M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bizim Asıl İşimiz İnsaları İslâm'a Çağırmaktır

M. Es'ad Coşan

Ve’l-lezîne câhedû fînâ le-nehdiyennehüm sübülenâ “Kimler ki, bizim dinimiz için, bizim yolumuzda, bizim uğrumuzda cehd sarf eder, cihad eder, uğraşırsa, bize gelen yollara biz onları hidayet ederiz, sevk ederiz.” Bizim için çalışanları biz hidayete sevk ederiz. Çalışmayana yok. Hüsn-ü niyetini gösterip çalışması lazımdır. Bizim asıl işimiz de, insanları İslâm’a çağırmaktır. Öteki mesleklerimiz; doktorluk, mühendislik, ticaret, sanayi, bunların hepsi gelip geçici birer ârızî iştir. Asıl işimiz müslüman olmaktır, İslâm’a hizmet etmektir.
وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا
Ve’l-lezîne câhedû fînâ le-nehdiyennehüm sübülenâ “Kimler ki, bizim dinimiz için, bizim yolumuzda, bizim uğrumuzda cehd sarf eder, cihad eder, uğraşırsa, bize gelen yollara biz onları hidayet ederiz, sevk ederiz.”[1] Bizim için çalışanları biz hidayete sevk ederiz. Çalışmayana yok. Hüsn-ü niyetini gösterip çalışması lazımdır. Bizim asıl işimiz de, insanları İslâm’a çağırmaktır. Öteki mesleklerimiz; doktorluk, mühendislik, ticaret, sanayi, bunların hepsi gelip geçici birer ârızî iştir. Asıl işimiz müslüman olmaktır, İslâm’a hizmet etmektir.
Türkiye’de İslâm’ın yardıma muhtaç durumda olduğunu açıkça beyan etmek istiyorum. Türkiye’de İslâm çok acı, çok yardıma muhtaç bir duruma gelmiştir. İslâm’ın yardımına koşacak er, kahraman, bahadır kişilere çok büyük ihtiyaç belirmiştir. Müslümanlar ve İslâm büyük bir hücum ve baskı altındadır. Bu baskıyı biz kendi içimizden üretmiş değiliz. Bu baskının uluslararası kaynağı, Moskova’nın, Doğu Bloku’nun çökmesinden sonra, Batı’nın kendisine İslâm’ı düşman olarak seçmesinden başlar. Batılılar’ın başbakanları, senatörleri, siyasetçileri bunu açıkça beyan etmişlerdir. Eskiden Doğu ve Batı blokları diye isimlendirdikleri Rusya ve peykleri, Batı ülkeleri ve onların teşkilatları vardı. Şimdi aradaki duvarlar yıkıldı, onlar biraz da inanç bakımından birbirlerine yakın olduklarından yakınlaştılar, birleştiler. Şimdi eksen yani sınır, çizgi; kuzey güney çizgisi haline geldi. Kuzeyde; eskiden Doğu-Batı diye ayrılan şimdi de aradaki duvarları yıkıp birbirlerine yakınlıkları fazlalaşan hıristiyanlar, Batılılar zümresi. Bu çizginin altında da müslümanlar zümresi vardır. “Şimdi Batı’nın hedefi Moskova değil Mekke’dir.” diye kitaplarda yazılmıştır, açıkça beyan edilmiştir. Hıristiyanlığa en büyük tehlikenin İslâm’dan geleceği belirtildiği için Batılılar askerî teşkilatları ve savunma kuruluşları ile İslâm’ı kendilerine hedef almışlardır. İslâm’ı kendilerine düşman seçip hedef aldıklarından dolayı da bu teşkilatlara üye olan ülkelerde İslâm’a karşı tavır başlatılmıştır. Bizdeki görüntüler onun sonucudur. Uluslararası kaynağı budur.
