M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ramazan'ın Son On Gününde İtikâf

M. Es'ad Coşan

Ramazanınız mübarek olsun. 

Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi dünyada ve âhirette üzerinize olsun.

Bu mübarek ayın aşr-ı evvelini -ilk on gününü- tamamlamış bulunuyoruz. 

Selmânü’l-Fârisî radıyallâhu anh Efendimiz rivayet eylemiş, buyuruyor ki;

خَطَبَنَا رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيه وسَلَّم فِي آخِرِ يَوْمٍ مِنْ شَعْبَانَ فَقَالَ 

Hatabenâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem fî âhiri yevmin min Şa’bâne.

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Şaban ayının son gününde bize hutbe îrâd etmişti; hutbeye çıkıp konuşmuştu.” Fe-kâle: “Ve şöyle demişti.” diyor. Ramazan ile ilgili uzun bir hadîs-i şerîf, size onu nakletmek istiyorum:

 يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، إِنَّهُ قَدْ أَظَلَّكُمْ شَهْرٌ عَظِيمٌ

Yâ eyyühe’n-nâsü! İnnehû kad ezalleküm şehrun azîmun.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri, “Ey insanlar!” buyurdu. “Sizin üzerinize muazzam, ulu bir ay gölgesini saldı; sizi gölgeledi.”

Ramazan ayına geliyorsunuz; gölgesi üzerinize düştü. Şaban’ın son gününde olduğu için böyle buyuruyor. Sevgili peygamberimiz, yarın Ramazan olacak diye önceden haber veriyor.

شَهْرٌ مُباَرَكٌ

Şehrun mübârakün. “Bu, mübarek bir aydır.”

Ramazan ayı mübarek demek; içinde hem kutsallık olan hem de bereket olan mânasına geliyor. Ramazan ayı, her bakımdan bereketle doludur. İnsanların hayırlara ve bereketlere erdiği bir aydır. Bu arada bu şehir kelimesini izah edeyim; Arapça’da şehr kelimesi, ay mânasına geliyor. Biz şehir dediğimiz zaman bir belde, meskun mahal hatırımıza gelir; bu, Farsça’dan geçme bir başka mânadır.

 فِيهِ لَيْلَةٌ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ

Fîhi leyletün hayrun min elfi şehr. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, ilk önce bu vasfıyla başladı, buyuruyor ki; “Bu öyle bir aydır ki içinde bin aydan daha hayırlı bir gece vardır.”

Bu, âyet-i kerîme ile sabit olan Kadir gecesidir.

 لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ

Leyletü’l-kadri hayrun min elfi şehrin.[1] “Ramazan’ın içinde bir gece vardır; bu gece bin aydan daha hayırlıdır.” diye Sûre-i Kadir’de bildiriliyor.

Matematik hesaba vurursak; bini on ikiye bölersek seksen üç virgül üç ediyor. Demek ki seksen üç küsur yıllık bir ömre bedel diyelim; insanın normal olarak o kadar yaşadığını düşünelim. İçinde bir ömre bedel, mukaddes bir gece var; bu da çok önemli. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ramazan’a çok önem verirdi ve Ramazan’ın tesirini ve şevkini iki ay önceden Receb ayında ifade ederdi, duasını biliyoruz;

اللهم بارك لنا في رجب و شعبان و بلغنا رمضان

Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa’bân ve belliğnâ Ramazân. “Yâ Rabbi! Bize Receb ayını ve onun arkasından gelecek olan Şaban ayını mübarek, bereketli, hayırlı, kutsal eyle ve arkasından bizi Ramazan’a eriştir.” buyururmuş.

Esas itibariyle Ramazan’ın iştiyakını ifade ediyor.

Böyle bir ay ve bizlere, bu aya çok mükemmel bir hazırlıkla girme numunesi veriyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Receb ayında oruçlarını arttırırdı, Şaban ayında devam ederdi. Ramazan’a gelinceye kadar, iki ay içinde hayatında muazzam bir değişme görülürdü. Ramazan’ın son on gününde de artık evi camiye bitişik olduğu halde, kapısı camiye açıldığı halde evinde durmayıp tamamen camide yatıp kalkmaya başlardı; itikâf ederdi.

İbadet maksadıyla camide kalmaya itikâf deniyor. Ramazan’ın son on gününde Efendimiz itikâfa niyet edip itikâfa girerdi. Tüm evkâtını ibadetle, hayırla, zikirle geçirmek ve değerlendirmek için camide yatıp kalkardı. Biliyoruz ki bu itikâf sünneti, bizler için de çok önemlidir ve bir beldede müslümanların hiç olmasa bir tanesinin bu sünneti yerine getirmesi lazım. Getirmezse bütün belde halkı “Niçin bu sünneti terk etti?” diye hitaba mâruz olur. Bu günler tam hatırlatma, ikaz zamanı oluyor. Önümüzde daha sekiz-dokuz gün var. Ramazan’ın son on gününde durumu müsait olan kardeşlerimiz Resûlullah Efendimiz gibi yapsınlar; camilerde itikâf eylesinler, evlerden camilere gelip camide yatıp kalkarak ibadette son on günü değerlendirsinler.

