M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sahabe Müslümanlığı 1

M. Es'ad Coşan

 Allah’ın sevdiği, razı olduğu kul olmak için ilim öğrenmek lazım. Yani bilmek lazım… Neleri sevdiğini, neleri yaparsak sevap kazanacağımızı bilmemiz gerekiyor. Onun için bizim tekkemizde, bizim Hocamız’ın Hocası’nın Hocası olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin hazretleri hadislerden bir kitap toplamış; “Bu hadîs-i şerîfleri benim dervişlerim okusun; zihninde kısa zamanda Peygamber Efendimiz’in hadislerini okumaktan derli toplu bilgi hâsıl olur; hatırlı bir bilgin olur, alim olur.” diye hazırlamış.

Her tekkenin âdâbı, erkânı; sarığı, kavuğu, cübbesi vardır. Kapıdan girerken selamlama şöyle olacak; sağ ayağının başparmağını sol ayağının başparmağı üzerine koyacak, elini çaprazlama şöyle tutacak, belini şu kadar kıracak, şöyle yapacak, böyle yapacak, diye merasim… Ama onların aslı ne?
Mühim olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in emrettiği şeyleri yapmak … Yani herkes bir şeyler yapıyor, -biz de bugün hayatımızda pek çok şey yapıyoruz; giyim kuşam, konuşma, örf âdet, yeme içme… birçok şey yapıyoruz- ama hangisi doğru, hangisi yanlış diye düşünerek, Allah’ın rızasını kazanalım diye hareket ettiğimiz zaman yapmamız gereken şey çok açık seçik ortaya çıkıyor ki Peygamber Efendimiz’in tavsiye ettiği şeyler en uygun şeyler.
Çünkü Allah’ın peygamberi; insanları öğretmek, eğitmek için gönderdiği, vazifeli, görevli kulu. Elbette söyledikleri, vemâ yentiku ani’l-hevâ, kendi keyfinden değil, Allah’ın emirlerini bize nakletmiş. Onun için bizim tekkemizde sohbetlerin hadîs-i şerîf üzerine olması ve mürid, mürşit ve tasavvuf âdâbı dediğimiz şeyin de hadîs-i şerîfler olması çok güzel, çok büyük bir nimet, çok ayrı bir hava, çok önemli bir nokta… Aslında öze dönüş, asla dönüş, dinin asıl kaynağından, pınarın tertemiz çıktığı yerden suyu içmek gibi tatlı, güzel bir şey.
Çünkü; daha sonra yaptığımız şeyler ne derece doğru, diye kendi kendimize soruyoruz. Bid’at olmasın, yanlış olmasın, dinde sonradan uydurma bir şey çıkartmış olmayalım diye.
İstanbul’da türbesi bulunan, Peygamber Efendimiz’i evinde bir müddet misafir etmiş bulunan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri Abdullah b. Ömer’in düğününe geldiği zaman, duvara asılı bir örtü gördü. Örtüyü görünce;
“Bu nedir?” diye sordu.
“İşte düğün diye duvara astık.” dediler.
“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında ben böyle bir şey görmedim. Bunu siz çıkartmışsınız. Böyle şey olmaz. Resûlullah zamanında olmayan bir şey çıkartılan yerde ben duramam.” dedi, kalktı.
“Yapma, etme, tamam. O örtüyü kaldıralım.” dediler ama durmadı.
 Sahabe-i Kirâm’ın anlayışı buydu. O halde bu mübarek büyüklerimiz, ciddi alimlerimiz -Allah şefaatlerine erdirsin- bize hadîs-i şerîflerden bir kitap derlemiş, elhamdülillah.
“Evladım, tasavvuf mu istiyorsun?”
“Evet.”
“Evladım, Allah’ın sevgili kulu mu olmak istiyorsun? Allah’ın evliyâsı mı olmak istiyorsun?”
“Evet.”
“Evladım, dinin tam özüne uygun mu yaşamak istiyorsun?”
“Evet.”
“Tamam, o zaman hadîs-i şerîf oku.”
