M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ben Büyük Meseleleri Öne Alıyorum

M. Es'ad Coşan

Humeyni veyahut başka bir ülkedeki müslüman, uzaktan tanıdığınız bir insan, Ziyaulhak; bunlar hakkında bizim bilgilerimiz neye dayanıyor? 

Gazetelerin yazdığına, radyoların söylediğine dayanıyor. Adamları yakından tanıma imkânını bulamıyoruz. 

Sonra, biz onlarla doğrudan doğruya bir alış verişimiz, işimiz yoksa onların aleyhindeki sözler dedikodudan ibaret oluyor. 

Benim âcizâne kanaatim; müslümanın müslüman hakkında gıybet, dedikodu yapmaması. Efendimiz de bunu yasaklamış. 

İş yapacak olan bir insan varsa ona bu işin incelikleri söylenir; “Bak, sen falanca kimseyle iş yapmak istiyorsun, o adam hilekârdır. Falanca kimseyle ortaklık yaptı da onu aldattı, sermayesinin üstüne oturdu, senetleri ödemedi...” denebilir. 

Ama müslüman müslümanın aleyhinde konuşmamayı esas itibariyle prensip edinmeli. 

“Hiçbir müslümanın aleyhinde benim ağzımdan -gerekmiyorsa- söz çıkmayacak.” 

Şahitlikte söylenir. Mesela beni mahkemeye çağırsalar; 

“Falanca adamla filanca adamın arasında bir mesele var, ne dersin?” 

O zaman söylerim. Ama gerekmeyen yerlerde müslümanın müslümanı çekiştirmesi, gıybet etmesi, dedikodu etmesi müslüman ümmetleri birbirine düşürüyor. Onu sevenler oluyor sevmeyenler oluyor; ötekisini sevenler oluyor sevmeyenler oluyor; fitne fesat oluyor. 

Bizim şahsen kendi dergilerimizde şahıs tenkidi yapmıyoruz. Şahısların aleyhinde bulunmuyoruz. Eğer kişilerde bir kusur görüyorsak, kişilerin gördüğümüz kusurlarına tedavi olacak Allah’ın doğru olan emrini yazıyoruz. 

Mesela birisi bir şeyi inkâr etmişse; “Kerâmâtü’l-evliyâ yoktur...” Halbuki kitaplarımız kerâmâtü’l-evliyâi hakkun diye yazıyor. O zaman bu hususta gidiyoruz, falanca alimle röportaj yapıyoruz, filanca kimseyle konuşma yapıyoruz, o gerçeği yazıyoruz. Ama “filanca böyle demiş” tenkit etmeden yapıyoruz, belli etmiyoruz. Biz birisini tenkit ettik mi gıybet olmasın diye ismen zikretmiyoruz. O da bizim yazımızı okumuş olsa insafa gelsin diye tenkidimizi yumuşak yapıyoruz. Çünkü bir insana bağırarak çağırarak, söverek tenkit yaparsan tesiri başka türlü olur; o da inatlaşır. Yumuşak yumuşak söylersen; “Haklısın galiba, ben de biraz aşırı gittim.” diye kendisini düzeltebilir. 

Bizim dergilerimizde umumî prensibimiz; müslümanlara sataşmamaktır. Bize sataşırlar, bizim aleyhimizde broşür dağıtırlar, kendileri yazarlar çizerler; biz güler geçeriz, hiç aleyhlerinde yazmayız. 

Neden? 

Gıybet olmasın diye. 

Evet, o edepsizle ben uğraşmasını bilirim, makale yazarım, canına okurum, rezil ederim, bir şey yaparım. Ama müslümanın müslümanla uğraşmaktan önce yapacağı işler var. Kâfirler memleketlerimizi istilâ etmiş, alıp gidiyor. Şimdi ben onlarla uğraşmayı mı öne alayım, yoksa kâfirlerle uğraşmayı mı öne alayım?

Ben büyük meseleleri öne alıyorum. 

Mekke-i Mükerreme’de bir gazetenin yazarı olan bir kardeşimiz, eskiden beri tanıdığım meşhur bir yazar, dedi ki; 

“Hocam, sen yazılarında filancanın falancanın aleyhinde hiç fikir beyan etmiyorsun, onun da şöyle şöyle kusurları var, yazsana.” 

Ben düşünüyorum, elime kalemi aldığım zaman bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyorum, büyüklerimize bağışlıyorum; 

“Yâ Rabbi! Bana senin rızana uygun yazı yazdır, günah olacak yazı yazdırma.” diye öyle yazıyorum. Şahıslarla ilgili münakaşalara girmiyorum. Falanca gazetede benim aleyhime röportaj yapmışlar, iftira etmişler, yalan yanlış şeyler; cevap vermiyorum. 