Buradan şu fayda da çıkacak; itikâf her zaman yapılabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in Medine-i Münevvere’deki o mübarek mescidinden içeri girdiğiniz zaman, Bâbu’r-Rahme’de karşınıza yeşil bir zemin üzerine güzel, yaldızlı bir hatla yazılmış neveytü’l-i’tikâf ibaresi çıkıyor. İnsanın camiye girerken, adımını atarken bile Bismillâhirrahmânirrahîm, neveytü’l-i’tikâf “İbadete niyet ettim.” diye içeriye girmesi, böyle bir camide bir müddet bulunması itikâf olur. Bu, her zamanki itikâf; ibadet maksadıyla camide bulunmak. Ama Ramazan’ın son on gününde itikâf; geceli gündüzlü camide bulunmak, şer’î bir özür olmadan dışarıya çıkmamak suretiyle insanın kendisini tamamen camiye vakfetmesi ve zamanlarını ibadete tahsis etmesi hadisesi çok güzel, çok yoğun, çok tatlı, çok feyizli bir ibadet.

Bunun bir sonucu da ne oluyor? İnsan bu itikâfı yaptığı zaman Kadir gecesi de arada değerlenmiş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri çeşitli hikmetleri sebebiyle Kadir gecesini belli etmemiş, saklamıştır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Ramazan’ın son on gününde aramamızı tavsiye buyuruyor. Muhtemelen Ramazan’ın son on günündedir diye bir rivayet var. O kuvvetli bir rivayet olmuş oluyor. Tek günlerinde aranması tavsiyesi var; ama tek günlerini de bizim tam tespit etmemiz yine şüpheli. Çünkü Ramazan muhtelif beldelerde, muhtelif zamanlarda başlayabiliyor. O beldenin ahalisi yanılmış olabilir; ama bu sefer tek ve çift olma meselesi kaymış olabiliyor. O bakımdan Ramazan’ın son on gününde itikâf etmek Kadir gecesini de ihya etme ihtimalini ihtiva ettiğinden çok önemli bir ibadettir. Bizim kardeşlerimiz, ihvanımız -Allah razı olsun- zaten bunu camilerde, gruplar halinde coşkuyla yaparlar.

Bu güzel sünneti, kuvvetli sünneti tavsiye ediyorum. Bu hadîs-i şerîfin burasındaki ifadeden parantez açıp bu açıklamayı yaparak, onları Ramazan’ın son on gününde itikâf yapmaya, Cenâb-ı Mevlâ ile baş başa kalarak halvet halinde devamlı Mevlâ’ya ibadet etmenin ne kadar tatlı olduğunu tatmaya davet ediyorum.

Hadîs-i şerîfe devam edelim. İçinde bin aydan daha hayırlı olan bir gece var. Sonra;

جَعَلَ اللهُ صِيَامَهُ فَرِيضَةً، وَقِيَامَ لَيْلِهِ تَطَوُّعًا

Cealallâhu sıyâmehû farîdaten ve kıyâme leylihî tetavvu’an. “Allahu Teâlâ hazretleri Ramazan ayının gündüzlerinde oruç tutmayı fariza kılmıştır; farz kılmıştır.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’de bildiriliyor. Ve kıyâme leylihî tetavvu’an. “Geceleyin kalkıp namaz kılmayı, gece ibadetini de tetavvu kılmıştır; nafile, sevaplı, kârlı, güzel bir ibadet kılmıştır.”

Burada bir mesele de karşımıza geliyor. Biliyoruz ki bu kıyamu leylihî’den maksat teravih namazıdır ve teravih namazı sünnettir; ama bakın inceliği Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in ifadesinden yakalayın. Allahu Teâlâ hazretleri bu ayda oruç tutmayı farz kılmıştır. Gecelerinde de hayır, sevap kazanmak maksadıyla namaz kılmayı tatavvu kılmıştır; yani farz değildir. “Allah böyle bir namaz kılmayı sevaplı kılmıştır, teşvik etmiştir.” deniliyor. Buradan anlıyoruz ki bazı kimseler “sünnetir” diyebilir; farz değildir. Ama sünneti de Resûlullah Efendimiz’e Allah emretmiş oluyor ve kaynak yine Allahu Teâlâ hazretlerinin tavsiyesi olmuş oluyor. Bu da ince bir nokta…

Biz demek ki gündüzleri oruç tutarak Allahu Teâlâ hazretlerinin farz tavsiyesini yerine getirmiş oluyoruz. Teravih namazını kıldığımız zaman da farz olmayan, tatavvu olan emrini, Efendimiz’in sünneti olarak yerine getirmiş oluyoruz. Efendimiz kendisine emrolunan şeyleri önce kendisi yapardı. Ümmetine nakletmeden önce kendisi teravih namazını kılmış; sünnet. Biz de o sünnete ittibaen camilerde sevgiyle, coşkuyla, sabırla, şükürle, tatlı bir şekilde, aşkla, şevkle teravih namazlarını kılıyoruz. Demek ki onun da kaynağı, Mevlâmız’ın bunu tatavvu olarak emretmiş olması.

 مَنْ تَقَرَّبَ فِيهِ بِخَصْلَةٍ مِنَ الْخَيْرِ كَانَ كَمَنْ أَدَّى فَرِيضَةً فِيمَا سِوَاهُ. وَمَنْ أَدَّى فَرِيضَةً فِيهِ كَانَ كَمَنْ أَدَّى سَبْعِينَ فَرِيضَةً فِيمَا سِوَاهُ

Men tekarrabe fîhi bi-hasletin mine’l-hayri kâne ke-men eddâ farîzaten fî-mâ sivâhu. Ve men eddâ farîzaten fîhi kâne ke-men eddâ seb’îne farîzaten fî-mâ sivâhu.

