M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Eyyûb el-Ensârî

M. Es'ad Coşan

 İstanbul’da türbesi bulunan, İstanbullular’ın medâr-ı iftihârı, başlarının tâcı, Peygamber Efendimiz’in mihmandârı, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri, ihtiyar haliyle İstanbul’u fethetmeye gelen ordunun içinde yer aldı. Çünkü bir gün evinde Kur’ân-ı Kerîm okuyordu, Kur’ân-ı Kerîm okurken baktı ki âyette Allah, “Ey müslümanlar, cihat edin!” diyor. Düşündü; “Ben müslümanım, benim de cihat etmem lazım.” Dedi ki; 

“Benim kılıcımı, kalkanımı, silahımı, zırhımı hazırlayın; ben cihada gideceğim.” 

“Dede, sen yaşlandın artık, vazifelerini çok defa yaptın. Allah senden hoşnuttur, razıdır. Sen gitme, senin yerine biz gideriz. Yaşlısın, senin orduda askerle ne işin var?” dediler. O;

“Âyet-i kerîmede ‘ihtiyarlar müstesna’, ‘onlar gitmeyecek’, ‘onlar cihat edemez’ diyor mu? Onun için, getirin benim silahımı...” dedi, orduya katıldı. 

İstanbul’a kadar geldi ama ihtiyarlığından hastalandı. Yorgunluğundan, yaşlılığından, Eyüp semtinde, ordunun, ordugâhın içinde arkadaşları savaşırken o da orada şehit oldu, vefat etti. Savaş halindeki ordunun içinde hasta, seferde olduğu için, savaş için sefere gitmiş olduğundan, savaşta şehit olmuş oldu, o sevapları kazandı. Başımızın tâcı, oraya gömdüler. 

Libya’dan -Mustafa Etreki diye bir ilâhiyat fakültesi dekanı- bir misafirim gelmişti. Biz onu gezdirdik. Bilmiyor sandık, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin camisine, türbesine götürdük. 

“Bu, Peygamber Efendimiz’in sahabisi.” 

“Bilmez olur muyum, bilirim!” dedi. 

“Bu zât yaşıyorken de mücahitti, vefatından sonra da mücahitti.” dedi. 

Biz şaşırdık; Allah Allah, yaşarken cihat eder ama vefatından sonra mücahitliği nedir, bilemedik. O açıkladı -demek ki Arap kaynaklarını daha iyi okumuş, demek ki oralarda daha geniş bilgiler var- : 

Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri hastalanınca, öleceğini anlayınca vasiyet etmiş, silah arkadaşlarına demiş ki; 

“Ben öldükten sonra, vazifemi gördükten, namazımı kıldıktan sonra tabutumu alın, düşmana hücum edin; ben aranızda olayım, surlara doğru çarpışa çarpışa gidin. -Yani “tabutum aranızda olsun” demek istiyor.- Ta düşmanın surlarına çok yakın bir yere yanaşabildiğiniz kadar yanaşın, orada beni gömün. Yani gidebileceğiniz en ileri noktaya gömün.” demiş, vasiyet etmiş, vefat etmiş. 

Allah şefaatine erdirsin. Türbesine gittiği zaman insanı bir ruhaniyet sarıyor, insanın tüyleri diken diken oluyor, ne yapacağını şaşırıyor. Öyle güzel bir ruhânî makam, öyle bir tesir var... 

Vefat etmiş. Surlara doğru bir hücuma gitmişler, gidebildikleri yere kadar gitmişler, siperlerinin müsaade ettiği kadar; gidemedikleri yerde durmuşlar, orayı kazmışlar, gömüyorlar... Surlardan birisi bağırmış, tercüman vasıtasıyla demiş ki; 

“Ne yapıyorsunuz orada?” 

“Bizim Peygamber Efendimiz’i evinde misafir etmiş olan aramızda bir mübarek kişi vardı, vefat etti, onu buraya gömüyoruz.” 

Oradan bağıran adam demiş ki; 

“Yahu sizin aklınız yok mu?” 

“Ne olmuş?” 

“Siz bu muhasaradan gittikten sonra biz o mezarı açarız, o cesedi oradan çıkartırız, ne hakaretler ederiz, parça parça ederiz...” deyince, komutan -halifenin de adamı, yani sıradan bir insan değil, komutan kardeşi- demiş ki; 

“Onlara söyleyin; ‘Bak bu kabri biz burada bırakacağız, geri döneceğiz. Bu kabrin bir taşına dokunulsun, bizim fethettiğimiz ülkelerde bir tek kilise bırakmayız. Bütün kiliselerin yıkılmasını ve hepsinin mukabeleten, sizin bu yaptığınız tecavüze karşılık yerle bir edilmesini istemezseniz burayı korursunuz.”

Gitmişler. Hakikaten o zamandan beri dokunamazlarmış. Yani kabre dokunmamışlar. Hatta bazı mânevî halleri gördükleri için kendilerini ziyarete gelirlermiş. Sonradan toprak altında kalmış, unutulmuş. Akşemseddin hazretleri bulmuş. 

Rivayete, kitapların yazdığına göre Fatih Sultan Mehmed diyor ki; 

“Hocam, bu Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri buraya orduyla gelmiş, burada bir yere gömmüşler. Acaba keşf-i keramet ile bilebilir misiniz? Nerededir kabri?” 

O mübarek de dua etmiş, yalvarmış, yakarmış... Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgili kulu, Allah şefaatine erdirsin... Akşemseddin hazretleri, Şehabeddîn-i Sühreverdî Efendimiz’in ahfâdından, neslinden mübarek bir insan. Mübarek oğlu mübarek oğlu mübarek insanlar... Bunlar sülaleden geliyor, asaletleri böyle; babadan oğula güzel terbiye intikal ediyor. Dualar etmiş, gözyaşları içinde secde-i Rahmân’a kapanmış, yalvarmış, ordunun muzafferiyeti için dualar eylemiş. Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretleri ona yerini bildirmiş. 

Zaten “Evliyâullahın, ilk mertebelerinde olanların ilk mazhariyetleri kabirlerin içindekilerin halini görmektir.” diyorlar. Hani Peygamber Efendimiz sahabesiyle bir yerden geçiyordu, “Burada iki kabir var, azap görüyor.” dedi. Başkaları görmüyor ama Peygamber Efendimiz görüyor. Demek ki Allah gösterdi mi görülüyor. 

“Göster bakalım hocam, nerede?”

Geldi sultanın yanına, tahminen “Bu, mübareğin kabri.” işaret etti, toprağın üzerinde bir yere “Burası Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabrinin olduğu yerin üstüdür.” diye taş koydular. 

Sonra Fatih Sultan Mehmed meşgul etti hocayı; konuşurken taşı işaret etti, başka yere aldırttılar. 

“Hocam taş yerinden oynamış, bir daha gösterir misin, şurası mıydı?” 

“Hayır!” dedi, taşı aldı oradan, tekrar eski yerine götürdü. Orayı kazdılar ve yazılı kabir taşıyla Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretlerinin kabrini buldular, diye kitaplar Ebû Eyub el-Ensarî hazretlerinin, Akşemseddin hazretlerinin menâkıbını yazıyor.

Sayfa Başı