M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Kur'ân-ı Kerîm'i Seslerinizle Ziynetlendiriniz

M. Es'ad Coşan

 Kıraati; Kitabullah’ı, Allah’ın kitabını okumanızı sesinizi güzelleştirerek okuyarak süsleyiniz.

زَيِّنُوا الْقُرْاٰنَ بِأَصْوَاتِكُمْ 
Zeyyinü’l-Kur’âne bi-asvâtiküm1.  “Kıraatinizi seslerinizle ziynetlendiriniz.” “Kur’an” da kelime olarak mastardır, “kıraat” mânasındadır. “Kıraati; Kitabullah’ı, Allah’ın kitabını okumanızı sesinizi güzelleştirerek okuyarak süsleyiniz.” Kur’ân-ı Kerîm, öyle nutuk atar gibi düz sözle söylenmez, bir nağme ile söylenir ama bu nağme, okuyuş tarzı şarkıya türküye benzemez, mûsiki parçası gibi değildir, ciddi bir güzelliktedir. Sahabeden bazı kimseler fevkalade güzel okurlardı. Bir gün Hz. Âişe validemiz Resûlullah’ın huzuruna geç geldi; 
“Niye geciktin ya Âişe?” dedi. 
“Ya Resûlallah! Yolda geliyordum, Salim Mevla Huzeyfe radıyallahu anhümâ Kur’an okuyormuş, durdum, dinledim, bitince gelebildim.” Ses dışarıya taşıyor, şahane güzellikte okunuyor, dinleyen mest oluyor. Tabi güzel sesin, güzel kıraatin güzel tesiri oluyor, insanın ruhuna hitap eden tarafı oluyor. O bakımdan Kur’ân-ı Kerîm’i teganniye, dalgalandırmaya kaydırmadan hürmetle ciddiyetle güzelce okumak lazım.
Peygamber Efendimiz de uzatmalarını uzata uzata fakat sesini titretmeden, nağme yapmadan okurmuş; bu da mâlumumuz olsun, biz de o ciddiyetle okuyalım. Böyle Kur’ân-ı Kerîm hocalarını, üstatlarını biliyoruz. Mesela Hocamız, rahmetli Ali Haydar Hocaefendi’yi mihraba geçirirdi. Ali Haydar Efendi, Trabzonlu meşhur hocaefendi, kıraati gayet güzeldi. Mihraba otururdu, heykel gibi dururdu; sallanmak, hareket etmek yok. Mihrapta sanki aslan heykeli gibi dururdu. Bir eûzü besmele çekerdi, bir güzel okurdu, Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Hocamız da Ehl-i Kur’ân’a, erbâb-ı Kur’ân’a çok ihtiram ederdi, iltifat ederdi, onları taltif eylerdi, hemen mihraba sürerdi. Bizim Sabri [Hafız M. Sabri Erdoğdu] ne zaman gelse genç olduğu halde hemen mihraba geçirirdi. O da mâşaallah aşere okumuş, çok kuvvetli bir hafız. “Hadi bakalım, al cübbeyi, al sarığı.” der, hemen onu öne sürer, kendisi arkasında kılardı. Bize; “Kur’an ehline hürmet edin. Bak, şeyh olmama rağmen, makamı bunca yüksek olmama rağmen hafıza nasıl iltifat ediyorum, anlayın, siz de Kur’an’ın hatırına hürmet edin.” demek istiyor. Ali Haydar Hocaefendi de çok hoşuma giderdi, aslan heykeli gibi hani bazı yerlerde oluyor ya mermerden yapılmış, orada öyle kıpırdamadan titremeden aşrı bitirirdi. 
Rahmetlinin bir hatırasını nakledeyim: Bir gün namazı kıldık. Müezzin mahfilinin yanından geçerken bizim hafız kardeşlerimiz vardı; hem hizmet ederler hem de hafızlığı tamamlayıp İmam Hatip’e giderlerdi. Bir tanesi ihlâsları okumuş, okurken çok uzatılmayacak bir yerde çok uzatmış. 
Ne demiş? 
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ 
Ve lem yekün lehuuuuu küfüven ehad2.  Burası çok uzatacak bir yer değil, orada med yapacak durum yok. Namaz bitti çıkıyoruz. Okuyan kardeşimiz Hoca Efendi’nin elini öpmek istiyor. Ali Haydar Hoca ciddi hoca. Müezzin; 
“Lehûyu niye o kadar uzattın, o kadar uzatılmayacaktı. Bir elif miktarı uzatılacaktı, niye sen onu dört elif miktarı uzattın? Yanlış oluyor, bir çeşit hatalı kıraat oluyor.” Hocaya saygısından mütebessim, gülerek; 
“Hocam, kusura bakma.” dedi. Hoca da; 
“Sana bir tokat aşk edersem görürsün o zaman.” dedi. Baktım ki Kur’an konusunda hiç müsahaması yok, gayet ciddi. “Bir tokat vurursam anlarsın.” dedi. Benim zihnime böyle nakş olduğu gibi onun da zihnine nakş olmuştur, bir daha lehûyu o kadar uzatmaz. 
