M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Kadir Gecesi

M. Es'ad Coşan

 Bir şey sevildiği zaman çabuk geçer. Sıkıntılı dakikalar; hastalıklar, ağrılar geçmek bilmez, ama hoş vakitler çarçabuk geçiverir. Doğrusu bu ay o kadar tatlı ki nasıl böyle oldu da yirmi altı gününü geçiriverdik. Daha dün gibi geliyor. Şahsen ben hayret ediyorum; çok çabuk geçti. Bu gecesi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den rivayet edilen hadîs-i şerîflere göre Allah tarafından unutturulmuş, saklanmış, hikmetli olarak, belirli bir sebebe dayalı olarak gizlenmiş olmakla beraber, çok kuvvetli bir ihtimal olarak Kadir gecesidir.

Kadir gecesi, böyle bir mübarek kandil; sevdiğimiz, kutladığımız mübarek kandillerden üç ayların sonundaki kandil. Recep ayı girdiği zaman ayın ilk cuma gecesi Regaib kandilidir. Bu gece, meleklerin çok rağbet ettiği -rağbet kelimesi, çoğul sîgası ile regaib kelimesi; yani rağbet edilen, pek çok güzelliklerin içinde bulunduğu- muhteşem, güzel bir gecedir. Regaib gecesi üç ay önce geçti.
Ondan sonra Receb’in yirmi yedisinde -Receb ayı bundan iki ay önceki kamerî aylardan- Miraç Kandili geçti. Miraç kandili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in hiçbir kula nasip olmamış çok büyük bir iltifata, çok büyük bir davete mazhar olduğu ve çok büyük müşahedeler, gözlemler görüp, çok büyük seyranlar eyleyip bize anlattığı değerli bir gecedir.
Bu da geçti; ondan sonra mübarek Şaban ayı geldi. Şaban ayının ortasında da Beraat kandilimiz var. Beraat kandili de bazı alimler tarafından Duhan sûresi’nde baştaki âyetlerde anlatılan gecedir diye beyan ediliyor.
 حم. وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ. إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ. فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ. أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ. رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ. رَبِّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ
Bismillâhirrahmânirrahîm. Hâ mîm. Ve’l-kitâbi’l-mübîn. İnnâ enzelnâhü fî leyletin mübâraketin innâ künnâ münzirîn. Fîhâ yüfraku küllü emrin hakîm. Emran min indinâ innâ künnâ mürsilîn. Rahmeten min Rabbike innehû hüve’s-semîu’l-alîm. Rabbi’s-semâvâti ve’l-ardi ve mâ beyne-hümâ in küntüm mûkinîn.[1] Sadakallâhü’l-azîm.
Burada bir mübarek geceden bahsediliyor. Bu mübarek gecede çok mühim, ilâhî, mukadderata ait kararların alındığı bildiriliyor. Çok önemli kararların kararlaştırıldığı mübarek bir gece olarak anlatılıyor. Bu gece üzerinde alimlerin iki görüşü var: Bir kısmı burada;
İnnâ enzelnâhü fî leyletin mübaraketin. “Biz onu mübarek bir gecede indirdik.” cümlesinden yakalayarak, Kur’ân-ı Kerîm’in de Kadir gecesinde indirildiği;
 إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
İnnâ enzelnâhü fî leyleti’l-kadri diye belirtildiği için bazı alimler, Duhan sûresinin başındaki âyet-i kerîme de Kadir gecesini bildiriyor demişler. Bazı alimler de;
Buradaki hû zamiri o demek; o, Kur’ân-ı Kerîm’e mi gidiyor, yoksa daha başka ince anlamları mı var? Hadîs-i şerîflere göre Şaban’ın on beşinci gecesi, “Bir senelik yapılacak mukadderat faaliyetlerin meleklere teslimi gecesidir.” diye bildirilen ayrı bir gecedir, Kadir gecesi ayrı gecedir diye bildirmişler. Demek ki o âyetler de Kadir gecesi ile ilgili olabilir; ama Kadir gecesi ile ilgili elimizde, Kur’ân-ı Kerîm’imizde Kadir sûresi var.
 إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ. وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ. لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ. تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ. سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
Bismillâhirrahmânirrahîm. İnnâ enzelnâhü fî leyleti’l-kadri. Ve mâ edrâke mâ leyletü’l-kadri. Leyletü’l-kadri hayrun min elfi şehrin. Tenezzelü’l-melâiketü ve’r-rûhu fîhâ bi-izni Rabbihim min külli emrin. Selâmün hiye hattâ matlai’l-fecri.[2]
Bu müstakil, başlı başına Kadir gecesine tahsis edilmiş bir sûre. Burada belirtiliyor ki;
İnnâ enzelnâhü fî leyleti’l-kadri. Kadir gecesinde bir muazzam olay olmuş. Allahu Teâlâ hazretleri, “Biz onu Kadir gecesinde indirdik.” buyuruyor. Onu dediği Kur’ân-ı Kerîm. Kur’ân-ı Kerîm’i Kadir gecesinde indirdik demiş oluyor.  6242 âyet-i kerîmelik Kur’ân-ı Kerim, bir gecede bütünüyle nasıl inmiş?
