M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Müslüman Çevresi İle İlgili İnsandır

M. Es'ad Coşan

 Müslüman çevresi ile ilgili insandır, her şeyin düzgününü ister, eğrilik olduğu zaman doğrultmaya çalışır. Hz. Ömer’e bile ne demişler? “Yâ Ömer! Sende bir eğrilik görürsek kılıcımızla doğrulturuz.” “Keseriz” demek. Kılıçla doğrultmak nasıl olacak? Çekiçle tak tak vurup çivi doğrultmak gibi değil; “kılıcımızla doğrulturuz” demek, “keseriz seni” demek.

طَالِبُ الْعِلْمِ طَالِبُ الرَّحْمَةِ طَالِبُ الْعِلْمِ رُكْنُ الْاِسْلَامِ وَيُعْطَى أَجْرُهُ مَعَ النَّبِيِّينَ
Tâlibü’l-ilmi tâlibu’r-rahmeti tâlibü’l-ilmi rüknü’l-İslâmi ve yu’tâ ecrühû me’a’n-nebiyyîne.1 
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “İlim öğrenmeye heves eden, ilme yönelen kimse Allah’ın rahmetine yönelmiş demektir. Allah’ın rahmetini istiyor, onu elde edecek, ona ulaşacak demektir. İlme yönelmek; Allah’ın rahmetini, rızasını istemek demektir. Kim ilme gayret ederse ilim öğrenmeye yönünü döner, işini ilim öğrenmeye çevirirse Allah’ın rahmetine yönelmiş olur, onu elde etmek üzere olur.” Tâlibu’l-’ilmi rüknü’l-İslâm, “İlim öğrenmeye heves eden, koşturan kimse İslâm’ın direğidir.”  Ve yu’tâ ecrühû me’a’n-nebiyyîne. “O kimsenin ecri Peygamberlerle beraber verilir.” Peygamberlerden sonra ümmetin en yüksek sınıfı, alimler sınıfıdır ve اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ el-’Ulemâü veresetü’l-enbiyâü.2  “Peygamberlerin varisleri alimlerdir.”
Peygamberler vazifelerini yapıp göçtükten sonra onların getirdiği şeriati insanlara anlatan, onların emirlerini insanlara yayan, onların hayatlarında veyahut hayatlarından sonra gidemedikleri yerlere, kasabalara, beldelere gidip de anlatan kimseler peygamberler gibi ecir alıyor, peygamberlerle beraber ecir almış oluyor. O bakımdan hepimiz, ilme yönelmemiz gerekiyor çünkü en yüksek sevap, en yüksek kâr burada.
Avrupa’daki ilim adamları araştırma yapmışlar. Paramızı yatıracağız, yatırım yapacağız. Para kazanmak için acaba hangi sahaya yatırım yapsak? “Ticaret mi yapsak, imalat mı yapsak, ziraat mı yapsak?” diye çeşitli iş dallarını düşünmüşler. “Hangisi daha çok kâr getiriyor?” diye incelemeler yapmışlar. Sonuçta en yüksek kârın ilme yapılan yatırımda olduğuna karar vermişler. Devlet, ilme yatırım yaptığı zaman en büyük kârı sağlamış oluyor. Alim yetiştirdiği zaman, bilimsel bir çalışma yapıldığı zaman; o, hadde hesaba sığmayacak kadar büyük kârlar getiriyor.
Avrupa’ya gidip görenler bilirler, biz de gördük, küçük küçük ülkelerden oluşuyor. Mesela İsviçre dağlık bir ülke. Yüksek diye bizim şu dağların üstünde köyler bile yoktur. İsviçre; temeli, her tarafı dağ olan bir ülke. Fakat işini öyle güzel ayarlamış ki dünyanın en çok kazanan ülkelerinden birisi. Parasını silah sanayiine, ilaç sanayine, küçücük saatlere yatırmış. Şu kadarcık bir saat senden şu kadar bin, şu kadar milyon tıkır tıkır para alıyor. Küçük şeylerle çok büyük paralar alıyor. Sen uğraşıyorsun, güneşin karşısında çalışıyorsun, dönümlerle tarlaları ekiyorsun, biçiyorsun, belin sakatlanıyor, madenlere iniyorsun, madenleri kazıp arabalarla çıkarıyorsun, zehirleniyorsun, ocak çöküyor, ölüyorsun. Adamlar oturduğu yerde, kaloriferli, manzaralı yerde bir saat imal ediyor onu, sana şu kadara yutturuyor.
