bilmek ve her nimete şükretmek lazım! “Çok şükür yâ Rabbi!” demek lazım. 

Allah şükreden kulları, nimeti anlayıp da nimeti verene minnettarlık duyan kulları seviyor. Nankörleri sevmiyor. Nimetin kıymetini bilmeyeni sevmiyor. Nimetin kadrini kıymetini bilmeyen insan sanki Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına “Ben bu nimeti istemiyorum, yâ Rabbi! Al bu nimeti benden.” demiş gibi olur. Haris-i Muhâsibî öyle diyor. “Nimete şükretmeyen insan sanki dergâh-ı izzete dilekçe vermiş de ‘Al bu nimeti, ben bunu istemiyorum.’ demiş olur.” Şükrünü bilecek, eda edecek. Şükrünü eda etmezse nimet elden kaçar. 

 İslâm’ın iki büyük işi var. Çok önemli. Birisi şükür. Nimetlere, izzetlere, ikramlara, ihsanlara şükür. Ötekisi sabır. Hastalıklara, üzüntülere, musibetlere, dertlere, belalara sabır. Sabır, şükür; sabır, şükür… İnsan işte böyle tıkır tıkır, tıkır tıkır bu hayatı geçirecek. Sabırdan da sevap alır, şükürden de sevap alır. Musibet gelir, sabreder, sevap alır; nimet gelir, şükreder, sevap alır. 

Şuna benzetiyorum. Bu Avrupalılar akıllı. Med cezir olayları oluyor; deniz kenarlarına büyük havuzlar yapmışlar, havuzların ağzını dar yapmışlar, oraya makineleri koymuşlar. Deniz yükseldiği zaman denizin, o koca deryanın suyu şaldır şaldır büyük havuzlara akıyor da akıyor. Tribünleri döndürüyor; elektrik elde ediyorlar. Deniz geri çekildiği zaman havuza birikmiş olan sular geriye akıyor. Bu sefer yine elektrik elde ediyor. Med halinde de cezir halinde de, su havuza dolarken de su havuzdan boşalırken de elektrik hâsıl oluyor. Kurnaz, çare bulmuş. Deniz bir yükseliyor bir alçalıyor, bir yükseliyor bir alçalıyor, oradaki med cezirden elektrik istihsal ediyorlar. Allah’ın nimeti de bir geliyor bir gidiyor; nimet gelince şükür, nimet gidince sabır. Sabır şükür, sabır şükür, derken insan nur dolar. İnsanın da jenaratörü çalışır; sabırla şükürle hem kendisi nur dolar hem etrafa nur saçar. Hatırınızda olsun.

Diliniz şükürlü olsun; sabırlı olun, şükürlü olun. Tabi Allah’tan nimet isteyin. Birisi bana; 

“Allah sabrını arttırsın hocam.” dedi. 

“Sabrını arttır demek, ‘Allah belanı versin’ demek.” dedim, şaşırdı, 

“Neden?” dedi. 

“Çünkü bir bela musibet gelecek ki ben de sabredeceğim, dişimi sıkacağım; sabır o. Sen, “Şükrünü arttır.” de, “nimet vermek” mânasına gelsin.” dedim. 

Birisi çok hastalanmış, Peygamber Efendimiz ziyaretine gitmiş. Adamcağız o kadar hasta, hastalıktan o kadar erimiş ki kuş yavrusu gibi kalmış, civciv gibi kalmış. Peygamber Efendimiz; 

“Yâ mübarek! Sen Allah’a dua etmesini bilmez miydin? Ağzın yok mu, dilin yok mu? Allah’tan sıhhat afiyet isteseydin ya.” demiş. 

Dua ederse verir Allah; nimet de verir sıhhat de verir. 

“Biliyorum yâ Resûlallah! Bilmez olur muyum? ‘Yâ Rabbi! Bana ne vereceksen dünyada ver, âhirette rahat edeyim.’ dedim.” demiş. 

Peygamber Efendimiz: 

“Hayır, öyle istemeyin, Allah’tan bir şey isteyince âfiyet isteyin.” buyurmuş. 

Neden? 

Allah’ın gayb hazineleri sonsuz, bitecek diye bir şey yok ki; nimeti iste. 

Biz [Mehmed Zahid] Hocamız’a dua ettik; 

“Yâ Rabbi! Bizim ömrümüzden al, Hocamız’ın ömrüne kat.” 

Allah’ın hazinelerinde ömür eksikliği mi var? Sana da versin ona da versin. Böyle bir ince hesaba lüzum yok ki. Sana da ömrü o veriyor zaten, ötekisine de veren o.

--------------------------

[1]  56/Vâkıa, 74.

[2]  87/A’lâ, 1.

[3]  Hâkim, el-Müstedrek, IV, 629, r. 8739; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, II, 184, r. 1751; el-Mu’cemü’l-evsat, IV, 44, r. 3568; Münzirî, et-Terğîb ve’t-terhîb, IV, 230, r. 5488; Heysemî, Mecme’u’z-zevâid, I, 51-2, r. 156; X, 358, r. 18437; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, X, 366-7, r. 29837-39.

[4]  93/Duhâ, 11.

Sayfa Başı