Müslümanlık hakkında bir hücum olmuşsa, “İslâm’da kadın hakları çiğnenmiştir.” O zaman alıyorum elime kalemi; “Seni edepsiz, alçak, namussuz, ilimsiz, irfansız, iz’ansız!..” diye o zaman ona yazıyorum. 

“Bak İslâm şöyle yapmadı mı, böyle yapmadı mı? Kız çocukları toprağa gömülürken kız çocuklarını kurtarmadı mı? Avrupa’da yirminci yüzyıla kadar kadının miras hakkı yokken İslâm kadına miras hakkı tanımadı mı?..” 

O zaman yazıp çiziyorum. 

Neden? 

İslâm’ı savunmak olduğu için. 

Biz de öyle yapalım. Şahıslarla uğraşmayalım. Komşularla uğraşıyoruz, parti işleriyle uğraşıyoruz, öteki ülkelerle uğraşıyoruz derken çeşitli ekoller birbirlerine çatıyor; 

“Bu radikal müslüman, bu tasavvufa karşı müslüman, şu Nurcu kardeşimiz, bu Süleymancı kardeşimiz, bu bilmem ne kardeşimiz...” 

Bunlarla uğraşmak kâfirlere fırsat veriyor. Kâfirler, atı alan Üsküdar’ı geçiyor; biz birbirimizle yaka paça uğraşmış oluyoruz. Onlar bizim kardeşlerimiz, kusurları varsa ilk önce kâfirleri haklayalım, ondan sonra “Senin de şu kusurun var.” diye konuşalım. Ama kâfir bize hücum edip dururken bizim birbirimizle uğraşmamız uygun olmuyor. Onun için biz şahıs isimleri üzerinde neşriyat yapmıyoruz. 

Mekke-i Mükerreme’de Ramazan’da bir hoca konuşuyordu, çok güzel ders yapıyor, fıkıh bilgisi çok kuvvetli... Harem-i Şerîf’in üst katında, sabah namazından sonra işrak vaktine kadar çok güzel ders yapıyor. Ben de zevkle dinliyorum, tane tane Arapça konuşuyor. Sonra kendisiyle de tanıştık. Cin gibi zeki bir alim, ezberinde çok şeyler var. Kağıtlar veriyorlar. Bir tanesi kağıt verdi, dedi ki; 

“Cemaatü’t-Tebliğ hakkında ne dersiniz? Bunların yaptıkları doğru mudur, eğri midir?”

Bu soruyu sorar sormaz dedi ki;

“Seni gelen soru kâğıtlarını okumaktan azlettim, makamından attım. Şu kâğıtları okumak vazifesini senden aldım, azlettim. Sen bilmiyor musun ki ben şahıslarla ilgili, zümrelerle ilgili konuşma yapmıyorum; sadece Allah’ın rızasına uygun olan veya uygun olmayan fıkıh bakımından bir mesele varsa ona cevap veriyorum. Sen benim prensibimi bilmiyor muydun?”

Ona cevap vermedi. 

“Cemaatü’t-Tebliğ kötüdür.” dese bir fitne olacak, “iyidir” dese belki birtakım kusurlarını görmüştür kendisi... “Ben böyle sorulara cevap vermiyorum.” dedi, hoşuma gitti. 

Biz de kendi aramızda gıybet etmemeye iyi bir karar verelim. Komşumuzu gıybet etmeyelim. Arkadaşımızı gıybet etmeyelim. 

Lâ ilâhe illallah diyen insanların hesabını kim görecek? 

Allah görecek.

Sana şimdi şu sırada lazım mı? 

Değil. 

O halde sus, kâfirlerle uğraş. 

İslâm’a hücum eden, müslümanları kesen, müslümanları yurtlarından çıkartan, mallarını alan bir sürü zalim var; önce onlarla uğraşalım. 

Benim prensibim bu. 

Onun için ben de şahıslarla ilgili yorumlar yapmıyorum. Birisi bana şahsen hücum etse kendimi müdafaa bile etmiyorum. 

Benim dergilerim benim kendi müdafaanâmem mi? 

Yazmaya hakkım yok ki benim... Ben orada İslâmî hakikatleri yazarım diye düşünüyorum. 

Onun için bu konuları açmayalım. Bakarsın onun mâsum bir tarafı vardır, Allah indinde makbul bir tarafı vardır, Allah affeder. Bakarsın bir kusuru vardır, Allah cezalandırır. Hesabı Allah’a ait. Biz herkesin hayrını isteriz. 

Allah iyilikler, hayırlar murad etsin. 

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz gibi sevgili bir peygamberine bile âmâ Abdullah b. Ümmi Mektum’un sözüne biraz yüzünü buruşturdu diye Abese -Abese ve tevellâ- sûresini indirdi. Allah’ın dergâhı azametli bir dergâhtır, orada edepsizlik yapanın hâlinin ne olacağı belli olmaz; bakarsın pattadak tokadı yer, pattadak makamından aşağı düşer. Onun için müslümanların müslümanlara sözüyle, kaşıyla, gözüyle bile zarar vermemesi lazım. Allahu Teâlâ hazretleri

وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ

Veylün li-külli hümezetin lümezeh... “Kaşıyla gözüyle işaret eden, alay edenlere veyl olsun!”  diyor. 