Abdullah b. Abbas radıyallâhu anh buyuruyor ki; Kur’ân-ı Kerîm, bir gecede mukadderatın yazılı olduğu levh-i mahfuzdan sema-i dünyaya indirildi. Âyet-i kerîmeler, indirildiği sema-i dünyadaki Beytü’l-izze’den yirmi üç senede olayların gelişmesine göre toplu toplu, demet demet Peygamber Efendimiz’e bildirildi. Demek ki levh-i mahfuzdan sema-i dünyaya bir toplu gelişi var; Kadir gecesi o gece olmuş oluyor. Demek ki Kur’ân-ı Kerîm’in bize, sema-i dünyaya indirildiği muhteşem gece, Kadir gecesidir.
Kadir gecesinin bir özelliği de üçüncü âyet-i kerîmede belirtiliyor:
Leyletü’l-kadri hayrun min elfi şehr. “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” Bin tane ay; insan bin ay ibadet etse, namaz kılsa, tesbih çekse, cihat eylese, yapabileceği sevaplı bütün işleri yapsa, bu Kadir gecesi ondan daha hayırlı. Bir Kadir gecesi, bin aylık ibadetten daha hayırlı; hayrun min elfi şehrin. Bir gece daha üstün. Tabii bu Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük bir ikramı. Bunun hakkında rivayetler var. Onları okuyayım.
Mücahit’ten nakledildiğine göre -rahmetullâhi aleyh-, Peygamber Efendimiz’den rivayet edilmiş ki;
أن النبي صلى الله عليه وسلم ذكر رجلاً من بني إسرائيل لبس السلاح في سبيل الله ألف شهر ،قال فعجب المسلمون من ذلك ، فأنزل الله { إنا أنزلناه في ليلة القدر وما أدراك ما ليلة القدر ليلة القدر خير من ألف شهر } التي لبس فيها ذلك الرجل السلاح في سبيل الله ألف شهر
Enne’n-nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem zekera racülen min Benî İsrâîle lebise’s-silâha fî sebîlillah elfi şehr. Kâle fe-acibe’l-müslimûne min zâlike, fe enzelallâhu azze ve celle “innâ enzelnâhü fî leyleti’l-kadr ve mâ edrâke mâ leyletü’l-kadr” elletî lebise fîhâ zâlike’r-racülü es-silâh fî sebîlillah elfi şehr.
Peygamber Efendimiz, Allahu Teâlâ hazretlerinin kendisine bildirdiği, mânevî imkânlarla öğrettiği bilgilerle eski ümmetlerin hallerini ashabına anlatırdı. Eski ümmetlerdeki mübarek insanların hayatlarını nasıl geçirdiğine dair bilgiler verirdi. Hadîs-i şerîflerin bir kısmı eski devirlerle ilgili çok kıymetli bilgileri ihtiva ediyor. O bilgilerin arasında Peygamber Efendimiz bir sohbetinde Benî İsrail’den bir kişinin, belinde kılıcı bin aylık ömrünü Cenâb-ı Hakk’ın yolunda, cihatla geçirdiğini anlatmış. Müslümanlar bunu duyunca “mâşallah” demişler, hayret etmişler, hayran kalmışlar. Bin ay Allah yolunda çarpışmış, çalışmış, ömrünü Allah’ın rızası yolunda geçirmiş.
Bin ay seksen üç sene kadar eder. Bini on ikiye böldüğünüz zaman seksen üç eder. İyi yaşayan bir insanın ömrü aşağı yukarı seksen üç yıldır. Bu seksen üç yıla Kur’ân-ı Kerîm’de başka bir isim de veriliyor; bir ömüre hukub deniliyor. Hukub; ha, kaf ve be harfi, çoğulu ahkâb geliyor. Bu kelimeyi ömür diye tercüme edebiliriz. Aşağı yukarı açıklamalara bakılırsa, lügatlerde seksen küsur sene yani bir ömür bin ay gibi oluyor. Bir ömür Allah yolunda geçirip de sevaplar kazanınca sahabe-i kiram hayran kalmışlar, hayret etmişler, mâşallah demişler. Onun üzerine Allahu Teâlâ hazretleri, “Kadir gecesini sizlere ihsan eyledim; Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” diye bu müjdeli sûreyi Peygamber Efendimiz’e indirmiş.
