M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

M. Es'ad Coşan

Merhum Es’ad Coşan Hocaefendi Hicrî 14. asırda (1357-1422), Milâdî 20. asırda (1938-2001), Hicrî hesaba göre 65, Milâdî hesaba göre ise 63 sene hayat sürdü. İlim ve irfan menbalarından beslenmiş olan bir aile ortamında, Çanakkale’nin bir sahil köyü olan Ahmetçe’den vaktiyle bizim olup bilahare Yunanistan’a geçmiş olan Midilli adasını seyretti. 

Bu ada, İstanbul’u fethe gelen sahabe ordusunun geçiş güzergâhıydı ve kutlu sahabilerden birkaç tanesini sinesinde barındırıyordu.

Bu ada, Fatih Sultan Mehmed’in fethedip yâdigâr bıraktığı kara parçasıydı; Osmanlı dönemi deniz seferlerinin üssü idi. 

Bu ada, Abdülehad-ı Nûrî hazretlerinin irşad faaliyetlerini yürüttüğü; binlerce gayrimüslim Rum’un hidayetine vesile olduğu; ihtidâ edip seyr ü sülûkünü tamamlayan 70 Rum’a hilâfetnâme verdiği bir merkez idi. Büyük âlim, şair ve sûfî Niyâzî-i Mısrî’nin de uğrak yerlerinden biri idi.

Hocaefendi’nin düşünce dünyasını şekillendiren, eylem tarzının esaslarını belirleyen bu üçlü sacayağının temellerini işte bu ada kendi bünyesinde barındırmıştı.

Uçsuz bucaksız derya, ona düşünce ufkunun sınırlarını geniş tutmasını öğretti, vizyonunun tohumlarını attı. O, bir köye, bir şehre sığmamalıydı, sığamazdı. Misyonunu netleştirmeli ve geliştirmeli, sonra da gerilmiş bir ok misali yayından fırlamalıydı.

Muhterem ve merhum babası Hafız Necati Efendi çocuklarının nitelikli yetişmesi, değerlerini öğrenmesi, Hakk’a itaat mahlûka şefkat eden kimseler olması için oğlu Es’ad dört yaşında iken İstanbul’a göç etti. Dedelerinin tekkedaşları, yoldaşları ile tanıştı, oğlunu onların meclislerine taşıdı. 

Es’ad Coşan bir taraftan İstanbul’un saygın, nitelikli okullarında modern eğitimini aldı, diğer taraftan Osmanlı bakiyesi, Peygamber varisi pek çok alim ve arifin sohbetine katıldı. Değerlerimize yan bakıp kendisini “ilerici” diye tarif edenlerin aldığı eğitimin aynısını aldığı gibi, bu öğrenim hayatında da parlak bir sayfaya sahip oldu. Ancak onların nasibi olmayan sonsuz irfan denizinin suyundan kana kana içti. Son dönemin mürşid-i kâmillerinden, Peygamber mesleği olan imamlığın ve imametin gerçek temsilcilerinden Mehmed Zahid Kotku hazretlerini yakından tanıdı. 

Liseyi bitirdi. Mühendis olmak istedi. Yönlendiriciler buna müsaade etmedi. Filolog oldu. Arapça ve Farsça’yı beynelmilel şahsiyetlerden okudu. Sınıfında tebarüz etti, küçük yaşlardan itibaren büyük hocaların özel derslerini takip etti. Helmut Ritter gibi, Yusuf Cemil Ararat gibi, Muhammed Hamidullah gibi… dev şahsiyetlerin ayrıcalıklı talebeleri arasına girdi. İslâm sanatları ve medeniyeti ile ilgili dersleri takip etti, sertifikalar aldı. Okulların tatil olduğu zamanlarda çeşitli esnafların yanında çalıştı, harçlığını çıkardı. Daha lisans eğitimi bitmeden evlenmek suretiyle hayata atıldı. Gerçekçiydi, fıtratın ve hayatın gerçekleri onun için önemliydi. Hayal âleminde yaşayamazdı, bu dünyaya bir defa gelmişti, bir daha gelme imkânı yoktu. Fıtratın yaratıcısı “en iyiyi bildiği” için yolu uzatmamalı, O’nun söylediklerine kulak vermeli ve yap dediklerini eyleme geçirmeliydi. 

