M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Vahdet-i Vücûd-Vahdet-i Şühûd

M. Es'ad Coşan

Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd önemli bir konudur. Biraz da uzun bir konudur. 

Vahdet-i vücûd; varlığın hakiki sahibinin Allahu Teâlâ hazretleri olduğunun idrakidir. Bizim varlıklarımızın da mecâzî mânada varlık olduğunu, aslında fâni varlıklar olduğumuzu, varlığımızın da Allah’tan olduğunu idrakten doğan bir yüksek haldir. Çok zikir yapan, çok derin tefekkür eden insanların zihinlerinin ulaştığı bir idrak seviyesidir. Bilmeyen insanların ne anladığı, anlayacağı bir şeydir ne de ileri geri söz söyleyeceği bir noktadır. Bilmeyen insan “Vay böyle demiş, kâfir oldu...” sanır, halbuki onun seviyesinde değil. O adam zikirle, fikirle o gerçeği sezinledi. Bilen insanların seyr ü sülûk esnasında yükseklerden bir merhalesidir, bir idrâkidir. 

İmâm-ı Rabbânî hazretleri diyor ki; 

“Bu hâli, bu duyguyu ben de sezinledim.” 

İnsan kendi yokluğunu, fâniliğini hissedince, fenâfillah makamını hissedince, o makama ulaşıp tadınca; 

“Ben diye bir şey yok ki... Ben neyim? Yokum, hiçim.” diye o idrak, içine iyice yerleştikten sonra, o zaman ne var? 

“Ben yokum, Allah var. Her şey fâni, sadece Allah var.” diye bir idrakten kaynaklanıyor. 

İmâm-ı Rabbânî hazretleri “Acaba işin aslı böyle midir diye düşündüm.” der. Muhyiddin-i Arabî’yi okumuş; saygılı, sevgili, o halleri tadan bir kimse. Bu meseleleri karşılıklı sohbet yoluyla birbirleriyle konuşabilecek, birbirleriyle aşık atabilecek kıratta insanlar.

“Bir müddet onu haklı gibi gördüğüm halde, anladım ki sonunda, işin aslı bu değildir; vahdet-i şühûddur.” 

Cümle şahitler, cümle mezâhir, cümle varlıklar Allahu Teâlâ hazretlerinin varlıklarının şahitleridir. Varlıklarını ondan almaktadır. Ama kul kuldur, mahluk mahluktur, Hâlık Hâlık’tır. O bir haldir, lezzettir, keyiftir, sezgidir, mânevî ilerlemekten doğan insanın bir duygu sarhoşluğudur. 

“Hiçbir şey yok be ortada, sadece Rabbim var!” diye bir keyif hâlidir, diye onu öyle bu tarzda hoş görmekle beraber daha ötesinde asıl hâlin vahdet-i şühûd hâli olduğunu zikrediyor. 

O bakımdan İmâm-ı Rabbânî hazretleri vahdet-i şühûd fikirleriyle tanınmıştır. 

Muhyiddin-i Arabî hazretleri de mahlukâtın fâniliğini çok net gördüğü için “Yok bunlar! Bunlara varlık izafe edilir mi? Ne bunlar ya?” gibilerden onları da yok saydığından onda da vahdet-i vücûd mânası galiptir.

Nereye baksa Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretini, varlığını gördüğündendir; yoksa âyetleri, hadisleri bilmediğinden değildir. O bakış tarzındandır. Ağaca bakıyor; ağaç olarak görmüyor, Rabbimiz’in bir sanatı olarak görüyor. Her şeyi öyle gördüğündendir.

Benim tavsiyem; insan bildiği, yaşadığı seviyeden konuşmalıdır, bilmediği şeye karışmamalıdır. Çünkü bizim alimler “dünya yuvarlak” demiş, bunu tespit etmişler. Avrupalılar da sonra almış, Galile vesaire de söylemiş ama hıristiyanlar; 

“Yok düzdür, işte görmüyor musun, yuvarlak olsaydı alt taraftan aşağı düşerdik...” gibi hikâyelerle karşı çıkmışlar. 