Elhamdülillah, demek ki bu gece, Allahu Teâlâ hazretlerinin ümmet-i Muhammed’e çok büyük, müstesna bir hediyesi. İnsanın bir ömür boyu ibadet ederek kazanacağı sevap imkânını Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’e, ümmetine, yani bizlere ihsan etmiş. Bunu yakaladığımız zaman, Kadir gecesinde ibadet ettiğimiz zaman; başkalarının bir ömür boyu çalışarak kazanacakları sevapları kazanabileceğiz. Büyük bir ikram!
Aliyyü’bnü Urve’den gelen ikinci bir rivayette de şöyle:
ذَكَرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا أَرْبَعَةً مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَبَدُوا اللَّهَ ثَمَانِينَ عَامًا، لَمْ يَعْصَوْهُ طَرْفَةَ عَيْنٍ، فَذَكَرَ أَيُّوبَ وَزَكَرِيَّا، وَحِزْقِيلَ بْنَ الْعَجُوزِ، وَيُوشَعَ بْنَ نُونٍ، قَالَ: فَعَجِبَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ ذَلِكَ، فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ فَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ، عَجِبَتْ أُمَّتُكَ مِنْ عِبَادَةِ هَؤُلاءِ النَّفَرِ ثَمَانِينَ سَنَةً لَمْ يَعْصَوْهُ طَرْفَةَ عَيْنٍ، فَقَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ خَيْرًا مِنْ ذَلِكَ، فَقَرَأَ عَلَيْهِ:  " إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ " ، هَذَا أَفْضَلُ مِمَّا عَجِبْتَ أَنْتَ وَأُمَّتُكَ،قال فَسرَّ بِذَلِكَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَالنَّاسُ مَعَهُ.
Zekera Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yevmen erbaaten min Benî İsrâîl. Abedullâhe semânîne âmen lem ya’savhu tarfete aynin, fe-zekera Eyyûbe ve Zekeriyyâ ve Hızkîle’bne’l-‘acûzi ve Yûşa’a’bne Nûnin rahmetullâhi aleyim. Kâle fe-‘acibe ashâbu Resûlillah sallallahu aleyhi ve sellem min zâlike, fe-etâhu Cibrîlü fe-kâle: yâ Muhammed! Acibet ümmetüke min ibâdeti hâülâi’n-neferi semânîne seneten lem ya’savhu tarfete aynin, fe-kad enzelallâhü hayran min zâlike fe-karaa aleyhi: “İnnâ enzelnâhü fî leyleti’l-kadri ve mâ edrâke mâ leyletü’l-kadri leyletü’l-kadri hayrun min elfi şehrin.” Hâzâ efdalü mimmâ acibte ente ve ümmetüke, kâle fe-serre bi-zâlike Resûllullah sallallahu aleyhi ve sellem ve’n-nâsü meahû.
Ali b. Urve’den gelen rivayete göre Peygamber Efendimiz, bir sohbetinde Benî İsrail’den dört mübarek zâtın nasıl ömür geçirdiklerini anlatmış. Bu dört mübarek zât; Eyüb aleyhisselam, Zekeriya aleyhisselam, Hezkil aleyhisselam ve Yûşâ aleyhisselam’dır.
Abedullâhe semânîne âmen. “Cenâb-ı Hakk’a seksen yıl ibadet etmişler.” Lem ya’savhu tarfete aynin. “Gözü kapatıp açıncaya kadarki bir göz kırpıştırıcı zaman kadar bile Cenâb-ı Hakk’a isyan etmemişler, seksen yıllık ömürlerini de böyle güzel geçirmişler bu mübarekler.”
Zekeriya aleyhisselam’ı biliyoruz. Kabri, makamı Halep şehrinde; camisi var. Orada bir ziyaret nasip oldu. Eyüp aleyhisselam bizim memleketimizde; Urfa’da makamı var; cami ve diğer ziyaretgâhları var. Yûşâ aleyhisselam da Musa aleyhisselam’ın ashabından yiğit bir delikanlı, komutan; çok başarılı işler yapmış. O da Kehf sûresinde fetâ diye, Musa aleyhisselam’ın yanındaki yiğit kişi diye anılıyor.
Peygamber Efendimiz; bu dört zât, bir de Hezkil aleyhisselam, seksen yılı Allah’a çok güzel ibadet ederek geçirdiler diye anlatmış. Fe-acibe ashabu Resûlillah sallallahu aleyhi ve sellem min zâlike. “Ashab-ı Resûlullah rıdvanullah aleyhim ecmain buna hayret etmişler, hayran kalmışlar, ‘mâşallah’ demişler.” “Biz böyle yapamayız.” gibi düşünmüşler. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam gelmiş ve Peygamber Efendimiz’e buyurmuş ki;
“Ya Muhammed! -Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed- Sen ve ümmetin, ashabın bu dört kişinin bir göz kırpıştıracak kadar kısa zamanda bile Allah’a isyan etmeden, seksen yıl güzel ömür geçirdiklerine hayran kaldınız, beğendiniz, imrendiniz ya, onun üzerine Allahu Teâlâ hazretleri bundan daha hayırlısını size ihsan eyledi, indirdi diyerek innâ enzelnâhü sûresini okumuş.”