Alma! Alma adamların ürünlerini, mallarını. Kendin yapmaya çalış! Tabi onlarla mücadelede ekonomik mücadele; o da ilimle olacak bir şey. İslâm’ın kurtuluşu da ilimle olacak bir şey. Geçen gün gazetede yazmışlar, benim de dikkatimi çekti, okudum. Bir bira şişesi bir içimliktir, belki de kadehleri karşılıklı tokuştursunlar diye döktükleri zaman iki bardak oluyordur. Bodur bir bira şişesi bin liraya satılıyormuş. Malzemesi kırk sekiz, işçiliği yirmi yedi liraymış topladığın zaman yetmiş beş lira ediyor. İşin aslı bu. Ondan sonra bin liraya satılıyor! Yetmiş beş lira nerede bin lira nerede?
Şu kadarı perakendeci kârı, bu kadarı reklam, şu kadarı nakliye, bu kadarı soğutma, şu kadarı kapak ücreti; kabarta kabarta bin liraya satıyor. Ben onu alacağıma giderim çarşıya pazara filemi meyve ile doldururum; bir de eve pres alırım, meyveleri sıkarım âlâsını, aslını, vücuda en faydalısını içerim.
Her şeyin doğrusunu görmek için insanın ilme gayret etmesi lazım. Müslümanlığın da kurtuluşu öyle olacak. Müslümanlar dünya üzerinde her yerde mağdur. Hainler her yerde müslümanları aldatmışlar. Kurtulmak için ilme sımsıkı sarılmamız lazım.
“E hocam işte ibadet ediyoruz.”
İbadet de ilimle olur, cahillikle olmaz. Cahilin ibadeti bazen günah olur; zamansız, yersiz yanlış yaptığı için âfetlerinden korunacak tedbirleri bilmediğinden bazen ibadetten bile günah alır. Kur’an okur, Kur’an kendisine lânet eder. Oruç tutar, akşam aç kalmaktan başka kârı olmaz. Namaz kılar, Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Sadaka verir, minnet edip başa kaktığından sadakasının sevabı iptal olur. Cahillikle alimlik de olmaz, ibadet de olmaz, sevap da kazanılmaz. Allah’ın rızası da kazanılmaz, dünya rahatı da kazanılmaz. Kâfirlere karşı galip olmak da mümkün olmaz; insanın dünyası da âhireti de harap olur.
Onun için müslümanların her birinin ilme koşturması lazım ve yaptığı şeyin en güzelini yapmaya çalışması lazım. Çalıştığı dalda, meslekte onun ilmini de sonuna kadar öğrenip en güzelini yapmalı. Eskilerden iftiharla duyuyoruz; daha Avrupalı karanlık çağlarda yaşıyorken bizim müslümanlar çalar saat yapmışlar da onların imparatorlarına çalar saat göndermişler. Saat zamanı geldikçe çalıyor. Adamlar; “Bunun içinde cin var.” diye korkularından saatin sağına soluna bakarken bozmuşlar. O kadar geri ki saatin âlet olduğunu anlayacak durumda değil ve müslümanlar bu kadar ileri. Müslümanların çeliğinin karşısında duramıyormuş. Düşmanın kılıcıyla müslümanın kılıcı karşılaştı mı düşmanın kılıcı kırılıyormuş.
Almanya’nın Solingen çelik fabrikalarının ustası Türkiye’de çeliği öğrenmiş de kendi memleketinde çeliği öyle götürmüş. Hollanda (Baron de Busbec) lale çiçeğini Türkiye’de görmüş, hayran kalmış, soğanını almış, Almanya’ya götürmüş. Eskiler her şeyin güzelini yapmaya heves ederlermiş, ustalara mükâfat verirlermiş. Bir usta, çırağı yanına aldı mı o çırağı başkası ayartamazmış. Ustası onu yetiştirecek, becerirse kalfa olurmuş, bir merasimle kalfalık verirlermiş. Çırak da ustasına hürmetkâr olurmuş, elini öpermiş, ömür boyu ona minnettarlığını ihmal etmezmiş. Bu hususta rivayetler var, minyatürler var; görüyoruz.
Bugün Süleymaniye camisinin çinilerini, İznik çinilerini hâlâ yapamıyorlar. Geçenlerde toplantılar yaptılar, gazetelere de intikal etmişti, siz de muhakkak duymuşsunuzdur. İznik çinileri çok kıymetli, pahalı; yanına yanaşılmıyor. Bugün hâlâ bilmem hangi padişahın kurmuş olduğu cam fabrikasının yapmış olduğu eserlerin her birisi müzede, her birisi milyonlarca lira. Şu kadarcık bir şişe, beş milyon lira! Neden? Yaptığı şeyi güzel yaptığı için özendiği için ve ilmini iyi bildiği için paha biçilemiyor.