İslâm Batı tarafından bir tehlike olarak görüldüğünden, biz de Batı ile müttefik olduğumuzdan, onların gözüyle İslâm’ı kendimize düşman olarak görme durumuna düşürülmüşüzdür. Bu bir oyundur. Ama bu oyun tutmuştur. Fiilen şu andaki icraat da bunun bir uygulama alanı olarak Türkiye’yi seçtiğini kesin olarak göstermektedir. Çünkü hücum doğrudan doğruya İslâm’adır. Doğrudan doğruya insan haklarınadır. Doğrudan doğruya müslüman milletedir. Millet müslüman; herkes biliyor. İstatistiklerden, ansiklopedilerden açılsın bakılsın; Türkiye’yi hiç bilmeyen, Merih’ten gelmiş bir insan Türkiye’yi öğrenmek için bilgi kaynaklarına müracaat ettiği zaman; “Türkiye bir İslâm ülkesidir, ahalisinin inanç bakımından yüzde doksan dokuzu müslümandır.” diye yazar. Hiç şeksiz bütün kitaplar böyle yazar. Siz bu yüzde doksan dokuzu indirin, ne kadar indirirseniz indirin yine de Türkiye’nin büyük çoğunluğu müslümandır, halkımız müslümandır. Bu kesin. Davranışlarından bellidir; vakıf yapmak ister, malını vermek ister, kandil gecelerinde sabahlara kadar uyumaz, Ramazan’da Türkiye’nin çehresi değişir. Kesindir; büyük çoğunluk müslümandır, bunda şek şüphe yok.
Şimdi bu Müslümanlık bir tehlike olarak görüldüğü için, milletin kurmuş olduğu teşkilatlar, millete düşman gözüyle bakmak durumuna geldiğinden, dış siyaset ve dış bağlantılar dolayısıyla, çok acayip bir manzara ortaya çıkmıştır. Türkiye kendi kendini düşman belleyip kendi kendiyle uğraşan bir acayip ülke durumuna düşürülmüştür. Temel bu olduğu için aslında bunun temelden çözülmesi lazımdır. Çünkü uluslararası ittifaklarla bu teyit edilmiştir. Bunlar İsrail’le, Avrupa’yla, Avrupa Birliği’ne girme çalışmasıyla ilişkilidir. Bosna Harbi’yle, Balkanlar’daki etnik temizlemelerle ilgilidir. Onların da temelinde bu meseleler vardır. İnce siyasetli, perdenin arkasını sezebilen ârifler bunları bilirler.
Onun için bunların karşısında gerekli önlemleri alacak, uyanık, bilgili, görgülü, ferasetli, ârif müslümanlara çok büyük görevler düşüyor. Onlara çok ihtiyaç var. Yani klasik cihat. İstiyorsanız buyurun Çeçenistan’a gidin; alın elinize bir silah, işte düşman, işte dost; çarpışın. Kosova’ya gidin, Bosna’ya gidin, Keşmir’e gidin. Buralar sıcak çatışmaların olduğu yerler. Bunlar mühim değildir. Asıl mühim olan şeylerin yanında çok küçük, devede kulak kalan şeylerdir. Asıl iş kökünden çözümlenmeli. Sizin devletiniz, sizin müesseseleriniz; adaletiniz, askeriyeniz, meclisiniz, hükümetiniz, polisiniz sizinle karşı karşıya getirilmiştir. Kanunlar işlememektedir. Bu daha büyük bir mesele; daha toptan, daha önemli, tesir bakımından çok çok daha büyük sonuçları olacak durumlardır. Bakın binlerce Kur’an kursu kapanmıştır. Binlerce imam-hatip okulunun öğrencisiz kalma, kapanma durumu ortaya çıkmıştır; çünkü halk, “Çocuğumu göndereceğim de ne yapacak?” diye başka çareler aramaya başlamıştır. Sayısal olayları, istatistikî olayları öne koyup işin vahametini oradan daha iyi anlayabilirsiniz. Toptan bir büyük zarara uğrama durumu vardır.
Bunun karşısında köklü tavır değişiklikleri ve çalışmalar yapmak müslümanların görevidir. Bu da istişarelerle, bilimsel toplantılarla, bilim adamlarına sorarak, birlik ve beraberlik içinde çalışarak olacak. Türkiye’de aklıselim sahibi insanlar çoktur. Mesele aklıselim sahibi olan insanların arasındaki ilgi ve irtibatın sağlanması ve memleketin selameti için onların beraberce olumlu adımlar atmasının sağlanması meselesidir. Bu yapılmıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bir hadîs-i şerîfi vardır; “Âhir zamanda, dünyanın bozulmasına yakın zamanda, alimler sokaklarda köpeklerin öldürüldüğü gibi öldürülecektir.” diyor ve “Keşke o zamanın alimleri birleşselerdi”[2] diye temenni ediyor. O bakımdan birlik ve beraberliğe çok büyük ihtiyaç vardır.