Bu iki rivayetten anlaşılıyor ki, Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’e, ümmetine, dolayısıyla bize böyle büyük bir ihsan, büyük bir imkân lutfeylemiş; Elhamdülillah!
Kadir gecesi tamam, iyi de; bu gece hangi gece? Kadir gecesi ile ilgili rivayeti hadîs-i şerîflerden okuyalım.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri; Peygamber Efendimiz’in meşhur sahabisi, Peygamber Efendimiz’e candan bağlı, gayretli, bir mübarek zât. Demiş ki:
 انا كنت اسال الناس عنه
Ene küntü es’elü’n-nâse anhâ. “Kadir gecesini öğrenmek için etrafımdaki arkadaşlara ‘Kadir gecesi hakkında bilginiz nedir?’ diye soruyordum.”
Bu arada Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin eline imkân geçmiş, Peygamber Efendimiz’e demiş ki:
  قلت يا رسول الله اخبرنى عن ليلة القدر أفى رمضان هى او فى غيره بل هى فى رمضان  قلت: تكون مع الأنبياء ما كانوا، فإذا قبضوا رفعت؟ أم هي إلى يوم القيامة؟ قال: بل هي إلى يوم القيامة قلت: في أي رمضان هي؟ قال: التمسوها في العشر الأول، والعشر الأواخر قلت: في أي العشرين هي؟ قال: ابتغوها في العشر الأواخر  لا تسألني عن شيء بعدها
Kultü yâ Resûlallah! Ahbirnî an leyleti’l-kadri e fî Ramadân hiye ev fî gayrihî. Bel hiye fî Ramadân. Kultü tekûnü mea’l-enbiyâi mâ kânû fe-izâ kabedû rufiat em hiye ilâ yevmi’l-kıyâme? Bel hiye ilâ yevmi’l-kıyâme. Kultü fî eyyi Ramadân hiye? İltemisûhâ fi’l-aşri’l-evveli ve’l-aşri’l-âhiri. Fî eyyi’l-aşrîne hiye? Kâle: İbtegûhâ fi’l-aşri’l-evâhir. Lâ tes’elnî an şey’in ba’dehâ.
Kadir gecesini anladık; Kur’ân-ı Kerîm’de bin aydan daha hayırlı olduğunu belirten sûre de var, okuyoruz. “Yâ Resûlallah! Bu Kadir gecesi Ramazan ayı içinde mi, yoksa Ramazan’ın dışındaki bir başka ayda mı, zamanı neresi?” diye Peygamber Efendimiz’e sormuş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;  Bel hiye fî Ramadân. “Başkasında değil, Ramazan’ın içindedir.” Kadir gecesinin kesin olarak Ramazan’da olduğunu böylece cevabında buyurmuş.
Kultü tekûnü mea’l-enbiyâi mâ kânû fe-izâ kabedû rufiat em hiye ilâ yevmi’l-kıyâme? “Yâ Resûlallah! Bu peygamberlerin hayatları zamanında olan bir şey mi, peygamberlerin bereketinden olan bir şey mi, peygamber âhirete göçerse kaldırılacak bir şey mi, yoksa peygamber âhirete göçse de kıyamete kadar bu sevaplı gece bir fırsat olarak mü’minlerin elinde olacak bir gece mi?” diye de sormuş. Yani kibarca diyor ki;
“Yâ Resûlallah! Bu senin yaşadığın asr-ı saadete mahsus bir gece mi, aramızda sen varsın, başımızın tâcısın, gözümüzün sevincisin, gönlümüzün şenliğisin. Senin bereketine mi, bu fırsat sen gidince yok mu olacak, müslümanların elinden imkân kaçacak mı, yoksa kıyamete kadar her Ramazan’da bu gece olacak mı?” diye bunu da sormuş. İyi ki sormuş radıyallâhu anh. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
Bel hiye ilâ yevmi’l-kıyâme. “Sırf benim yaşadığım asr-ı saadetime, bana, benim ömrüme, hayatıma mahsus değil, kıyamete kadar.” Elhamdülillah. Buna da hamd ü senalar olsun. Demek ki bu gece, kıyamete kadar her müslümanın rastlayabileceği, ibadetle geçirdiği zaman çok sevaplar kazanabileceği bir fırsat olarak mevcut. Yine sormaya devam etmiş:
Kultü fî eyyi Ramadân hiye? “Dedim ki, yâ Resûlallah! Ramazan’ın neresinde?” Tam geceyi yakalamak istiyor. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
İltemisûhâ fi’l-aşri’l-evveli ve’l-aşri’l-âhiri. “Bunu Ramazan’ın ilk on gününde ve son on gününde arayın.” Bu hususta Peygamber Efendimiz’in cevabını iyi duyamamış, bir daha sormuş. Yani biraz kaçırmış olduğunu söylüyor.