Hadîs-i şerîfin bu cümlesinde çok büyük müjde ile karşı karşıyayız.

“Kim bu ayda Allah’a kurbiyet için iyilik bâbında olan hareketlerden, hasletlerden, işlerden, ibadetlerden birisiyle bir hayır yaparsa veyahut bir farizayı edâ ederse başka aylarda, başka zamanlarda aynı şeyi yapmış olsa onunki gibi yetmiş tane edâ etmiş gibi olur.” Ramazan ayında yapılan hayır, eda edilen bir fariza, başka aylarda yapılandan yetmiş kat daha sevaplıdır.

Ramazan’da yirmi rekat teravih namazı kılıyoruz. Ramazan’ın dışında, mesela Şaban ayında veya Zilhicce ayında yatsıdan sonra bir insan yirmi rekat namaz kılmış olsa -ki insan her zaman istediği kadar nafile, tatavvu namazlar kılabilir- muhakkak ki bir sevap alacak; fakat Ramazan’da o işi yapınca yetmiş kat daha fazla sevap oluyor.

[Farizalardan biri olan] zekât belli bir zamana bağlı değildir. Elindeki maddî imkanın, elinde bulunuşunun üzerinden tam bir yıl geçince o maddî varlık üzerinden zekât vermek icap ediyor.

Ne zaman eline geçmiş? Zilhicce ayında eline geçmiş, bir dahaki Zilhicce ayına kadar zekât mecburiyeti yok. Bir dahaki Zilhicce ayı geldikten sonra, bir sene tamamlanınca havalâni havl deniliyor buna. Bir yılın müddeti tamam olunca zekât gerekiyor. O zaman verebilirdi; ama zamanını erkene alarak, kaydırarak -geciktirerek değil de biraz kısa tutturarak- bu farizayı Ramazan ayında yaparsa ne olacak? Zekâtını vermiş oluyor, vazifesidir; ama öteki ayda vermiş olmasından yetmiş kat daha büyük sevap alacak.

Buradan da size kârlı bir hususu hatırlatmak istiyorum; zekâtlarınızı Ramazan ayında vermeye çalışın. Her ne kadar Ramazan’dan sonraki falanca ayda zekât verme mecburiyetiniz olsa bile, elinizdeki imkânın üzerinden bir sene geçmiş olması gerekse bile işi biraz öne alarak bu vakti kaçırmayın. Ramazan’da zekâtlarınızı verin, hayırlarınızı verin; çünkü yetmiş kat daha fazla oluyor. Bu da güzel bir fırsattır.

Dinî konuları iyi bilen zenginler, dindar ve bilgili kimseler gerçekten de bu gibi fırsatları değerlendiriyorlar. Arabistan’a umreye gittiğimiz zamanlar, Ramazan ayında o zenginlerin ne kadar hayır hasenât yaptıklarını, ne kadar güzel, örnek davranışlarda bulunduklarını görürüm ve hayran olurum. Hakikaten çok cömertlik var, çok güzel ikramlar, hayırlar ve sadakalar yapılıyor. Mescid-i Nebevî’de, Mescid-i Haram’da her yerde -herhalde başka beldelerde ve camilerde de öyle oluyor- sofralar açılıyor, ikramlar, iftarlar, sahurlar veriliyor, keseler açılıyor, hayırlar veriliyor.

Bunların hepsi neden Ramazan’da?

İbadetlerin yetmiş kat daha fazla sevaplı olmasından. Biz bunu kaçırmayalım; Ramazan’da ibadetlerimizi artıralım, başka aylarda yapacağımız işleri de Ramazan’a çekelim ve bu sevapları biz de elde edelim.

Hadîs-i şerîfe devam ediyoruz. Karşımıza ne kadar güzel müjdeler geldi; itikâf müjdesi geldi, yetmiş kat sevaplı olduğu müjdesi geldi, devam ediyoruz.

وَهُوَ شَهْرُ الصَّبْرِ

Ve hüve şehru’s-sabri. “Ramazan sabır ayıdır.”

Karşımızda su, yemek, güzel meyveler, tatlılar duruyor diyelim hayalimizi çalıştırarak. Hadîs-i şerîfte bunlar yok; ama sabrediyoruz, tahammül ediyoruz, kendimizi tutuyoruz, nefsimize hâkim oluyoruz. Bu nefse hâkim olmak en önemli işlerden birisi. Çünkü Peygamber Efendimiz bildirmiş ki; “Bizim en büyük düşmanımız, kendi nefsimizdir.” İnsanın nefs-i emmâresi her türlü kötülüğü yaptırıyor, günahları işlettiriyor, yapılması gereken güzel işleri ihmal ettiriyor, yanlış bir ömür sürmeye, bir sürü vebal yüklenmeye sebep oluyor. Nefsin hevâsı, arzuları, şehevâtı insanı dünyada ve âhirette çok mahcup duruma düşürüyor. Sabretmek çok güzel, nefse hâkim olmak çok güzel. Bu şehir, bu ay, Ramazan ayı şehrü’s-sabırdır; sabır ayıdır. Biz sabır idmanı yapıyoruz. İdmanın Batı dillerinde karşılığı egzersiz; sabır egzersizi yapıyoruz. Eskiden buna idman denilirdi; sabır talimi yapıyoruz, sabrı öğreniyoruz.

وَالصَّبْرُ ثَوَابُهُ الْجَنَّةُ

Ve’s-sabru sevâbuhu’l-cenneh.