Bunları okuduğumuz zaman önümüze bir başka kitap koysalar;
“Tasavvuf âdâbına dair şu kitabı oku.” deseler; zaten bu, işte her şeyin özü, âdâbı bu… İslâm’ın özü, Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfleri...
Her zaman üstüne bastıra bastıra söylüyorum. Hem Türkiye’de, hem dış ülkelerde, hem fakültede her zaman ve her yerde söylerim; Peygamber Efendimiz’in sünneti ümmeti teşkil eden bir çimento gibi... Yani dünyanın neresine giderseniz gidin parça parça çakıl, kum, temel taşı, vesaire inşaat malzemesi çeşitli oluyor ya, ama bunların hepsini bağlayan harç hadîs-i şerîflerdir.
Malezya’da da hadîs-i şerîfleri okuyor, aynı cins insan oluyor; Pakistan’da da okuyor, aynı insan oluyor; Türkiye’de de okuyor, aynı insan oluyor. İsveç’te birisi müslüman oluyor, hadîs-i şerîfleri okuyor, aynı insan oluyor. Yani müslümanları aynı zevklere sahip, aynı zihniyetle, güzel imanla yoğurulmuş aynı cins kardeşler haline getiriyor. Farklılıkları kaldırıyor.
Hadîs-i şerîfleri kaldırdığınız zaman, Türk Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı, bilmem ne Müslümanlığı, diye çeşitler başlıyor. Hakikaten de yadırgıyoruz. Mesela ben Bosnalılar’ın bir camisine gitmiştim. Orada baktım, kadınlar erkeklerin arasında hizmet ediyorlar. Çok yadırgadım. Onlar garipsemiyorlar çünkü Bosna Müslümanlığı… Olmaz! Bosna Müslümanlığı, Kulu Müslümanlığı, Ankara Müslümanlığı, benim memleketim Çanakkale, Çanakkale Müslümanlığı… Böyle bir şey yok!
Ne var?
Resûlullah Efendimiz’in sünneti olan Müslümanlık var. Ben buna “Sahabe Müslümanlığı” diyorum. Çünkü sahabeye Peygamber Efendimiz öğretti. Sahabe-i Kirâm’ı eğitti, yetiştirdi.
O halde asıl Müslümanlık ne?
Peygamber Efendimiz’in yetiştirdiği insanlardan göreceğimiz Müslümanlık, Peygamber Efendimiz’in Müslümanlığı… İşte ashabını böyle yetiştirmiş. Peygamber Efendimiz kendisi peygamberdi, ashabı da onun yetiştirdiği yeryüzüne saçılmış cevherler, mücevherat, gökyüzündeki inciler gibi… Peygamber Efendimiz ashabını gökteki yıldızlara benzetmiş. Çünkü yıldızlara bakıp yön tayin ederlermiş, doğru yönü bulsun diye.
Sünnet-i seniyye çok önemli ve dikkat edilirse İslâm’a kastetmek ve müslümanı zayıflatmak isteyenler… İşte Filistin, işte Cezayir, işte Pakistan vesaire… En başta ilk tahrip etmek istedikleri hadîs-i şerîf, ehl-i sünnet müslümanlığı.
Hadîs-i şerîflere itiraz... Ne oluyor? Burnunu kıvırıyor, “tamam” diyor. “Sen hadis okuyorsun ama bakalım sahih mi?” diyor. Hemen, ilk itiraz öyle... Tabii doğru. Ben ondan aslında gocunmuyorum. Sahih olan hadîs-i şerîfleri söylemeliyiz, anlatmalıyız, dinlemeliyiz. Şüpheli, yarım yamalak olanları değil. Ama böyle diyen insanlara, tamamen sahih olan hadîs-i şerîfleri okuduğumuz zaman da yanaşmıyor. “Al sana Buhârî’nin, Müslim’in, Tirmizî’nin, Ebû Dâvud’un rivayet ettiği hasen ve sahih hadîs-i şerîf!..” dediğiniz zaman, o zaman da yanaşmıyor. Haa, demek sen bahane arıyorsun. Yani bir itiraz yapıyorsun, onun karşılığını gösterince bu sefer başka bir itiraz. Yani senin amacın başka demek, ki o anlaşılıyor.