Fî eyyi’l-aşrîne hiye? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e, “Bu hangi günlerdeydi yâ Resûlallah?” diye bir daha sormuş.
Kâle: İbtegûhâ fi’l-aşri’l-evâhir. “Onu Ramazan’ın son on gününde bulmaya çalışın, gayret edin.” Ama arkasından da demiş ki;
Lâ tes’elnî an şey’in ba’dehâ. "Bu sorudan sonra başka soru sorma.” Son on günü olduğunu söylüyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, “Artık ondan sonra da daha fazla bana soru sorma.” demiş.
Ebû Hureyre radıyallâhu anh’ten gelen bir bilgiye göre Peygamber Efendimiz Ramazan ayları geldikçe Ramazan’ın başındaki hatırlatma konuşmalarında, Kadir gecesinin olduğunu beyan edermiş. “Ramazan’ın içinde Kadir gecesi var; dikkat edin, gözünüzü açın, bu Kadir gecesini yakalamaya çalışın.” diye beyan edermiş. Bir keresinde böyle bir Ramazan ayı geldiği zaman Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
قَدْ جَاءَكُمْ شَهْرُ رَمَضَانَ شَهْرٌ مُبَارَكٌ افْتَرَضَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ صِيَامَهُ تفْتَحُ فِيهِ أَبْوَابُ الْجَنَّةِ وَتغْلَقُ فِيهِ أَبْوَابُ الْجَحِيمِ وَتُغَلُّ فِيهِ الشَّيَاطِينُ فِيهِ لَيْلَةٌ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ مَنْ حُرِمَ خَيْرَهَا فَقَدْ حُرِمَ
Kad câeküm şehrü Ramadâne. Şehrün mübârakün. İfterada’llâhu aleyküm sıyâmehû. Tüftehu fîhi ebvâbü’l-cenneti ve tuğlaku fîhi ebvâbü’l-cahîm. Ve tüğallü fîhi’ş-şeyâtînü fîhi leyletün hayrun min elfi şehrin men hurime hayrehâ fe-kad hurime.
Kad câeküm şehrü Ramadâne. “Size Ramazan ayı yetişti geldi.” Şehrün mübârekün. “Bu mübarek bir aydır.” Ramazan ayı mübarek bir aydır, işte geldi demiş. İfterada’llâhu aleyküm sıyâmehû. “Allah bu ayda oruç tutmayı size farz kıldı.” Peygamber Efendimiz; “Ey mü’minler! Ramazan ayı geliyor, orucu farz, onun için orucunu tutun.” diye hatırlatıyor. Tüftehu fîhi ebvâbü’l-cenneti ve tuğlaku fîhi ebvâbü’l-cahîm. “Bu Ramazan ayında cennetin kapıları açılır ve cehennemin kapıları kapanır.” İnsanların lehine güzel gelişmeler oluyor. Ve tüğallü fîhi’ş-şeyâtîn. “Şeytanlar zincirlere kelepçelere takılarak bağlanırlar.” Şeytanların müslümanları kandırma, aldatma şeklinde zarar vermeleri de engelleniyor. Bunları anlattıktan sonra bir cümlesi daha var Peygamber Efendimizin; fîhi leyletün hayrun min elfi şehrin. “Bunun içinde öyle bir gece var ki bu gelen Ramazan’ın içinde öyle bir gece var ki bin aydan daha hayırlıdır.”
Ramazan’ın ne kadar güzel, ne kadar sevaplı bir ay olduğunu biliyorsunuz; ama Peygamber Efendimiz o sevapların ötesinde çok özel, çok dikkate değer bir başka şeyi hatırlatıyor, bir de Kadir gecesi var diye özellikle beyan ediyor. Dikkat edin, Ramazan geliyor, bunun içinde bir de Kadir gecesi var. Arkasından da buyuruyor ki; Men hurime hayrahâ fe-kad hurime. “Kadir gecesini kaçıran, hayrını yakalamayan, elde edemeyen Ramazan’ı kaçırmış olur, büyük ziyana uğrar.” Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Kadir gecesini bulmaya kendi hayatında şöyle bir tedbirle bize de yol göstermiş:
Her Ramazan, Ramazan’ın son on günü olduğu zaman ibadet maksadı ile evinden ayrılıp camiye yerleşip gece gündüz camide kalmaya başlamış. Ömrünün Ramazan orucu farz kılındıktan sonraki bütün senelerinde, Ramazan’ın son on gününde tamamen ibadetle meşgul olayım diye evinden ayrılıp camide yatıp kalkmış.