O bakımdan, aziz ve muhterem kardeşlerim! Bilin ki İslâm’ın kurtuluşu ilim ile olacak. Siz de müslümansınız; Allah’ın rızasını kazanmak, rahmetine ermek için ilme koşturacaksınız, boş durmayacaksınız, zamanınızı boşa geçirmeyeceksiniz. Okuyacaksınız, cebinizde bir kitap, bir kalem, bir not defteri olacak. Güzel bir söz duydunuz mu onu yazacaksınız.
Boş bir zaman buldunuz mu cebinizden kitabı çıkarıp okuyacaksınız. Bitirdi mi arka tarafına kitap hakkındaki fikrinizi yazacaksınız: “Ben bunu okudum, pek önemli bir kitap değil yalnız şu bilgi enteresan, dikkatimi çekti, bana çok orijinal geldi.” Onu bırakacaksınız, başka bir kitabı cebinize alacaksınız. Böylece vaktiniz zayi olmayacak, vaktinizi ihya edeceksiniz.
İhya etmek, “diriltmek” demek. Vakti ihya etmek, boşa geçirmemek. Vakit öldürmek nedir? Cinayettir. İnsan öldürmek nedir? Cinayettir. Vakit öldürmek de mânevî bir cinayettir. Sen vaktini nasıl öldürürsün? Ya zikret ya ibadet et ya Kur’an oku, ezberle, ya ilme çalış, ya bir başkasının hizmetine koş, ya müslümanlara yarar bir iş yap, ya da çık evinin önüne, evinin kaldırımını düzelt, sokağı temizle, camiye gel, caminin bir tarafını tamir et, düzelt, güzelleştir.
Gezdiğim kasabalarda bazı şeylere çok kızıyorum, müslümanlara acıyorum. Her taraf mezbele, hiç bakım yok.
İznik’e gittik, Kutbeddîn-i İznikî hazretleri meşhur bir alim; türbesinin etrafı mezbele. Yahu, bir işsiz güçsüz emekli müslüman yok mu? Var git oraya, sağını solunu düzelt, yavaş yavaş güzel bir hale getir.
Demre’ye, Kaş kasabasına yakın bir yere gittik. İngiliz turistler kaya mezarları süpürüyorlarmış. Hınzırlar! Maksatları başka. Süpürürken orada belki bir şey bulacak; sikke, para veya bir tarihî eser bulacak, onu alıp götürecek. “Burayı düzenliyoruz.” diyorlarmış.
Tarihî eserlerin bekçisi yok mu? Bu Yağma Hasan’ın böreği midir? Bunlar bu memleketin her şeyini böyle çalıp çırpıp götürecekler mi?
Evet öyle, Yağma Hasan’ın böreği. O zaman senin vaktin varsa git orada dur. Turiste; “Buraya geçemezsin.” de!
Bizim mahallede bir sakat çocuk vardı. Ortaokula, liseye gittiğimiz zaman beş yol ağzı bir yer vardı, bir yoldan gelen ötekisini göremez. Çocuk kendiliğinden orada duruyor, gelene “sen dur, sen geç” diye işaret ediyordu. Fahrî olarak trafik polisliği yapıyordu. Oraya trafik polisi koyacak kadar yok ama önemli bir kavşak; çoluk çocuk ezilebilir, arabalar birbirleriyle tokuşabilir. Sonunda bunun yaptığı işin hayırlı, faydalı olduğunu anladılar da trafikten buna bir şapka verdiler, koluna bir bant verdiler, orada o işi yapmaya devam ediyor. Tabi yakınından geçen de arabasına bir fren yapıyor, cebinden çıkarıyor, bir bahşiş veriyor. Fukaracık sakat, onunla geçimini temin ediyordu ama mertçe bir temin. Dilenmiyor, bir işe yarıyor!
Müslüman vaktini öldürmemeli. Vakit öldürmek de bir cinayettir; çalışmalı, gayret etmeli. Hiçbir şey yapamazsa çevresini tanzim etmeli; o da bir hizmettir. Hatta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; “Yoldan taşı, dikeni, kemik parçasını kenara almak da bir sadakadır.” diyor. Allah hepimizi böyle aktif müslüman eylesin. Uyuz ve uyuşuk insanlar müslümanların arasına yakışmıyorlar. Kıpırdamaz, gözünü kaldırmaz, söz söylersin cevap vermez. Kendisine hücum olur kendisini savunmaz, zarara uğrar zararını bilmez, kârını bilmez. Müslüman böyle olmaz, müslüman aktif insandır!
Bir tane müslüman söyleyeyim size; Osman b. Maz’ûn radıyallahu anh. Peygamber Efendimiz’in ashabından. İslâm daha yeni neşv ü nemâ buluyor, Müslümanlığı herkes tanımıyor. Arap şairlerinden meşhur Lebîd b. Rebia gelmiş, herkes iltifat ediyor; “Bu büyük şairdir.” diye onu almış, Kâbe’nin olduğu yere getirmişler. O zaman Kâbe’de putlar var. Peygamber Efendimiz henüz Mekke’yi fethetmiş değil; orada müslümanlar gizli, sessiz, mazlum, mağdur durumdalar.