Dünyanın ahvâlinden, günahların çoğalmasından, müslümanların mazlumiyetinden ve mağduriyetinden anlaşılan şudur ki; dünyanın sonu yaklaşmıştır. Kıyametin ne zaman kopacağını Allah’tan gayrısı bilmez. Lâ te’tîküm illâ bağteten.[3] “Ansızın gelir.” Ama şartları vardır, alâmetleri vardır. Alâmetlerinin çoğu belirmiştir. Hatta Peygamber Efendimiz daha kendi hayatında; “Kıyametin alametleri belirdi.” diye kendisi endişe etmiştir. Ama Allah kıyametin ne zaman kopacağını ona bildirmemiştir. Bugün hadîs-i şerîflerde anlatılan alâmetler belirmiştir. Onun için kıyamet kopacakmış gibi hazırlanmakta fayda görüyorum. En iyi davranış şeklinin bu olduğunu düşünüyorum.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ’ya Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ Kün fi’d-dünyâ ke enneke garîbün. “Dünyada; ana yurdundan uzakta, diyar-ı gurbette olan gariban bir kimseymişsin gibi yaşa.” أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ، وَعُدَّ نَفْسَكَ فِي أَهْلِ القُبُورِ Ev âbiru sebîlin ve udde nefseke min ashâbi’l-kubûr.[4] “Kendini bir yolcuymuş gibi düşün yahut ha öldün ha öleceksin gibi kabir ahalisinden say.”
Ölüm insana her an gelebilir, gece de gelebilir gündüz de. Çeşitli ölüm sebepleri var. Genç bir insan da ölebiliyor; babalar, dedeler hayatta kalırken torunlar göçebiliyor. Peygamber Efendimiz’in bir önemli hadîs-i şerîfi de bu kıyametle ilgili; heyecanlandırıcı bir haberdir; İza mâte’l-insânü fe-kad kâmet kıyâmetühû.[5] “İnsan kendisi öldü mü onun kıyameti kopmuştur.” Öldü, bitti; kıyameti kopmuştur.
“Mademki biz de her an ölebiliriz o halde kıyamet bize bir nefes kadar yakındır, ensemizdedir.” diye hazırlıklı olmak lazımdır. Bence dervişlik dediğimiz yol, meşrep, meslek, ölüme hazırlıklı olma mesleğidir. “Gel ey kulum!” dendiği zaman Lebbeyk! Allahümme lebbeyk! diyebilmeli, çantasını bile almaya lüzum görmeden yürüyebilmeli. O kadar hazırlıklı olmalı, borcunu ödemiş olmalı, vasiyetini yapmış olmalı, ölüme hazırlıklı olmalı, Cenâb-ı Hakk’a mülâki olmayı istemeli, sevmeli. Allahu Teâlâ hazretleri âyet-i kerîmede; “Hepiniz bana döndürüleceksiniz.” buyuruyor. “Bu dünya hayatından âhirete geleceksiniz.” وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ Ve beşşiri’l-mü’minîn[6] diye devam ediyor; “Mü’minleri müjdele!” Çünkü Cenâb-ı Hakk’a kavuşmak mü’min için çok büyük bir devlet ve saadettir.
Allah hayırlı, uzun ömürler versin. Allah hepinize torununuzun torununun torununu görmek nasip etsin. Pîr dedeler olun. Torunlarınızın sayısını şaşırın, isimlerini unutun, o kadar çok yaşayın. Çünkü İslâm’a hizmet bakımından müslümanın, iyi yetişmiş olan bir müslümanın uzun ömürlü olması iyidir. ,alim bir insanın çok yaşaması, ilmini anlatması bakımından iyidir. Ama yarın ölecekmiş gibi de ölüme hazırlıklı olun, dünyaya öyle bakın. Bu dünya çok aldatıcıdır.