Arkasından Efendimiz’in bir müjdesi daha vârid oldu. Efendimiz, “Sabrın da mükâfatı cennettir.” buyuruyor.

“Bu ay sabır ayıdır; sabrın da mükâfatı cennettir.” Demek ki sabrımızı güzel yapsak, Ramazan’da yemeğe karşı, içmeye karşı, diğer şeylere karşı olduğu gibi midemizi yemeyip de oruç tutarak koruduğumuz gibi, gözümüzü de harama bakmaktan, dilimizi gıybet, iftara, yalan-dolan, kalp kırıcı söz gibi şeyler söylemekten tutabilsek; elimizi harama, günaha uzatmasak; dövüp, sövüp, vurup, çarpmasak; ayağımızla yasak, günah yerlere varmasak; kulağımızı haram bir yerlere tutmasak, onları dinlemesek; yani bütün azamızı takvâsına uygun kullansak, günahlardan bütün azamızı korusak, o da bir sabırdır. Bunun mükâfatı da cennet oluyor, ne kadar güzel. İçimize bir şevk geliyor. “İnşaallah ben de bundan sonra sabırlı bir insan olacağım.” diyecek. Her sinirli, sabırsız insan da bu mükâfatı duyunca artık bundan sonra -hani cibilliyeti oluyor, bazı insanlar yaratılıştan böyle oluyor; asabî mizaç diyoruz- sabredecek, kendisini tutacak. Çünkü mükâfat büyük…

Ve’s-sabru sevâbuhu’l-cenneh. “Sabrın da sevabı cennettir.”

وَشَهْرُ الْمُوَاسَاةِ

Ve şehru’l-müvâsati.

Müvâsati; sonundaki t harfi, üzerinde durulduğu zaman he okunduğu için şehru’l-muvâsah. Muvâsah, bir insanın karşısındaki bir insana ikramlar, hediyeler, hayırlar vermesi demektir. Para olsun, eşya cinsinden buğday, hurma, yiyecek-giyecek vesaire olsun karşındaki insanı kollayıp onun ihtiyacını karşılamak, ihtiyacı olan şeyleri ona vermek demek. Bu ay böyle bir aydır. Fakirleri sevindireceğiz ve onlara hayırlı şeyleri vermeye gayret edeceğiz. Bu ayda mükâfat yetmiş kat fazla olduğundan bu hususta çalışmaları arttırmamız gerekiyor.

Şehru’l-muvâsah; bu da hatırınızda olsun, kesemizin ağzını açalım, gözümüzü açalım, hayır fırsatları arayalım. Ziyafetler verelim, evimizde iftarlar verelim veya camide, lokantada olabilir, vakıflarımızın teşebbüsü olan mahaller var, oralarda da olabilir. Dostlarının sayısı çok oluyor, ev bazen dar geliyor; tabii o zaman daha geniş yerler aranıyor.

وَشَهْرٌ يُزَادُ فِي رِزْقِ الْمُؤْمِنِ

Ve şehrün yüzâdü fî rızkı’l-mü’min. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den bir müjde daha:

“Bu öyle bir aydır ki içinde mü’min kulun rızkı ziyadeleştirilir, arttırılır.”

Bu da güzel; hakikaten bunu da müşahede ediyoruz. Hani bir hadîs-i şerîf okunduğu zaman sadaka Resûlullah “Resûlullah ne doğru buyurmuş!” deriz.

Ve şehrün yüzâdü fî rızkı’l-mü’min sadaka Resûlullah.

Mü’minin rızkı hakikaten arttırılıyor, soframız bereketlendi. Akşamda sahurda soframızın üstüne nimetler dolup taşıyor, koyacak yer kalmıyor. Meyveler, tatlılar, çeşit çeşit yemekler…

Neden? Allah mü’minin rızkını arttırıyor, onun içinde başka aylarda olmayan bir güzellik var, sofralarımızda bereket bolluk var.

Hocamız cennetmekân Mehmed Zahid Efendimiz hazretleri rahmetullahi aleyh, Allah derecesini âlâ eylesin; “Evladım, rızık insanın boğazından geçendir, kasasında duran değil.” derdi. -Hocamız’ı rahmetle anıyoruz, Allah bizleri evliyâullah büyüklerimizin şefaatine nail eylesin.- Cimri olmamaya işaret; insan ne kadar zengin olsa, milyarları olsa yemiyor, yedirmiyorsa olmaz; rızkı az demektir, kısık demektir. Eğer boğazından geçiyorsa işte rızık odur; o da güzel bir ölçü.

فمَنْ افطرَ فِيهِ صَائِمًا كَانَ لَهُ مَغْفِرَةً لِذُنُوبِهِ، وَعِتْقَ رَقَبَتِهِ مِنَ النَّارِ

Efendimiz burada başka bir konuya geçti.

Fe-men eftara fîhi sâimen kâne mağfireten li-zünûbihî ve ıtka rakabetihî mine’n-nâr. “Kim bu ayda bir oruçluyu iftar ettirirse,” Akşamleyin, gel bakalım oruç tutmuşsun; soframızda yemeği beraber yiyelim diye iftar ettirdi, o oruçluyu akşamleyin doyurdu. “Günahlarına mağfiret sebebi olur.” Allah bu ziyafetiyle günahlarını mağfiret eder. “Boynunun bağının cehennemden çözülmesine sebep olur.”