Bir seferinde bakmış ki, kadınlar bu işe önceden heves etmiş girişmişler, mescidin orasını, burasını perdelerle ayırmışlar. Onlar böyle “ibadet edeceğiz” diye yerleri alınca Peygamber Efendimiz kadınların olduğu yerde olmasın diye girmemiş. Şevval ayına kaydırmış, yani Ramazan’dan sonraki, bayramdan sonraki aya kaydırmış, o sene de itikâfı yine yapmış. Bunun adı itikâf, itikâf sünneti; evinden ayrılıp camiye girip tam ibadetle meşgul olmak. Peygamber Efendimiz nerede otururdu?
Mescide bitişik evde otururdu, evi mescitle beraber yapılmıştı. Arsayı kendisi satın almıştı; bir tarafına mescidini yaptı, öbür tarafına da, bitişiğine evini yaptı. Peygamber Efendimiz’in evinin bir kapısı açıldığı zaman mescidin içine adımını atardı. Evin mescide kapısı vardı. Düşünün; evi mescide bitişik olduğu halde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ne yapıyor?
Son on gün, daha iyi, daha yoğun, daha çok ibadet edeyim diye artık evinde de yatmıyor, mescide geliyor, tamamen mescitte vaktini geçiriyor. Bu neden?
Evin içindeki günlük yaşamdan kayıplar olmasın diye. Yemek var, konuşmalar var, hanımla, çocukla ilgili işler var, evin hali; ama cami ibadet yeridir. Daha yoğun, daha tam, daha çok ibadet etmek için mescide geliyor ve son derece tatlı, son derece güzel bir şey oluyor. İnsanın evinden ayrılıp tamamen kendisini böyle ibadete vermesi çok tatlı bir şey oluyor. Peygamber Efendimiz böyle yapmanın çok sevap olduğunu beyan etmiş.
Ramazan’ın son on gününde itikâfa girenin sevabı, mükâfatı neydi?
İki haccetmek, iki umre yapmak kadar büyük sevap kazanıyor. Biliyorsunuz, haccetmek büyük bir ibadet, muazzam bir ibadet, masraflı bir ibadet, uzun zaman alan bir ibadet. Sizin bir hac yapmanızı düşünün; Stokholm’den hac yapıp gelinceye kadar bir kere en aşağı bir ay lazım veya biraz sıkıştırabilirsiniz; ama gene de uzunca bir zaman lazım. İşinizi ayarlamanız gerekiyor, bayağı bir ayrı kalmanız gerekiyor, sonra bayağı da bir para vermeniz gerekiyor. Karayolu ile gitseniz uzun bir yol, uçakla gitseniz öyle. Hem masraflı, hem yorucu, hem de uzun.
İnsanın Ramazan’ın son on gününde itikâf etmesine iki tane hac, iki tane umre yapmak kadar sevap veriyor.
Bunlar neden? Olayları tespit ettikten sonra nedenleri üzerinde de biraz düşünelim. Niye böyle? Allahu Teâlâ hazretleri bize yakın. Kur’ân-ı Kerîm’de bunu beyan ediyor, bildiriyor. Karîb Arapça’da yakın demek. Allahu Teâlâ hazretleri bize yakın. Hatta Kur’ân’ı Kerîm’de buyruluyor ki:
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Ve nahnü akrabu ileyhi min habli’l-verîd.[3] “Biz insanoğluna kalbindeki ana damardan daha yakınız, şah damarından daha yakınız.”
Başka âyet-i kerîmeler var, onda da şu ifade var:
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ  
Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm?[4] “Ey insanlar! Siz nerede olursanız olun Allah yanınızda.”
Peki, Allah bize bu kadar yakın da biz Allah’a yakın mıyız?
Değiliz. İnsanlar günahları işledikçe, Allah onlara yakın olduğu halde insanlar Allah’tan uzaklaşıyorlar. Allah’tan uzaklaşıyorlar, günah işledikçe perdeler geliyor, perdeler geliyor, perdeler geliyor, kapanıyor, kapanıyor, kapanıyor, engeller… Bakın, şu arkanızı dayadığınız yastığın arkası dışarısıdır. Az ötesi dışarısıdır. Camın ötesi dışarısıdır ama cam var, duvar var. Dışarısı yakın ama oraya gidemiyorsunuz. Demek perde olursa, engel olursa, yakınlık engellenirse insan mahrum oluyor. Veyahut şöyle diyelim; dışarıdaki bir insan o oturduğunuz yere oradan gelemiyor, yakın ama mani olunca yakınlığına rağmen gelemiyor.
İşte kulun günahlardan temizlenmesi, arınması lazım, içinin yıkanması lazım,  zihninin, kalbinin yıkanması lazım, bu engellerin kalkması lazım… “Allah kuluna o kadar yakın, neden ben Rabbime o kadar uzağım?” Çünkü kafan, aklın fikrin, keyfin, düşüncelerin başka yerde...  Sen O’nu istemezsen, O seni ister mi? Arayacaksın, isteyeceksin, seveceksin, gayret edeceksin, kavuşmaya çalışacaksın.