Orada şair çıkmış, şiirler okuyor, Osman b. Maz’ûn da kenardaymış. Şimdi -radıyallahu anh- o şair diyor ki: ألا كل شئ ما خلا الله باطل Elâ küllü şey’in mâ hala’l-lâhu bâtılün. “Allah’tan gayrı her şey boştur.” وكل نعيم لا محالة زائل Ve küllü naîmin lâ mahâlete zâilün. “Her nimet bir gün elden gider.” Sonradan bir hadîs-i şerîften öğreniyoruz ki bu şiiri de Peygamber Efendimiz beğenmiş.
Arap şairleri içinde doğru düzgün söz söyleyenler az. Kimisi içkiden şaraptan kimisi gönül maceralarından, günahlarından bahsetmiş; hepsi cehennemlik. Mesela Araplar’ın cahiliye devrinin en büyük şairi İmru’l-Kays diye bir herif var. Peygamber Efendimiz diyor ki; “Cehenneme gidecek şairlerin en önünde bulunacak. Şairlerin cehenneme sevki esnasında grubunun başında olacak.” Neden? Şaraptan, zinâdan bahsetmiş, methetmiş; kendi kepazeliklerini, rezilliklerini şiire dökmüş. Cehenneme gidecek; hem en başta hem de sanki hepsinin sevk edicisiymiş gibi, kervanın başındaki merkep gibi gidecek.
“Allah’tan gayrı her şey boştur. Allah’a sarılmak lazım.” mânasını ihtiva eden o mısraı Peygamber Efendimiz beğenmiş. “Şairlerin söylediği en güzel söz.” diyor. Şair, bu şiiri söylerken Osman b. Maz’ûn da ona; “Doğru söylüyorsun.” diye seslenmiş.
İkinci mısrayı söyleyince; “Her nimet bir gün elden çıkar, zail olur, zeval bulur.” deyince;
“Yok, doğru değil; cennet nimeti ebedî, cennette nimet sonsuz.” demiş. Böyle ikide bir de kendisine müdahale edilince şair rahatsız olmuş da;
“Ey Kureyş kavmi! Eskiden buraya geldik mi çok saygı görürdük, hiç kimse bize müdahale etmezdi.” diyor.
Tabi İslâm geldi. Müslüman müdahalecidir, durduğu yerde durmaz. Şairin doğru sözüne “evet” diyor, eğri sözüne “hayır” diyor; eğri söz söyleyeni rahatsız ediyor.
Müslüman çevresi ile ilgili insandır, her şeyin düzgününü ister, eğrilik olduğu zaman doğrultmaya çalışır. Hz. Ömer’e bile ne demişler? “Yâ Ömer! Sende bir eğrilik görürsek kılıcımızla doğrulturuz.” “Keseriz” demek. Kılıçla doğrultmak nasıl olacak? Çekiçle tak tak vurup çivi doğrultmak gibi değil; “kılıcımızla doğrulturuz” demek, “keseriz seni” demek.
Nerede o müslümanlar nerede şimdiki müslümanlar. Şimdiki müslümanlar Müslümanlığı bilmediği için çok sevaplı işleri kaçırıyorlar. Yapmaları gereken birçok vazifeyi yapmadıklarından çok vebal yükleniyorlar da işin farkında değiller.
Allah bizlere uyanıklık nasip etsin, kendisinin istediği has müslüman olmayı nasip etsin.
-------------------------
*  23 Eylül 1989
1)  Deylemî, el-Firdevs, II, 440, r. 3915; Suyûtî, el-Cami’u’s-Sağîr, s. 324, r. 5253; Münâvî, Feyzu’l-kadîr, IV, 263, r. 5253; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, X, 143, 161, r. 28729, 28834; Gümüşhânevî, Ramûz, II, 312.
2)  Ebû Dâvud, “İlim”, 1, r. 3641; Tirmizî, “İlim”, 19, r. 2682; İbn Mâce, “Mukaddime”, 17, 20, r. 223, 239; İbn Hıbbân, Sahîh, I, 289-291, r. 88; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, III, 221, r. 1574; Deylemî, el-Firdevs, III, 75, r. 4209; Suyûtî, el-Cami’u’s-Sağîr, s. 352, r. 5705; Münâvî, Feyzu’l-kadîr, IV, 384, r. 5705; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, X, 135, r. 28679; Gümüşhânevî, Ramûz, I, 222.
 

Sayfa Başı