Boynuna bağlanmış bir bağ cehenneme doğru onu çekip cehenneme girip azap görmesine sebep olacakken boynundan bu bağ çözülüyor kurtuluyor. İftar ettirmek cehennemden kurtuluşuna, günahlarının af ve mağfiretine vesile olur.

İftar ettirmek çok tatlı, güzel bir şeydir. Yine Hocamız cennetmekânının bir sözü hatırıma geliverdi. Hocamız misafir davet etmeyi çok severdi, kendi sofrasında misafir eksik olmazdı, hep misafirle yemek yerdi, ziyafetleri de teşvik ederdi. Mü’minin, ihvânın birbirine, evine insanları çağırıp ziyafet çekmesini, yemek yedirmesini teşvik ederdi. Bir kere;

“Bu ziyafet ve ziyaretler olmasa elimizde sevap kazanacak neyimiz var?” diye söylemişti. Ben de şaşırmıştım. Ziyaret de sevap, ziyafet de sevap. Hem de halis muhlis sevap bunlar. Niyet halis olunca, gerçek bir sevap oluyor. Onun için biz de muhabbetin artmasına vesile olacak garantili sevap olan bu ziyafet ve ziyaretleri, ihvânın arkasındaki muhabbet bağlarını takdir sadedinde Allah’ın mağfiretine ermek için, cehennemden âzat olmak için yapalım.

وَكَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُنْقَصَ مِنْ أَجْرِهِ شَيْءٌ

Ve kâne lehû mislu ecrihî min gayri en yunkasa min ecrihî şey’un. “Oruçlunun sevabının, ecrinin bir benzeri, bir o kadarı bu oruçluya iftar ettiren kimseye verilir; ama telaş edilmesin, oruçlunun sevabından hiçbir şey eksiltilmeden.”

Allah öbür taraftan iftar ettirene o miktarda sevap veriyor, bu da çok güzel. Oruçlu yemeğini yiyecek, oruç tutmasının sevabını alacak. Oruçluya iftar ettiren kimseye de onun sevabından değil, onun sevabından hiçbir şey eksilmeden Allah’ın fazl u kereminden oruçlunun kazandığı sevap kadar sevap verilir.

Ne kadar güzel! İnsan istiyor ki çok geniş bir meydan olsun. Her akşam oraya bütün müslümanları çağırsın; yedirsin, içirsin. Osmanlılar zamanında Ramazan gelince padişahların, paşaların, sadrazamların konaklarının kapısını açıp da civardan, hanlardan, mahallelerden insan toplayarak “Buyurun bize.” diye onlara evlerinde, konaklarında ziyafet vermelerinin sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Bir de mübarekler diş kirası verirlermiş; zarif insanlar, latif insanlar.

Diş kirası ne demek?

İftar ettirdikleri insana bahşiş veriyor.

Neden?

“Zahmet ettiniz, geldiniz, burada yemek yediniz, dişiniz yoruldu buyurun diş kirası!” diye bir de böyle şakası, latifesi var. Osmanlılar’ın rahmetullahi aleyhim ecmain -çok seviyorum- çok güzel İslâmî âdetleri var.

قالوا لَيْسَ كُلُّنَا يَجِدُ مَا يُفْطِرُ الصَّائِمَ

Kâlû leyse küllünâ yecidü mâ yuftıru’s-sâim.

Ashâb-ı kirâmın halini düşünelim, o devri düşünelim, mahrumiyetleri düşünelim, fukarâ-i sabirîn, o mübarek âhiret ehli insanları düşünelim. Allah şefaatlerine erdirsin. Paraları yok, yerleri yok, yurtları yok, giyimleri yok, koyun postlarına bürünmüşler, aşk ile şevk ile Resûlullah’ın etrafına toplanmışlar; dünyayı gözleri görmüyor, karınları içine çökmüş fukarâ insanlar. Kimisi mescide sığınmış ashâb-ı suffa. Herkes zengin değil, onun için bazı kimseler dediler ki;

“Ya Resûlallah! Hepimiz oruçluya iftar ettirecek bir yiyeceğe sahip değiliz ki.”

Doğru, mübarekler o kadar mahrumiyetler çekerlerdi ki bazen bir hurmayı bile yutmazlardı. Biraz birisi emerdi, sonra ötekisine verirdi. Başkasının ağzından bir şey almak doğru değil; ama ne yapsınlar, başka hurma yok. Şekerini biraz birisi emerdi, biraz birisi emerdi, bir lokma hurmayı bile yutmazdı.

Biz şimdi orucu tutunca sırf iftariye olarak kaç tane hurma yutuyoruz. Kaç tane iftariye çeşidi masanın üzerine geliyor, onlardan alıyoruz. “Daha yemek yemedik, iftar ettik.” diyoruz. Akşam namazını kılmaya gidiyoruz, dönünce masanın üstünde muazzam şeyler oluyor. Onlar sormuşlar;

“Hepimiz iftar ettirecek mâlî imkana sahip değiliz, ne olacak şimdi Yâ Resûlallah?”

 Özenmişler, imrenmişler; bizim de paramız olsa biz de ziyafet çeksek, ama yok diye sormuşlar.

فَقَالَ يُعْطِي اللهُ هَذَا الثَّوَابَ لِمَنْ افطر صَائِمًا عَلَى تَمْرَةٍ أَوْ شَرْبَة مَاءٍ أَوْ مَذْقَة لَبَنٍ

Fe-kâle yu’tillâhu hâze’s-sevâbe li-men eftara sâimen alâ temretin ev şerbete mâin ev mezkate lebenin.