Yunus Emre’yi dinlemedin mi, Mevlânâ hazretlerini okumadın mı, büyük evliyâullahın Allah sevgilerinden hiç etkilenmedin mi, o mübareklerin hayatlarından anlatılan parçalardan hiç etkilenmedin mi?
Etkilenmiyor. İnsanlar dış dünya ile uğraşıyor, dıştaki olaylarla oyalanıyor; ama asıl en güzel olan şeyden uzak kalıyor. Hazinenin üstüne oturuyor, hazinenin yanında duruyor, ama hazineden uzak oluyor. Şimdi bu çelişkinin kalkması lazım… Bu çelişkinin kalkmasının yolu kahve, sinema, tiyatro, çarşı pazar, bahçe, plaj değil, dış dünya değil! İnsanın iç dünyasını tanıması, iç dünyasına yönelmesi lazım. İç dünyasına yönelmesi dışarıda olmuyor. Sen tam düşünmeye başlıyorsun, birisi geliyor, bir söz söylüyor, düşüncelerin dağılıyor. Tam güzel duyguları yakalıyorsun, bir olay engelliyor. Onun için insanın dış dünyadan kendisini sıyırıp ilişkilerden sıyırıp şöyle bir yoğunlaşması gerekiyor; konsantre olmak diyorsunuz ya siz. Santi merkez demek; konsantre merkezîleşmek, yani dağınık olan şeyleri derleyip toplamak demek.
İnsanın dağınık olan duygularını, aklını, fikrini, düşünce kabiliyetini, sezgisini, sezmek kabiliyetini, sevgi kabiliyetini ne yapması lazım?
Dağınıklıktan toparlayıp Cenâb-ı Hakk’ı tanımaya yönlendirmesi lazım. Her şeyi biliyoruz; 21. yüzyılın akıllı insanları Allah’ı hiç bilmiyor. Her zaman yanında olan, hem de kendisine en büyük iyilikleri yapmış olan, kendisini yaratan, yaşatan, hayat veren, nimet veren, sağlık veren, rızık veren Allahu Teâlâ hazretlerine, insanların bir teşekkür borcu yok mu? Tanıması gerekmez mi?
Birisi her gün evine kucak kucak hediyeler gönderse, insan o hediyeleri alsa, açsa, sevinse. Ne yapar insan, ne yaparsınız? Her gün böyle güzel hediyeleri alsanız, hem de aile boyu herkese geliyor; hanıma geliyor, öyle güzel paketlenmiş kutuyu açıyor, içinden çıkan şeyi görünce, “Aman kumaş ne kadar güzel, dikişi ne kadar güzel, ne kadar iyi mal…” Bakıyor, hayran kalıyor. Sen açıyorsun kutunu, hediyeler; çocuklar açıyor, seviniyor, sevincinden uçuyor, oynayacaklar falan…
“Bu hediyeleri gönderen kim?” diye merak etmez misiniz? Kim bu beni seven insan, bu hediyeleri her gün bana gönderiyor? Cenâb-ı Hak bize hediye göndermiyor mu, biz nimetler içinde yüzmüyor muyuz? Her gün nimetler içinde yüzerek yaşamıyor muyuz? Nimet deryasında zevk ü sefâ ederek yaşamıyor muyuz? Peki, bu nimetleri gönderen Allah’ı bilmemiz, tanımamız, gerekmiyor mu, teşekkür etmemiz gerekmiyor mu?
Gerekiyor. Nasıl tanıyacaksın? Akıl o tarafta değil, aklını kullanmıyorsun, düşünmüyorsun. O zaman insanın ne yapması lazım? Aklının dağınıklığını, kendisinin derbederliğini toparlaması, kendisine bir çeki düzen vermesi, kendisine gelmesi lazım, bu konuya eğilmesi lazım. Eğildiği, yoğunlaştığı, konsantre olduğu zaman olur.
Allahu Teâlâ hazretleri bir kulunun kendisini istemesinden çok memnun oluyor. Bir kulunun günahlardan dönmesine çok seviniyor, çok razı oluyor, hoşnut oluyor. Kkulu kendisine şöyle bir tavır, bir jest diyorsunuz ya, şöyle bir hareket yaptığı zaman Cenâb-ı Hak’tan çok büyük teveccühler geliyor. Onun için insanın bunu yapması lazım. İşte İslâm insana bu fırsatı hazırlıyor. Hem de o kadar güzel hazırlıyor ki günlük yaşantının içinden yavaş yavaş, bir rampadan yavaş yavaş yükseltmeye başlıyor insanı.