***

Fakülteden mezun olur olmaz Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne asistan oldu. Formel anlamda bir ilahiyat eğitimi almamasına rağmen hiç fark edilmedi. Çünkü bu eğitimi alanlardan çok daha nitelikli bir donanıma sahipti. Medeniyetimizin dili olan Arapça’ya, Osmanlıca’ya ve Farsça’ya hakimdi. Yaşantısıyla, duruşuyla, kişiliğiyle değerlerini temsil ediyordu. Beynelmilel bir şöhrete sahip olan Necati Lugal gibi bir şahsiyetin asistanı olmuştu. Hocası onu, o da hocasını sevmişti. Hocası aracılığıyla hem Doğu’yu hem de Batı’yı yakından tanıma fırsatı buldu. İlk dönem dînî Türkçe metinler ve onların yazarları üzerine çalıştı. Bu uğraşları onu Hacı Bektâş-ı Velî ile tanıştırdı, Yunus Emre ile tanıştırdı, Mevlânâ ile tanıştırdı. Hacı Bayrâm-ı Velî ile, Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî ile, Abdülehad-ı Nûrî ile tanıştırdı. Osman-ı Gâzî ile, Murad-ı Hüdâvendigâr ile, Fatih Sultan Mehmed ile tanıştırdı. Mustafa Darir ile, Süleyman Çelebi ile, Kadı Hızır Çelebi ile, Sinan Paşa ile, İbrahim-i Müteferrika ile, Hüseyin Vassaf ile tanıştırdı…

Onların Hz. Peygamber’in tarzını ve dilini güncellemelerine hayran kaldı, bu üsluba öykündü. 

Üzerindeki yük ağırdı, temsil ettiği değerlerin mesuliyeti rahat kaçıracak cinstendi.

İstanbul-Ankara hattında alabileceği azığı aldı, donanımını geliştirdi.

Nihayet, seküler bakış açısına göre gelebileceği son noktaya geldi, “profesör” oldu. Yine o dünyanın mensuplarına göre tam rahat edeceği, bulunduğu koltuğun safasını süreceği bir devrede, 1987 senesinde 49 yaşında iken emekliye ayrılarak kınından çıktı, yayından fırladı. 

***

Bugünkü örgün eğitim sisteminde, öğrenciler için neredeyse kâbus haline gelen, diploma arzusu ve istikbal endişesiyle çekilmesi mukadder bir dert, taşınacak bir yük, dolacak bir çile olan dersleri neşe ile bir ziyafet ve şenlik haline getirdi. Öğrencileri ve meslektaşları tarafından sevilip sayıldı. Üslubunun renkliliği, yeni bilgi aktarımındaki hassasiyeti, kendine mahsus, ufuk açıcı değerlendirmeleri, meselelere yaklaşımları ve latifeleriyle dersleri cazibe merkezi haline geldi. Fikrî kavga ve kargaşanın zirveye ulaştığı dönemlerde bile, muhtelif guruplara mensup öğrencilerin hakemliğine müracaat ettikleri; saygıda kusur etmedikleri bir hoca konumunda oldu. Öğrencileri tarafından sadece ders okutan birisi olarak değil, kendilerine hayatın düsturlarını öğreten bir hoca, ağabey, dost, hatta arkadaş olarak görüldü.

O bir akademisyen olarak nazariyeye (teoriğe) yahut soyut problemlere takılıp kalmak yerine, uygulama ve harekete geçme temayülü önde olan bir şahsiyet oldu. 

Ona göre toplumun örnek alınacak, itibar edilecek ve saygı duyulacak büyük insanları iyi yetişmiş, donanımlı hocalar olursa toplum gelişir ve o ülke huzur ve esenlik ülkesi olurdu. 