Peygamber Efendimiz onlara müjdeliyor da, fakirleri Allah mahrum bırakır mı? Diyor ki;

“Allah bu sevabı, bir oruçluya bir hurma ikram eden veyahut bir içim su veren veya bir tadımlık süt ikram eden kimseye de verir.”

Sütleri olabilir; çünkü mübarek zavallının bir keçisi vardır. Bir kaba biraz sağar, oruçluya verir. Süt o zaman bol, bizim şimdi kıt elde ettiğimiz pahalı bir meta; ama o zaman en bol olan o. O da yoksa bir bardak, bir tas su ikram eder. “Buyur!” Orucunu açıverir; çünkü orucu açmakta acele etmek de sünnettir. Efendimiz’in tavsiyesidir. Demek su ikram etse yahut bir tane hurmacık verse veya birazcık süt içirse bile bu sevabı Allah ona da verir.

Neden?

Çünkü miktarlardan ziyade gönüldeki duygular önemli. Büyüklerimiz “az veren candan, çok veren maldan” demişler. Az veriyor; çünkü kendisinde az, ama olsa daha çok verecek. Gönlü güzel, ondan Allah o sevabı veriyor.

وَهُوَ شَهْرٌ أَوَّلُهُ رَحْمَةٌ، وَأَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ، وَآخِرُهُ عِتْقٌ مِنَ النَّارِ

Ve hüve şehrun evveluhû rahmetün ve evsatuhû mağfiratün ve âhiruhû ıtkun mine’n-nâr. “Bu Ramazan öyle bir aydır ki, evveli rahmettir.”

Yani Allah’ın rahmetine kavuşma vesilesidir. Allah’ın acımasının insana teveccüh ettiği, merhametinin kullara yöneldiği zamandır.

“Ortası günahların mağfiret olduğu zamandır.”

Oruç tutmaya başladı, teravih kılmaya başladı, hayırlar yapmaya başladı, ilk on günü geçti -biz de şimdi ilk on günü geçirdik- ikinci on gününde artık ilk on günün meyveleri toplanmaya başlanıyor. Allahu Teâlâ hazretleri günahları mağfiret ediyor, siliyor, affediyor. Silmese affetmese ne olacak? Her birinden muazzam cezalar gelecek.

İzâ zülzile sûresinden bilmiyor muyuz, ne buyuruyor Mevlâmız?

 فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

Fe-men ya’mel miskâle zerratin hayran yerah. Ve men ya’mel miskâle zerratin şerran yerah.[2] “Zerre ağırlığı kadar bir hayır yapan âhirette onun karşılığını görecek. Zerre ağırlığı kadar şer gizli kalmayacak, onun da cezası, karşılığı görülecek.” diye bir tehdit var. İnceden inceye bir hesap var. Zerre nedir ki; güneşin vurduğu yerde havada uçuşan küçücük bir şey... Onun ağırlığı ne olacak? “O bile hesaba girecek” derken insan dehşete düşer, bu ifadeden ödü patlar, korkar, telaşa düşer, terler. Ama burada bir müjde var:

Ve evsatuhû mağfiratün. “Ramazan’ın ortasında mağfiret var.” Allah kullarını mağfiret ediyor, günahlarını örtüyor, affediyor. Ve âhiruhû ıtkun mine’n-nâr. “Sonu da cehennemden âzat olmaktır.”

Kul Ramazan’ın sonunda cehennemden âzat oluyor; böyle güzel bir ay.

فمَنْ خَفَّفَ عَنْ مَمْلُوكِهِ فِيهِ غَفَرَ اللهُ لَهُ وَأَعْتَقَهُ مِنَ النَّارِ

Fe-men haffefe an memlûkihî fîhi gaferallâhu lehû ve a’tekahû mine’n-nâr.

O devirde kölelik vardı, şimdi Türkiyemizde yok; bazı yerlerde yine var. Efendimiz köleleri çok düşünürdü; âzat olmaları konusunda, onlara iyilik yapılması konusunda teşvikleri vardı. Burada da;

“Kim kölesine vazifeyi, hizmeti hafifletirse bu ayda Allah onu mağfiret eder ve onu cehennemden âzat eder.” diyor.

“Kölesine acıdı, Ramazan’da hizmeti hafifletti, onu çok yormadı diye efendiyi mağfiret eder ve cehennemden âzat eder.” diyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri köleleri de kayırıyor. Raûf ve Rahîm sıfatlarına sahip ya; o önemli sıfatlar, Kur’ân-ı Kerîm’de ona verilmiş sıfatlar.

فَاسْتَكْثِرُوا فِيهِ مِنْ أَرْبَعِ خِصَالٍ، خَصْلَتَانِ يرْضُونَ بِهَا رَبَّكُمْ، وَخَصْلَتانِ لَا غِنَى لَكُمْ عَنْهُمَا

Peygamber Efendimiz’in tavsiyesine geldik. Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz diyor ki;

Festeksirû fîhi min erbai hisâlin. “Bu ayda dört şeyi arttırın, çok yapın.” Hasletâni yurdûne bihâ Rabbeküm. “Bunlardan iki tanesi ile Rabbinizi kendinizden razı edersiniz; yani Allah’ın rızasını kazanırsınız.” Ve hasletâni. “Diğer iki tanesiyle de” lâ gınâ leküm anhümâ. “İki tanesi de sizin ihtiyacınız olan şeylerdir; onlardan müstağni kalamazsınız, size mutlaka lazım olan iki şeydir.”