المؤمن بين خمس شدائد مؤمن يحسده ومنافق يبغضه وكافر يقاتله ونفس تنازعه وشيطان يضله
Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfinde belirtildiği üzere bizim beş tane büyük düşmanımız vardır. Mü’minün yahsüdühû.[7] Haset eder, rekabet eder, uğraşır. Komşulukta, siyasette, ticarette böylelerini görüyoruz; ayağını kaydırmak isterler. Münâfıkun yebğudühû. “Münafıklar vardır; içten pazarlıklı kimseler. Yüzümüze gülerler ama fırsatını yakaladı mı da arkadan hançeri saplarlar.” Sonra, kâfirun yukâtilühû. Bir de; “Kâfir vardır saldırır.” Fırsatı buldu mu saldırıyorlar. İşte Sırplar, işte Ruslar, işte Hintliler, işte başkaları. Sıcak savaş; kan dökmek, can yakmak bu yüzyılda bütün insanların kardeş olduğu lafının, insanlık palavralarının yanı başında, bizzat bu lafı söyleyen insanlar tarafından birçok yerde fiilen sürdürülmektedir. Yangınlar bizzat onlar tarafından çıkarılmaktadır. İnsanın gözünün içine baka baka bu işleri yapmaktadırlar. Çünkü kâfir. Menfaati vardır, sömürecektir, yıkması lazımdır; yapar, gözünün yaşına bakmaz. Binlerce insanın ölmesinden korkmaz. Milyonların sürülmesinden, yersiz, yurtsuz kalmasından, kadınların feryadından çekinmez, çocukların gözyaşlarından irkilmez, yolundan dönmez. Kâfir, düşman. Bunlar görülen düşmanlardır, üç tane.
İnsanın kendi içinde bir nefsi vardır. Hak yola gitmek istedikçe insanla çekişir durur. “Namaza kalk!” “Kalkmam, uyuyacağım.” der. “Hayrı yap!” “Verme, para cebinde dursun.” der. “Şu tarafa sapma.” der; “Canım çok istiyor, yapacağım.” der. Çekişir durur. Nefis güya; “Bizi içeriden idare etsin.” diye vazifelendirdiğimiz bir memurumuzdur ama başımıza bela olmuştur. Biz ne kadar iyi şey istersek o da onun tam aksini yapar. Ukala ukala karşımıza çıkar, tersine doğru bizi çekip götürmeye çalışır. Çeker, kandırır. Nefis azılı bir düşmandır. إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي İnne’n-nefse le-emmâretün bi’s-sûi illâ mâ rahime Rabbî. “Muhakkak ki nefis kötülükleri çok çok emreder; Allah’ın korudukları müstesna.”[8] çoklarını da kandırır; içkiyi içirir, kumarı oynatır, zinayı yaptırır, haramı yedirir, namazı terk ettirir, orucu bıraktırır; her şeyi yapar. Çevrenizdeki insanlara bakın. Günahı ayıplamayın ama günahkârların haline ibret için bakın, göreceksiniz. Nefis de bir düşmandır. Böyle çekiştirir, durur.
Ve şeytânün yudı’l-luhû. Bir de şeytan diye bir düşman vardır. Biz onu görmeyiz, o bizi görür. Allahu Teâlâ hazretleri;
إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ
İnnehû yerâküm hüve ve kabîlühû min haysü lâ terevnehüm.[9] buyuruyor. “Siz onu görmediğiniz halde o sizi görür. O ve onun avanesi sizi görür.” Şeytan sizi görüyor, siz onu görmüyorsunuz; o sizin etrafınızda dolaşıyor, siz fark etmiyorsunuz; o sizin içinize giriyor, damarlarınızda dolaşıyor, anlamıyorsunuz; o size vesvese veriyor, o vesveseyi kendi fikriniz sanıp uyguluyorsunuz. Çok korkunç bir düşman. Cenâb-ı Hak;
إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ
İnneş-şeytâne li’l-insâni adüvvün mübîn. “Şeytan sizin için açık bir düşmandır.”[10] diyor ama bizim gözlerimiz kapalı olduğundan o açık düşmanı görmüyoruz. Çok aldatıyor. Herkesi aldatıyor. Korkunç bir şekilde aldatıyor, saptırıyor ve en azgınca işleri yaptırıyor. Bu da bir büyük düşmandır.
