M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Deccal’in Fitnesinden Allah’a Sığınınız

M. Es'ad Coşan

 Deccal bir fitne çıkaracak; öyle bir durum meydana gelecek ki her değer hükmü ters dönecek, değer hükümlerinin altı üstüne gelecek. Çağırdığı şeye tâbi olanlar, onun yanına gidenler cehenneme gidecekler. Onun “cennet” diye gösterdiği aslında cehenneme götürecek bir istikamet, bir taraf oluyor. Cehennem gibi görünen, can ve mal zararı gibi görünen taraf ise aslında insanı cennete götüren bir yol oluyor. 

Bu büyük bir fitne olduğu için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

“Bütün peygamberler kendi ümmetlerini Deccal’in fitnesinden uyarmışlardır; ‘Aman Allah'a sığının!’ diye ikaz etmişlerdir. Siz de Deccal’in fitnesinden Allah’a sığınınız!”

Çünkü şaşırtıcı bir durum. İnsan kaba, düz mantıkla çok derinlemesine düşünmeden sözlere kapılıp da aldanabilir. Tıpkı zamanımızdaki gibi. 

Şimdi insanların gözdesi Batı medeniyeti; ama en güzel medeniyetleri yok eden, korkunç, hunhar, gaddar, maddeci bir medeniyet! 

Koca Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’mizi yıktılar ve yıkıntıları arasından daima feryatlar geliyor. 

İşte Kosova, Bosna, Bulgaristan...

Hatta oralardaki hıristiyanlarla bile temas kurmuş, görüşmüş olan arkadaşlar, Osmanlı Devleti zamanındaki durumlarının çok iyi olduğunu, o zamanı hasretle andıklarını duymuşlar, söylüyorlar. Adalet vardı, müsamaha vardı, saygı vardı, sevgi vardı. Hatta bu Bosnalılar harbe girmeden önce -yine o Osmanlı terbiyesi icabı- komşularıyla iyi geçiniyorlarmış. Bosnalı kardeşlerimiz;

“Birden ne oldu? Anlamadık. Bütün komşularımız hepsi birden bize saldırdı!” diyorlar. 

Çünkü Batılılar kışkırttılar. Mehmed Âkif merhumun; 

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.

diye anlattığı medeniyet gibi görünen o canavar, insanları böyle birbirine kırdırıyor. Yüzbinlerce, milyonlarca insan zarar görüyor. Kimisi ölüyor. Çoluk çocuk, hanımlar perişan oluyor. 

Hanımlar, en baş tâcı edilmesi gereken mahluklar; kimisi annemizdir kimisi eşimizdir kimisi kızımızdır. Onlar ne kadar kötü muamelelere mâruz kalıyorlar. Çocuklar ölüyor, yuvalar yıkılıyor, insanlar yerlerinden yurtlarından ediliyor. 

İşte o dengeler Osmanlı’nın yıkılmasıyla bozuldu. Halbuki ondan önce ne kadar anlayış vardı. Ermeniler’den padişaha “sâdık kavim” diye vekiller, paşalar oluyordu. Kürtlerden alaylar oluyordu. Boşnaklar’dan sadrazamlar, vezirler komutanlar geliyordu. Herkes birbiriyle gayet iyi geçiniyordu. Şimdi her şey karmakarışık oldu. 

Dünya üzerinde maddeyi, menfaati değil de hakkı tutan, hakkaniyeti esas alan, Allah indinde sorumluluğunu düşünerek her yaptığı işi adaletle yapan insanların iktidarı kaybetmesi, dünyanın felaketi olmuştur.

Çünkü Osmanlı, nerede zulüm varsa orada zulmün kaldırılmasına çalışmıştır. Kendisi zulmetmemiştir. İtiraz edenlere deriz ki; 

“Siz istila ettiğiniz yerlerdeki insanların durumlarını bir düşünün; bir de Osmanlılar’ın hükümet kurduğu yerlerin durumunu düşünün!”

Osmanlı; Mora'yı almış, Anadolu’nun, orasını, burasını almış. Oradaki başka milletler; Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar, Ermeniler vs. Osmanlılar’la iç içe, aynı şehirde, aynı beldede hürriyet içinde yaşamışlar. Hatta Osmanlılar askerlik yapmışlar; onlar askerlikten de muaf olduklarından ticaret yapmışlar, zengin olmuşlar. 

Yedi asır yaşamışlar. Ne asimilasyon var ne eritme var ne ezmek yıkmak var. Kiliselerini dahi aynen muhafaza etmişler. Papazlarına itibar vermişler. 

“Sorumluluk kendilerine ait. Yarın Allah’ın huzurunda, niçin müslüman olmadıklarının hesabını kendileri versinler. ‘Ehl-i Kitab’tır.’” diye “İsevî” demişler, “Musevî” demişler, İsa aleyhisselam’a tâbi, Musa aleyhisselam’a tâbi, demişler, sulh içinde yaşatmışlar, zulmetmemişler. Harpte dahi zulmetmemişler.

Ama aradan zaman geçince emperyalizmin, bu tek dişi kalmış canavarın yaptıklarını görüyoruz. 

Şimdi de İslâm ülkelerinin geri kalması için çalışma tarzları ne? 

“İslâm ülkeleri geri kalsın.” diye cehaleti teşvik; “İslâm ülkeleri bozulsun.” diye fuhşiyatı teşvik; “Nesiller bozulsun.” diye her türlü kötülüğü yaymak, müstehcenliği yaymak, aile bağlarını koparmak; yani şeytanın yapacağı bütün işleri sırf dünyevî menfaatler için yapıyorlar.

Halbuki Osmanlı gittiği yere medeniyet götürüyordu. Bunlar deniyyet götürüyor -mimsiz medeniyet- alçaklık götürüyor. Fuhşiyat yayılıyor, içki yayılıyor, nesiller çürüyor, millet mahvoluyor. 

Bu propagandalar yüzünden değer hükümleri de alt üst oluyor. İyi olan şeyler kötü sayılıyor, kötü olan şeyler de baş tâcı oluyor. 

Bakıyorsunuz İslâm’a göre çok büyük günah olan şeyler alkışlanıyor; İslâm’a göre çok iyi olan, övülmesi gereken şeyler ayaklar altında. İyi insanlar hor, hakir; erâzil ve esâfil, en rezil ve en sefil olan kimseler başlarda! Milletin, ümmetin hukuku gözetilmiyor; Batılılarla işbirliği yapılıyor, yeraltı, yerüstü servetleri sömürtülüyor. Çok küçük bir azınlık nân ü nîmet içinde, izzet içinde dünyasını dünya ediyor; ama öbür tarafta Ümmet-i Muhammed sefalet içinde.

Şurası dünyanın en zengin, kişi başına düşen maddî geliri en yüksek olan ülkesi. İki adım ötesi de dünyanın en fakir ülkesi, insanların içecek suyu yok.

Bunların hepsi de İslâm âleminin bir parçası oluyor.

“Bu ne biçim İslâm kardeşliği, bu ne biçim ahlâk? Bu ne biçim insanlık, bu ne biçim vicdan?” diye insan bu manzaraya isyan ediyor.

İşte Deccal fitnesi de böyle... Deccal fitnesi de insanlara gerçekleri ters gösterecek bir şey. Deccal diyecek ki;

“Ben sizin tanrınızım!” 

Mü’minler bunu anlayacak, alnında hâzâ kâfirun yazılı olduğunu görecek; “Sen yalancısın!” diyecek. Ama bazıları Deccal’e “tanrı” diye tapacaklar.

Sayfa Başı