Onun için ilim de, meslek de, sanat da, rütbe de, şan da, şöhret de Hakk’ın rızası doğrultusunda olmalıydı. Zira mürşidi, bütün rütbelerin, bakanlığın, başbakanlığın, cumhurbaşkanlığının… boş olduğunu, önemli olanın Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmak ve O’na gerçek kul olmak olduğunu öğretmişti. 

1980’li yıllarda çeşitli camilerde yaptığı Hadis sohbetleriyle geniş kitlelerce tanındı. Güzel bir İstanbul Türkçesi ile sakin sakin konuştu. Anlattığı konuların bizzat içinde olarak, hiçbir zaman kendisini tenzih etmeden, zaman zaman beyitler okuyup onları açıkladı. Temkinli ve kararlı bir üslupla, yer yer dinleyicileri düşündüren ve konuşmanın içine katan bir söyleyişe sahip oldu. Konuşmalarında kelime kadrosunda seçici davrandı, Türkçe’yi yerli yerinde kullanarak dinleyicide bir dil zevki oluşturdu. 

Yeri geldiğinde meselelere mizâhî boyutla baktı ama her defasında kendini yenileyen veya aynı konuyu yeni bakışlarla takdim edebilen, bütün bunların üstünde mesajını her seviyedeki insana ulaştırabilen ve onlara yeni şeyler öğretebilen bir eğitimci oldu. Bu yönüyle de dinlerken hem öğreten hem de dinlendiren bir hatip idi.

***

Misyonu, Îlâ-yı Kelimetullah için, Rızâ-yı Bârî için Yaradan’ın Hak Dîni’nin yardımcısı olmak idi. Vizyonu, Ahmetçe sahillerinden küçüklüğünde seyrettiği deryaların öbür tarafına bu misyonu ulaştırmaktı. Yola çıktı. Yolculuk etti. Ayrupa’yı, Amerika’yı, Avustralya’yı, Afrika’yı, Asya’yı… Doğu’yu Uzakdoğu’yu, Batı’yı Uzakbatı’yı… dolaştı. Bu seyahat, Sevgilisi yolunda şehit olarak ruhunu teslim ettiği 4 Şubat 2001 tarihine kadar devam etti. İçi içine sığmadı. Uzayı dolaşmak istedi. Kendisini kasıp kavuran ateş korunun kıvılcımlarını gittiği yerlere dağıtıp başkalarını da bu ateşe ortak etmek istedi. 

Bir ayağını Haremeyn’e (Mekke-Medine) koydu, diğer ayağıyla pergel gibi dünyayı dolaştı. Âsumânı kubbe, bütün mevcûdâtı zâkir (zikreden) gören bir dergâh kurmak istedi. Aslında bu böyleydi de…

Saati olmayan, ancak vakti öğrenmek isteyen kitlelere, saatin kaç olduğunu söyleyen saatli, karizmatik lider tiplerinden olmadı. İhtiyaç hissettiğinde kolundaki saatten vakti öğrensin diye, her sorana bir saat veren mimar lider oldu.

Ortaya modeller koydu; fikir modeli, eylem modeli, insan modeli, müessese modeli… 

Günümüz için bir cami modeli, bir eğitim merkezi modeli, bir yaşam tarzı modeli tasavvur etti. İnsanlar çoluğu çocuğuyla gelmeliydi. Öğrenmeli, yemeli içmeli, gezmeli, eğlenmeli… Harama, günaha bulaşmamalı. Pazuya, kafaya ve gönle hep birlikte hitap edilmeliydi. Beyin ve ruhu beslemeliydi. Yâr ve ağyâr, dost ve düşman burada kendisini bulmalıydı. Bir nevî ideal bir İslâm toplumu nasıl olmalı ve nasıl mekânlara sahip olmalı sorularına cevaplar aradı.

Bu merkezler her türlü yabancılaştırma ve dönüştürmeye karşı uyanık olmalı, İslâm medeniyetini geleceğe taşımalıydı. 

***

Ölmeden önce ölüp öldükten sonra yaşamanın ne olduğunu öğreten Hocamız’ın, Mevlâ ruhunu şâd ve mesrûr, merkad-i pâkini pür-nûr, mânevî makamını âlâ eylesin.

Sayfa Başı