فَأَمَّا الْخَصْلَتانِ اللَّتَانِ تُرْضُونَ بِهَا رَبَّكُمْ: فَشَهَادَةُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَتَسْتَغْفِرُونَهُ

Fe-emme’l-hasletânilletâni türdûne bihâ Rabbeküm.

Rabbinizi kendinizden razı edeceğiniz iki şey nedir?

Fe-şehâdetü en lâ ilâhe illallah. “Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek.” Eşhedü en lâ ilâhe illallah demektir; Lâ ilâhe illallah demektir. Eşhedü sözünü söyleyerek de söylemeyerek de Kelime-i Tevhid çok önemli.

Muhterem kardeşlerim!

Size seyahat intibalarımı anlatmak istedim. Ramazan’dan önce nasip oldu; Mısır’da ziyaretler yaptık. Müzelerde, piramitlerde, tapınaklarda Firavunlar’ın yaptıklarını gördük. İnsan şirkin, müşrikin putperestliğin ne kadar çirkin olduğunu çok rahat görüyor.

Timsaha tapmışlar. Nil kenarında bir şehre gittik. Bu, Eski Mısırlılar’ın timsah tanrılarının tapınağıymış. Timsah kafalı bir insan resmi var, insan iğreniyor. Şahin başlı, insan vücutlu başka bir putları, sözde tanrıları var.

Eski insanlar ne kadar boş şeylerle uğraşmışlar; güneşe, öküze, şahine, timsaha tapınmışlar. Halbuki hepsini yaratan Allahu Teâlâ hazretleridir. Onun için Eşhedü en lâ ilâhe illallah sözü çok önemli bir sözdür. Bütün müşriklere, bütün kâfirlere karşı bir bayrak açıyoruz ve haykırıyoruz; Allah’tan başka ilah yok, “Boş şeylere tapınmayı bırakın.” demiş oluyoruz.

Acaba bunlar sırf tarihte mi diye bir an bir düşünün. Hayır, yirminci yüzyılın medeniyetin bu kadar ilerlediği şu zamanında hâlâ güneşe tapan insanlar var. Buyurun işte Japonlar, Çinliler güneşe tapıyorlar. Hâlâ öküze tapanlar var, buyurun Hintliler, Budistler, vesaireler. Ne kadar yalan yanlış şeylere tapan insanlar var. Hatta kendilerine ilâhî kitap indirilmiş hıristiyanların bile puta tapması ne kadar ayıp, ne kadar yanlış. Ondan sonra üçleme yapması, teslis dediğimiz trinite ne kadar yanlış. Onun için biz diyoruz ki;

Lâ ilâhe illallah.

“Allah var, şerîki, nazîri yok; o tektir. Allah’tan gayri mâbud yoktur.” diyoruz. İşte bunu deyince Allah kulundan razı oluyor. Allah’ı razı etmek için söylenmesi gereken bir söz. Onun için Lâ ilâhe illallahı çok söyleyin.

Bu arada ben de şimdi taşı gediğine koyayım. Biliyorsunuz, bizim İslâm Dergisi’nde, Kadın ve Aile Dergisi’nde makalelerimiz çıkıyor. Türkiye’de tasavvufa karşı insanlar da var. Ben de onlara demiştim ki:

“Ramazan tasavvuf ayıdır.” Kur’ân-ı Kerîm’den, hadîs-i şerîflerden delillerini gösteriyorum; sözlerimi onun için söylüyorum. “Ramazan tasavvuf ayı” demiştim; buyurun işte Ramazan tasavvuf ayı. Resûlullah Efendimiz çok Lâ ilâhe illallah demeyi teşvik ediyor, tavsiye ediyor. “Bunu yaparsanız Allah’ın rızasını kazanırsınız, Allah’ı kendinizden razı etmeye sebep olur.” diye teşvik ediyor. İşte gördünüz mü? Ramazan nasıl tasavvuf ayıymış, ortaya çıkıyor.

Yapılacak şeylerden birisi Lâ ilâhe illallah veya Eşhedü en lâ ilâhe illallah demek, çok demek. Bir de dervişin tesbihine çatarlar, çok söylemesini hoş görmezler. Ama Resûlullah Efendimiz tavsiye ediyor ve çok hikmetleri var. Testeksirû! “Çoğaltın, yapabildiğiniz kadar çok yapın.” diyor.

Ve testağfirûnehû. “Ve Allah’tan mağfiret isteyeceksiniz.” Tevbe ve istiğfar edeceksiniz; bunu da Allah çok sever. “Affet beni Allah’ım!” demek, “Beni mağfiret eyle Yâ Rabbi!” demek, “Affetmeyi seversin, beni afv u mağfiret eyle Yâ Rabbi!” demek.

Estağfirullâh el-azîm ve etûbu ileyh. Bu da Allah’ı sizden razı edecek olan bir ifade, bir söz; bu da çok güzel.

Neden?

Kul hatasını anlıyor, Mevlâsını biliyor ve ondan af diliyor. Ne kadar güzel bir şey…

Bizim kardeşlerimizden bakanlık da yapmış olan bir kardeşimizdi galiba; yeğenini Hocamız’a getirmiş, elini öptürmüş. Demiş ki;

“Hocam yalnız bizim bu yeğenin bir kusuru var.”

“Nedir?” demiş?