Ama bilmeyen şöyle kenarda dursun, çizmeden yukarıya çıkmasın.

Hani ressamın birisi sergi açmış da, bir de güzel resim yapmış. Bir kahraman adam, beyaz atın üstünde şahlanmış, çizmeleri vs. şahane bir tablo. Kendisi de tebdîl-i kıyafet, halkın arasına katılmış, bakalım resimlerimi halk beğeniyor mu, ne diyor diye. Birileri, bir kalabalık gelmişler, yaptığı tablonun karşısında; “Vay be, ne kadar güzel resim ya, ne de güzel yapmış... Şurası şöyle, burası böyle...” diye konuşurken o da yanaşmış. Onlar da bakıyor. Bir taraftan da bakıyor gibi yaparken tenkitlerini alıyor, dinliyor.

Bir tanesi; 

“Aa! Bu ne biçim ressam? Çizmeyi yanlış yapmış!” demiş. 

“Çizme böyle olmaz ki; çizmenin bir parçası şöyle olur, oradan şöyle gelir, şuradan şu eklenir, şurada ökçe olur, burada üst taraf olur. Bu çizmeyi yanlış yapmış.” demiş. 

Ressam da kulak misafiri, seyrediyormuş gibi yapıp dinliyor. Bakmış, hakikaten onu ezberden çizdi; çizmenin hakiki çizme ustası tarafından yapılan şekline pek uymuyor; tamam, haklı. 

Ondan sonra çizmeci başlamış; 

“Hem şurada şu sarı rengi niye kullandı, onun yanında şu renk olsaydı, bu renk olsaydı...” 

Onu sanat zevkiyle şöyle bir düşünmüş, bakmış ki tenkitleri doğru değil; 

“Ahbap, sen çizmeden yukarıya çıkma! Çizmedeki tenkidin tamam ama oradan yukarıda başladın zırvalamaya. Çizmeden yukarıya çıkma!” demiş.

Bu gibi konular yüksek konular olduğu için aşağıdaki bir şahıs bu sefer “Vahdet-i vücûd yanlış” diyecek, falanca alime veryansın edecek. Halbuki o alimler senin kadar âyet biliyor, hadis biliyor, senden fazla zikrediyor, gecelerini ibadetle geçiriyor. Alim insanlar, müderris insanlar. Bunların hepsini bilen insanlar. 

Neden böyle demişler? 

Dünyayı bir hayal gibi görmüşler, bir zıll gibi, Hacivat-Karagöz oyununda perdede bir gölge gibi görmüşler. Nedir bunlar, bu mezâhir? 

Cümle gölge... 

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ  وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ 

Küllü men aleyhâ fân. “Her şey yeryüzünde fânidir.” Ve yebkâ vechü rabbike zü’l-celâli ve’l-ikrâm dediği gibi âyet-i kerîmenin , her şeyi fâni gördüklerinden, o neşeyle, o keyif, o zevkle, o sekr haliyle onu söylemiş oluyorlar, diye onların kendilerine göre bir izahları vardır. 

Anlamayana, o seviyede olmayana anlatmak da biraz zordur. 

Uzaya gidip de uzay mekiğinin içinde baş aşağı, baş yukarı havada uçarak giden bir insanı buradaki anlayamaz. 

Neden? 

Orada yer çekimi yok. Yaşayan bilir işte, sen anlayamazsın. Oraya gitsen orada durumun biraz başka türlü olduğunu göreceksin. Uzay mekiğinin dışına çıkıyor, havada duruyor; düşme yok, bir şey yok. 

Neden? 

Yerçekimi yok. 

“Nasıl olur ya, biz burada minarenin dışına çıksak pat aşağı düşeriz...” 

Düşersin ama orası uzay, burası başka yer. 

Onun gibi yani. 

Bizim büyüğümüz İmâm-ı Rabbânî hazretleri diyor ki; 

“Ben de bunu sezinledim, bir ara böyle bir duyguda bulundum ama sonradan gördüm ki esas olan vahdet-i şühûddur.” 

Allah şefaatlerine erdirsin. 

Sayfa Başı