Yani ciddiyetten uzak, kaidesine aykırı o kadar uzatmaya bile rızası yok. Dört elif miktarı uzatılacak yerde dört elif miktarı uzatılacak; bir elif miktarı uzatılacak yerde bir elif miktarı uzatılacak. Mısırlı bir kardeşimiz, kendisini tanımıyoruz; Harem-i Şerîf’te Kur’ân-ı Kerîm okuyoruz, etrafımızda kardeşlerimiz var, geldi; 
“Ben de dinleyebilir miyim?” dedi. 
“Otur, sen de dinle.” dedik, dinledi. Bizi bazı yerlerde uyardı. 
“Kıraat ustası bir hoca vardı. O söylerdi. Burada şuna riayet etmek lazım, bu az oluyor, üzerinde durmanın az olduğu yerde çok duruyor.” dedi. Ona da rızası yok. Hatta; 
“Ben Türkiye’ye bir gelmek istiyorum.” dedi. 
“Buyurun.” dedik. 
Kendisi güzel talim görmüş. Mısırlılar Kur’ân-ı Kerîm okumasını çok iyi bilirler mâşaallah. Bir uzatmadaki birazcık fazlalığa bile rızaları yoktur, Kur’ân-ı Kerîm’e saygılarından her şeyi usulüne uygun yapmak isterler. 
Hatırlıyorum, Hendekli Abdurrahman Hoca bir gün Beyazıt camiinde namaz kıldırdı, bir aşr-ı şerîf okudu. Hendekli hocamız da güzel okur, mâşaallah, üstattır. Önümde simsiyah bir Arap var, yüzü morumsu simsiyah ama o siyahlığın içinde cildi sanki nur kaynağıymış gibi, inci gibi parlıyor. Hoca Kur’ân-ı Kerîm okuyor, o buradan şıkır şıkır gözlerinden yaşlar, damlalar saçıyor. Güzel okuyor, tesirli okuyor; bu mübarek de hem mânasını biliyor hem okuyuştaki ciddiyeti anlıyor hem de sesteki ustalıktan mest olmuş; gözyaşlarından şıkır şıkır inci gibi yaşlar saçıyor. 
Peygamber Efendimiz; “Kur’ân-ı Kerîm’i okurken ağlayın; ağlayamıyorsanız ağlıyormuş gibi yapın.” buyuruyor. Böylece içiniz yavaş yavaş ağlamaya alışır. Kur’an, Allah’ın kelamı. Allahu Teâlâ; “Eğer bu; bir taşın, bir dağın üzerine inseydi dağı süklüm püklüm, hürmetten el pençe divan durmuş halde, boyun bükmüş tarzda görürdün.” diyor. Dağın, taşların o hale geldiği, geleceği bir kitap insanlara inmiş, insanlar aldırmıyor. 
Abdurrahim Zapsu vardı, Allah rahmet eylesin. Bir istasyonda Kur’ân-ı Kerîm kıraati var. Galiba Cuma günüydü. Bekleme salonunda yolcuların her birisi bir havada, gürültü var. Kur’ân-ı Kerîm okunuyor onlar da kayıtsız. Elini masaya bir vurmuş; herkes “Ne oluyor?” diye susmuş, bakmış. “Beyler! Allah’ın kelamı Kur’an okunuyor.” Herkes korkmuş, susmuşlar, bir şey diyecek halleri kalmamış. 
Eski mert insanlar nerede? Nasıl müdahale edeceklerini biliyorlar. 
Bizim köye de kırk sene evvel bir yüzbaşı gelmiş. Bakmış ki köylülerden kimisi ezan okunduğu zaman kahvede oturuyorlar. O zaman bir onbaşının, bir çavuşun bile itibarı var, bu yüzbaşı. Bir gün yine ezan okunmuş, tabi camiye giden gitti, kahvenin kapısını açmış; 
“Efendiler! Birisi bir şey bağırdı, neydi o?” demiş, herkes birbirine bakmış; bir de yüzbaşının yüzüne bakmışlar, yüzbaşı fena sinirlenmiş, hemen herkes kalkmış. 
“Neydi o bağıran şey? ‘hayye ale's-salâh’ diyor, ‘haydin namaza’ diyor, siz burada ne arıyorsunuz?” demiş. 
Korkularından hemen kös kös kalkmışlar. Ezanlar okunuyor, Allah “haydin namaza” diyor, “haydin felaha” dedirtiyor müezzinlere; bu, televizyonun başından kalkmıyor, radyosunu kısmıyor, tenezzül edip bir davranmıyor. 
O zaman ne oluyor?
 وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ 
Ve izâ kâmû ile’s-salâti kâmû küsâlâ3.  “Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.” diye anlatılan münafıkların durumuna düşüyor. 
Allah saklasın, Allah etmesin, Allah bizi ihlâslı, has müslüman olmaktan ayırmasın. 
-------------------------------------------
* 8 Ekim 1989. İskenderpaşa.
1 Ebû Dâvud, “Salât”, 355, r. 1468; Nesâî, “İftitâh”, 83, r. 1015-6; İbn Mâce, “İkâmetü’s-salât”, 176, r. 1342; Dârimî, “Fadâilü’l-Kur’ân”, 34, r. 3543; Ahmed b. Hanbel, IV, 283, 304 r. 18494, 18709; Hâkim, el-Müstedrek, I, 761-4, r. 2098-09; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, I, 77-8, r. 2426-7; Şu'abu'l-îmân, III, 460-1, r. 1954.
2 112/İhlâs, 4.
3 4/Nisa, 142.

Sayfa Başı