Demek müslüman müslümana kaş göz işareti bile yapmayacak. “Bak bak bak, ne söylüyor!” bile demeyecek ki o söz söylemese, kaş göz işaretiyle alayda imâda bile bulunsa makbul olmuyor. 

Onun için gelin biz müslümanlar birbirlerimizi törpüleyip yıpratmayalım. İki tane sert şeyi birbirine sürtersen birbirini çizer. Biz birbirimizle uğraşmayalım; uğraşacaksak kâfirlerle uğraşalım. Buyurun Bulgaristan, buyurun Rusya, buyurun bilmem nere, buyurun bilmem nere... İslâm’ı yaymakla uğraşalım. Bir, yapılan hücumlara cevap vermek var, menfî bir şey; bir de İslâm’ın güzelliğini doğrudan doğruya dünyanın her yerine gidip anlatmak var. 

Bir, insanların iyi tarafını görmek var; bir de kötü tarafını görmek var. Falanca adam veya kendi çocuğun hem iyi şey yapar hem kötü şey yapar. Sen çocuğuna ne yaparsın? 

Yine “çocuğum” diye seversin, kötü şeylerine rağmen. 

Müslüman da müslümanı kusurlarına rağmen sevmeyi öğrenecek. Başka çaremiz yoktur. Çünkü kusursuz insan yoktur. Birbirimizi sevmezsek Allah bizi sevmez. 

Ne buyuruyor hadîs-i şerîfte; 

Lâ tedhulu’l-cennete hattâ tü’minu. “İnanmadıkça cennete giremezsiniz, giremeyeceksiniz.” Ve lâ tü’minu hattâ tehâbbu. “Birbirinizi sevmedikçe de cennete giremezsiniz, giremeyeceksiniz.” 

Mü’min birbirini sevmedikçe cennete girmez. Allah kulları affeder affeder de; 

“Yâ Rabbi! Şu iki kulun da var, onları da affet!” 

“Hayır, onların birbirlerine karşı kızgınlığı vardır. O birbirlerine karşı kızgınlıkları bırakıncaya kadar onları bırakın kenarda!” der Allahu Teâlâ hazretleri. 

Müslüman müslümana kin tuttuğu zaman, öteki müslümanlar affolurken onları Allah ayırır; hele bir kinleri geçinceye kadar dursun diye affetmez. 

Onun için, müslüman müslümana kin tutmaz. Müslüman müslümana gıybet etmez. Müslüman müslümanı tenkit etmez. Müslüman yapacağı müspet işi söyler, müspet işi yapar gider. Sen müspet işi tutturur müspet iş yaparsan zaten menfî işlerle uğraşmaya vaktin bile kalmaz. Bu prensibi edinelim. Şahısların gıybetiyle meşgul olmayalım. 

O zümre kalkıyor bu zümreyi kötülüyor, bu zümre kalkıyor öteki zümreyi kötülüyor. Hatta tarikatler oluyor, tarikatler aynı tarikat oluyor, diyelim ki Nakşbendî tarikati oluyor; Nakşbendî tarikatinin bir hocası filanca şehirde bir hocası öteki şehirde, o onun aleyhinde... Veyahut aynı şehirde, birisi bir mahallede ötekisi öteki mahallede, onun dervişleri ötekisinin aleyhinde... 

Böyle Müslümanlık olmaz! Bahaeddin Nakşbend hazretleri bu işe razı gelmez! İkisi de aynı tarikattense ne diye birbirlerine düşmanlık ediyorlar? 

Bu düşmanlıkların sonu gelmiyor. Bıktım. Güzel bir şey değil! 

Onun için dostluktan bahsetmek varsa varım ama düşmanlıkları, hele müslümanlar arasındaki ihtilafları zikretmek yarayı kaşıyıp kabuğunu tekrar yırtıp yine kanatmaktır, bize o düşmez. İnsanların iyi taraflarını görüp iyi taraflarını teşvik etmek lazım. 

Bir çocuk hem küfretse hem namaz kılsa ne yaparsın? 

“Aferin evladım, namaz kılıyor, hadi bakalım bundan sonra devam et, al sana para pul...” dersin, çocuğun iyi tarafını teşvik edersin. “Bak böyle şeyler yapma bir daha...” dersin, daha iyi olur. 

Biz de iyi taraflarını teşvik ede ede, konuşa konuşa vaktimizi geçirelim. Eğer boş vakit kalırsa o zaman kötü tarafları tenkite geçeriz. Ama zaten insanın boş vakti kalmaz; yapılacak o kadar çok iş var ki öyle başka şeye fırsat kalmıyor.

Sayfa Başı