Üç aylık bir süreç dikkat ederseniz; Receb ayında başlıyorsunuz, -Receb ayını geçeli iki aydan, iki buçuk aydan daha fazla oldu- kandiller, oruçlar, vaazlar vesaire derken İslâm bizi yavaş yavaş bu güzel âleme doğru yükseltiyor. Ramazan girince ibadetler, teravihler, daha da yükselmeye devam ediyoruz. Göklere doğru çıkmaya devam ediyoruz, ediyoruz, ediyoruz, Ramazan’ın sonuna geliyoruz. Artık insan rûhen hazırlanıyor, Ramazan’da da çevre değişiyor. Değişmiyor mu?
Hadîs-i şerîfte belirtildiği gibi mânevî çevremiz değişiyor; süsleniyor, güzelleşiyor, cennetin kapıları açılıyor, cehennemin kapıları kapanıyor, şeytanlar bağlanıyor. Biz de hissetmiyor muyuz çevremizin değiştiğini? Ramazan’dan önceki ile şimdiki yaşamımız farklı değil mi? Çok farklı. Duygularımız çok farklı değil mi? Çok farklı, çok güzel. Bu hazırlanmış çevrede, en son noktada artık göklere çıkmışken, en yüksek noktalara gelmişken, on gün de kul Cenab-ı Hakk’a onu tanımak için, onu bulmak için, ona ermek için, onun sevgisini yakalamak için çalışmaya girdiği zaman muradına eriyor, kavuşuyor, kavuşma oluyor. Çok güzel bir düzenleme; İslâm’ın kulu alıp da Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına doğru getirmesi çok güzel görülüyor. Receb, Şaban, Ramazan, Ramazan’ın sonu, ondan sonra Kadir gecesi… Peygamber Efendimiz o Kadir gecesini yakalamak için Peygamber olduğu halde, her türlü mükâfata erdiği halde on gün evinden ayrılıp camide ibadet ederse, anlayın işin ne kadar önemli olduğunu.
Allahu Teâlâ hazretleri bu güzellikleri sezmeyi, bu güzellikleri yakalamayı ve ödülleri, mükâfatları, hediyeleri, nimetleri, kazanmayı bize de nasip etsin. Çalışan, çalıştığının ücretini alır. Bir hafta bir yerde çalışsanız, haftanın sonunda ne olur? Bir ay çalışsanız, bir ayın sonunda ne olur? Çalıştığınız yer size ücretinizi verir. Kul da Ramazan’da bir ay Cenâb-ı Hakk’a kulluk için, rızasını kazanmak için çalışıyor, oruçlar tutuyor, hayırlar yapıyor, iftarlar veriyor, teravihler kılıyor, dualar ediyor, tesbihler çekiyor, Kur’ân-ı Kerîmler okuyor, okuyor, okuyor. Hep güzel şeyler yapıyoruz. Bunları Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri karşılıksız bırakır mı, kullarını mahrum bırakır mı? Patron işçisinin parasını veriyor da Cenâb-ı Hak, âlemlerin Rabbi, yerin göğün hazinelerinin yaratıcısı, sahibi kulunu mahrum bırakır mı?
Elbette ki en büyük mükâfatları verir. Onun için o mükâfatları almaya yönelelim, sırt çevirmeyelim. “İstemem ben o mükâfatı!” deyip sırtını dönüp giderse almaz tabi. Mükâfatı almaya gelmese almaz; camiyi bilmiyor, Ramazan’ın olduğundan haberi yok. Bütün müslümanlar Ramazan’la ilgili harıl harıl çalışıyorlar, bu çalışmamış, Ramazan’ın sonuna gelmiş, haberi yok; Kadir gecesi olmuş, bitmiş, ondan da haberi yok, tabi mahrum kalır. Ötekiler gözünü açıp çalışırken bu gafletle, cahillikle, cehaletle vakit geçirirse mahrum kalır.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi gafillerden, cahillerden, tembellerden, gevşeklerden, duygusuzlardan etmesin. Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak, sevgisini kazanmak çok büyük mükâfat. Çok güzel mükâfat için Allahu Teâlâ hazretleri hepimize rızasını kazanmayı, sevgisini kazanmayı, sevdiği kul olmayı nasip eylesin. Şu Ramazan’daki mükâfatları almayı nasip eylesin. Çalışkan mü’minlere dağıtılan mükâfatları almayı nasip eylesin. Ramazan’dan tertemiz, pırıl pırıl, nurlanmış olarak çıkmayı nasip etsin. Rabbimiz bizi rahmeti deryasına daldırsın; rahmeti ile pırıl pırıl yıkasın, nurları ile sarsın, kalbimizi tertemiz eylesin. Ramazan’dan sonra tertemiz bir müslüman olarak yepyeni yüksek bir hayata, İslâmî hayata kavuştursun. Öyle yaşamayı nasip etsin.
el-Fâtiha.
--------------------------------------------
[1] 44/Duhan, 1-7.
[2] 97/Kadir, 1-5.
[3] 50/Kaf, 16.
[4] 57/Hadid, 4.

Sayfa Başı