Bir de bu dünya. İşte bu yaşadığımız hayat; hayât-ı dünyâ. Bu da bizi çok, çok oyalayıp, meşgul edip, kendisine çekip sonra da vefasızlık gösteren bir varlıktır. Bu dünya için nice insanlar aşk ile şevk ile çalışmıştır ama yine bırakıp gitmiştir. Bu dünya kimseye vefa göstermemiştir. Vefasızdır; bîvefâ dünyadır, aldatıcı dünyadır. Dünyayı sevmek bütün hataların kaynağıdır, başıdır. Ama bizim hepimizin şu andaki günlük yaşam durumumuz, meslek durumumuz hep dünya sevgisi üzerine kurulmuştur. Her şeyimiz dünya sevgisi üzerine bina edilmiştir. Maalesef öyle gidiyor. Tamamen aykırı durumlara getirilmişiz.
Bu tehlikeleri bize anlatan tasavvuf ilmidir. Mânevî tehlikeleri anlatan, kalbin âfetlerini bildiren, şeytanın oyunlarını gösteren, nefsin tehlikesini sezdiren, nefsin çeşitlerini öğreten ilim dalıdır. Bu ilmi laf olsun diye veya yalnızca evliyâ menkıbelerini anlatalım diye değil de; kendimizi düzeltelim de Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanalım diye dikkatli bir şekilde öğrenmelisiniz. Yetişkin insanlarsınız; meseleleri ölçüp tartabilirsiniz. O gözle okursanız çok faydalanırsınız.
Allahu Teâlâ hazretleri nefsinizi ıslah etmeyi nasip etsin. Ahlâkınızın kötü olanlarını atıp, güzel huyları alıp insan-ı kâmil haline gelmenizi kolaylaştırsın. Kalbinizin pasını izale eylesin, gözünüzün perdesini kaldırsın, basiretinizi küşâde eylesin, açsın. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan sakınmayı nasip eylesin.
Etrafıma baktığımda şahit olduğum olaylardan anlıyorum ki; yaşamayı bilmek kadar, ölmeyi de bilmek gerekiyor. Müslümanların; “Ne zaman, nerede ölüm göze alınır?” diye onu da düşünüp bilmesi gerekiyor. Çünkü ölümden kaçan bir insan mertlikten nâmertliğe doğru kaçmış oluyor ve ondan sonraki hayatı, hayat denmeyecek bir hale gelebiliyor. Bir müslüman yeri geldiği zaman Allah rızası için şehit olmasını da, şehit olacağı yeri bilip ona göre tercihini isabetle yapmasını da öğrenmelidir. Bunu da düşünmeli ve bu hususta da kararlı olmalıdır. Biz şehit olma sevgisini, duygusunu ve bir de cihadı unuttuğumuz için bu asırlarda zillete uğramış bir ümmetiz. Bu haller cihadı unuttuğumuz için başımıza gelmiştir. Başka ümmetler onun için bizim üstümüze çullanmışlardır. Şehitliği özleyen, cihadı bir peygamber mesleği olarak gören o anlayış unutulduğu için ümmet zillete müptela olmuştur, zillet illetine tutulmuştur. Halbuki Peygamber Efendimiz; أمرت بالجهاد ümirtü bi’l-cihadi. “Ben cihatla emrolundum” “Bu ümmetin ruhbanlığı cihattır.” diye bildirmiştir.[11]
Allahu Teâlâ hazretleri bizleri izzetli, kuvvetli müslüman eylesin. Saîd olarak yaşatsın, şerefiyle yaşatsın. Şehit olarak âhirete göçmeyi nasip eylesin. Bir insan şehitliği cân u gönülden isterse, yatağında ölse bile Allah onu şehitlik mertebelerine eriştirirmiş. Ben o tarafı da onun için istiyorum. Herkes ister, herkesin hoşuna gider; hem yatağında ölmek hem de şehit sevabını almak. Ama aslında şehitliği de istemek lazım. O aslını da istemeden yatağında yatınca şehit olarak ölünmüyor; aslını da istemek lazım. Hayat çok önemli bir olay değildir. Gerektiği kadar hayatı tattınız, biliyorsunuz. Allah hayırlı uzun ömür versin. Ama Cenâb-ı Hak şehitliği isteyerek, ölümden korkmayarak, ölümü de -zamanı gelir bir nimet olur- göze alarak İslâm için güzel çalışmalar yapmanızı nasip eylesin.