“Bu, sadece imtihan vakitlerinde imtihanları geçeyim diye abdest alır, namaz kılar.” demiş. Yani ayıp; neden ayıp? Her zaman kılmıyor da başı sıkışınca namazı kılıyor, muntazaman kılması gerekirken sadece imtihan zamanlarında kılıyor. Ayıpladığı için, yeğeni bu kusuru bıraksın diye, mahcup olsun da düzeltsin diye böyle söylemiş. Ama Hocamız’ın cevabı çok hoşuma gitti. Hocamız buyurmuş ki;

“Aferin bak, başı sıkıştığı zaman nereye müracaat edeceğini nasıl biliyor.”

İmtihanda, başı sıkıştı geçmesi lazım, heyecanlı bir iş. Geçerse sınıfı geçecek, mezun olacak, iş güç sahibi olacak; geçemezse sınıfta kalacak, okuldan atılırsa anası babası ne kadar üzülür. “Bak başı dara gelince nereye müracaat edeceğini bilmesi ne kadar güzel.” demiş. Bu da Hocamız’ın kemâlâtından bir numune. O kişiyi mahcup etmedi. Evet, ayıptır; doğrusu bir insanın alaca namaz kılması, bazen kılıp bazen kılmaması yanlıştır.

İnsana; “Namaz kılmak madem güzel, o halde niye devamlı kılmıyorsun?” derler. Ayıptır; ama Hocamız onu mahcup etmiyor. Teşvik ediyor; bir de güzel tarafını, haklı tarafını söyleyerek teşvik ediyor.

İşte kul da başı sıkışınca nereye müracaat edeceğini bilmiş olduğundan Estağfirullah demekle hatasını itiraf etmek, tevâzudur.

Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz diye bir şairin mısraı var; noksanını biliyor, hatasını anlıyor, boynunu büküyor, Mevlâsına yöneliyor. Allahu Teâlâ hazretleri bunu seviyor, kulundan razı oluyor. Kul günahlıydı; ondan afv ü mağfiret istiyor. Ortada bir suç var da affını istiyor. Suçluluğunu anlayıp Allah’ın affettiğini bilip de ona yönelmesi, Allah’ın rızasını kazanmasına sebep oluyor.

Bu izahlarımızı özetleyecek olursak, Peygamber Efendimiz, bu ayda ne tavsiye ediyor?

Dervişlik tavsiye ediyor; çok Lâ ilâhe illalah deyin, çok Estağfirullah deyin demiş oluyor. Sonra,

وَأَمَّا اللَّتَانِ لَا غِنَى لَكُمْ عَنْهُمَا فَتَسْأَلُونَ اللهَ الْجَنَّةَ، وَتَعُوذُونَ بِهِ مِنَ النَّارِ

Ve emme’lletâni lâ gınâ leküm anhümâ. “Kendisinden vazgeçmeyeceğiniz iki tanesine gelince” Fe-tes’elûnallâhe’l-cennete ve teûzûne bihî mine’n-nâr. Vazgeçmeyeceğimiz iki şey nedir? “Onlar da, Allah’tan cenneti istemek ve cehennemden Allah’a sığınmak.”

Tabi vazgeçemeyiz bundan; cenneti istiyoruz. Cennete girmeden olur mu? Ve cehennemden Allah’a sığınmak, cehenneme girmemeyi istemek. O da, bu da… Cehenneme girip cayır cayır yanmak ne kadar fena bir şey! “Aman Yâ Rabbi! Beni cehenneme atma. Yâ Rabbi! Cennetine dâhil eyle.” diye istemek.

و من أشبع فيه صائما سقاه الله تعالي من حوضي شربة لا يظمأ بعدها ابدا

Ve men eşbe’a fîhi sâimen sakâhullâhu Teâlâ min havdî şerbeten lâ yazmaen ba’dehâ ebedâ.

Burada son cümleyi söylüyoruz. Cenneti isteyip cehennemden Allah’a sığınmaktan sonra Efendimiz bir kere daha o konuya dönmüş.

“Ramazan gününde kim oruçluyu doyurursa Allahu Teâlâ hazretleri ona, benim havz-ı kevserimden bir kadeh sunar, bir kâse sunar; o da öyle bir içer ki.” Lâ yazmaen ba’dehâ ebedâ. “Bir susuzluk duymaz. İliklerine kadar lezzet dolar ve suya kanar. Kevser şarabını içtikten sonra artık bir daha dudak kuruması, susuzluk çekmesi, iç yanması olmaz.”

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi cennetine dâhil eylesin, cehennemden âzat eylesin ve Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in o mübarek havz-ı kevserinden, o nurdan kâselerle doya doya nûş etmeyi sizlere de bizlere de nasip eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri, cümlemizin Ramazanlarını mübarek eylesin. Oruçlarınızı, teravihlerinizı, hayrât u hasenâtınızı, iftarlarınızı, ziyafetlerinizi, ibadet ve taatlerinizi kabul eylesin. Cehennemden âzat olan, rahmetine nail olan, mağfiretine mazhar olan kullarından olmayı nasip eylesin. Nice nice nice Ramazanlara sıhhat ve afiyetle ulaşın. Allahu Teâlâ hazretleri sizi sevdiklerinizle beraber bahtiyar eylesin. Her şey gönlünüzce, muradınızca, Allah’tan dilediğiniz şekilde olsun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtuh.

--------------
* 1995.02.10. Cuma Sohbeti
[1] Kadir 97/3.
[2] Zilzal 99/7-8.

Sayfa Başı