Tabii bu belki bir kişinin yapacağı bir şey değil ama aklıma gelen, bir mektep işi bu… Bizim bir tefsir dersimizin olması lazım! Açmalıyız en sağlam, en titiz alimin tefsirini okumalıyız. Bir kere Kur’ân-ı Kerîm bilgimiz sağlam bir yerden sağlansın.
İkincisi, hadis dersimizin de olması lazım!
Üçüncüsü, insanların ruh eğitimi dersinin olması lazım! Ruh eğitimi, çünkü ruh eğitimi olmayan bir insan ruhsal bakımdan hasta oluyor. Rûhî bakımdan sakat oluyor, ahlâkî bakımdan da düşük oluyor. Bu eğitimin görülmesi lazım... Ruhunun da terbiye edilmesi, ahlâkının da güzelleştirilmesi lazım. Bunun da dersi olmalı, sırayla konuları öğretilmeli ve insanlar eğitilmeli.
Bunu öğreten ilme tasavvuf demişler ama tasavvuf rağbette olduğu için de, yani sevildiği için de, kıymetli bir ilim olduğundan hem mârifetullah’ı hem güzel ahlâkı öğretiyor. Hem de mutasavvıfların çoğu sevimli insanlar olduklarından, Yunus gibi, Mevlânâ hazretleri gibi, İbrahim Hakkı-i Erzurûmî gibi, Eşrefoğlu Rûmî gibi halkın çok sevdiği insanlar olduğundan, taklitleri de çok olmuş. Hakikileri ile taklitleri karışmış.
Bilenle bilmeyenler aynı torbaya konmaz, tasnif denilen bir şey var. Meyveleri bile tarladan topladıktan sonra boylarına göre sıralıyorlar. Yumurtaları bile sıralıyorlar, benim Almanya’da gördüğüm altı derecesi var. Yumurtaların büyüklüğüne göre, ağırlığına göre; birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı klas… Yani bu tasnifsiz olmaz.
Tarladan topladığın elmayı, gümbür diye kasaya dökersen olmaz. Bir kere çürüklerini ayıracaksın. Elma güzeldir ama çürüğü de vardır. Tasavvuf güzeldir ama bozuğu da var. Bozuğunun yüzünden sağlamını da mı yok sayacağız? İsrailiyat’la dolu tefsirler varmış diye tefsir ilmini mi reddedeceğiz? Mevzû hadîs-i şerîfler var diye hadîs-i şerîfleri mi reddedeceğiz? Sapık fırkalar var diye ilm-i kelâmı mı reddedeceğiz? Olmaz, böyle şey olmaz...
Bozuk otomobiller var, kaza oluyor diye otomobile binmiyoruz demek gibi… Çeşitli benzetmeler yapılabilir. Bazı uçaklar düşüyor diye uçağa hiç mi binmeyeceğiz? İstersen binme, sen bilirsin de, olmuyor işte. 21. yüzyılda işler yürümüyor.
Şimdi, ahlâkın düzeltilmesi için bir mektebin açılması lazım. Biz bu mektebe kaydolmalıyız. Bu mektepte eğitim görmeliyiz. Benim hoşuma gidiyor; bir kardeşimiz izin alıyor, bir hafta on gün bir başka şehre gidiyor, bir kurs görüyor, geliyor. Zaten işi gücü olan kocaman adam, usta ama bir kurs görüyor, geliyor.
Yetişmiş bir insan bile yeni bir şeyi öğrenmek bakımından, kendisini yükseltmek bakımından kurs görüyor da biz Müslümanlığımızı hiç yükseltmeyecek miyiz? Hep eski şekilde mi kalacağız? Hep tereddütler içinde mi kalacağız? Hiç adam olmayacak mıyız? Böyle geldik böyle mi gideceğiz? Yani âmâ geldi, âmâ göçtü…[1]
---------------
[1] 12 Ekim 2000, Avustralya.

Sayfa Başı