Cenâb-ı Hak güzel yerlerde, güzel vesilelerle; sıhhatle, âfiyetle, devletle, şevketle, saadetle, selametle nice nice defalar buluştursun, görüştürsün. İbadetleriniz makbul olsun, dualarınız müstecâb olsun. Allah hepinizden razı olsun. Birbirinize karşı yardımlarınız, ikramlarınız olmuştur. Bize çok yardımlarınız, ikramlarınız oldu. Hepinizden Allah razı olsun. Haklarınızı helal edin. Birbirlerinize de helal edin. Biz de size helal ediyoruz.
Sizlerin, bizlerin üzerimizde ödeyemediğimiz kul haklarımız varsa Allahu Teâlâ hazretleri, çaresizlerin çaresini bilir, bulur. Cenâb-ı Hak her şeyi bilir, çaresizin çaresâzı Cenâb-ı Hak’tır. -Çaresâz, çare olan demek- Çaresini bulamadığımız kul haklarımız, borçlarımız varsa; -sahibi ölmüş, nerede olduğu belli değil, birisinin hakkı üzerimize geçmiş, ödemek istiyoruz, ödeyememişiz. Ben kendi hayatımı düşünüyorum, çok üzülüyorum; “Ne diye üniversitede hocalık yaptım, yirmi yedi sene devletten ne diye maaş aldım?” Mümkün olsa hepsini ödemek istiyorum; “Elimden gelse ödeyeyim.” diye düşünüyorum. Sanıyorum hepinizin de buna benzer düşünceleri, endişeleri vardır. Cenâb-ı Hak, kul haklarını ödememizi nasip etsin. Ödeyemediklerimizi de lütfuyla, keremiyle bizim namımıza o ödesin. Hak sahiplerini razı etsin, bizi kul haklarından kurtarsın. Kulların yakamıza yapışıp “Hakkımı istiyorum.” diye bizden davacı olmasından kurtarsın.
Günahlarımızı afv u mağfiret eylesin. Bizi anamızdan doğduğumuz gündeki gibi tertemiz bir halde, ruhumuzu teslim ettiğimiz zaman günahsız olarak âhirete göçenlerden eylesin. Arş-ı Âlâ’sının gölgesinde gölgelendirsin. Peygamber Efendimiz’le cennetine dâhil eylesin, Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin, selamına mazhar eylesin, Rıdvân-ı Ekber’ine nail eylesin, cemaliyle müşerref eylesin.* 
------------------
* 20 Ekim 1999. S. Arabistan.
[1] 29/Ankebut, 69.
يأتى على الناس زمان يقتل فيه العلماء كما تقتل الكلاب فياليت العلماء فى ذلك الزمان تحامقوا (الديلمى عن ابن عباس) [2]
أخرجه الديلمى (5/439، رقم 8671) Râmûzu’l-ehâdis, 503/12.
[3] 7/A’râf, 187.
[4] Bk. Buhârî, “Rekâik”, 3, r. 6416; Tirmizî, “Zühd”, 24, r. 2333; İbn Mâce, “Zühd”, 3, r. 4114; Ahmed b. Hanbel, II, 24, r. 4764; 
[5] Bu ibare ile kaynaklarda geçmiyor. Kütübü tis’a dışındaki kaynaklarda “İza mate ehadüküm veya men mate”ibareleriyle mevcut.
[6] 2/Bakara, 223.
[7] Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, I, 161, r. 809.
[8] 12/Yusuf, 53.
[9] 7/A’raf, 27.
[10] 12/Yusuf, 5; 35/Fâtır, 6.
[11] «لِكُلِّ نَبِيٍّ رَهْبَانِيَّةٌ، وَرَهْبَانِيَّةُ هَذِهِ الْأُمَّةِ الْجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ»
Ahmed b. Hanbel, III, 266, r. 13807; İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV, 205, r. 19333; Ebû Ya'lâ, Müsned, VII, 210, r. 4204; Beyhakî, Şu'abu'l-îmân, VI, 95, r. 3923; Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr,I I, 156, r. 949.

Sayfa Başı